İrfan Aktan: Kürtler, Türk solu için değil, beraber özgürleşmek için solda ısrar ediyor

İrfan Aktan1 Mayıs’ta işçiler Taksim’e ulaşmak için yoğun saldırılara göğüs gererken, bir TV programının tenha stüdyosuna kurulmuş üç yorumcu “Peki Kürtler nerede” diye soruyormuş. Gezi’den beri çok sık duymaya başladığımız “Kürtler nerede” serzenişini bir beklentinin ifadesi olarak okumaya başlamıştık. Meğer iş, beklentinin ötesine geçerek, aslında tarihsel bir bağlamı olan o “Türki” hissiyatın yeni bir forma kazandırılmış ifadesi olarak tebarüz etmeye başlamış. Türkiye’de solun maruz kaldığı baskı ve saldırıların binde birini göze alamamış olanların bile çıkıp Kürt hareketini “sosyalistlerin yanında” olmamakla (Tabii ya, Kürtler sosyalist olamaz, ancak yanında yer alabilir!) itham etmesi basit bir zihin darlığından ibaret sayılamaz.

“Ulan ben Kürt oğluyam, üstelik devrimciyem!”

Kadıköy’deki 1 Mayıs kutlamalarında bir Kürt genci otobüs durağının tepesinde sıkıştırılmış, kafasına Türk bayrağı, sendika bayrağı indiriliyor. Kürt genci can havliyle kaçarken Türk emekçisi arkadan saldırıp yere düşürüyor. Türk işçi ve emekçisinin Kürtlere karşı tutumunun özetlendiği o dehşet dakikalarından Türk solunun çıkaracağı bir ders yok mu? “Ama Kadıköy’dekiler sayılmaz” demeden önce geçmişi biraz deşmeye ne dersiniz? YouTube’da bir şarkı dolaşıyor. Kayıt belli ki eski. Şarkıcının adı Birîndar. Sözleri kadar söylendiği dilin Türkçe olması da bir hayli manidar: “Ulan ben Kürt oğluyam/ ben bir delikanlıyam/ üstelik devrimciyem/ sömürgecinin düşmaniyem/ faşizmin düşmaniyem!” Kadıköy’de linç edilmek istenen Kürt gencini görünce bu sözleri yeniden hatırladım. O genç de linççi emekçiye böyle demiş olmalı: “Ulan ben Kürt oğluyam, üstelik devrimciyem!”

1 Mayıs’ta işçiler Taksim’e ulaşmak için yoğun saldırılara göğüs gererken, bir TV programının tenha stüdyosuna kurulmuş üç yorumcu “Peki Kürtler nerede” diye soruyormuş. Gezi’den beri çok sık duymaya başladığımız “Kürtler nerede” serzenişini bir beklentinin ifadesi olarak okumaya başlamıştık. Meğer iş, beklentinin ötesine geçerek, aslında tarihsel bir bağlamı olan o “Türki” hissiyatın yeni bir forma kazandırılmış ifadesi olarak tebarüz etmeye başlamış. Türkiye’de solun maruz kaldığı baskı ve saldırıların binde birini göze alamamış olanların bile çıkıp Kürt hareketini “sosyalistlerin yanında” olmamakla (Tabii ya, Kürtler sosyalist olamaz, ancak yanında yer alabilir!) itham etmesi basit bir zihin darlığından ibaret sayılamaz.

Türk solunun “hoşgörüsü”
1969’da, Türk sosyalist hareketleri içinde taleplerini ifade edemedikleri için son derece mütevazı taleplerle Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) etrafında örgütlenmeye başlayan TİP ve Dev-Genç kökenli Kürt sosyalistleri, Türk komünistleri tarafından “ezilen ulusları da ancak proletarya kurtarabilir” iddiasıyla karşılanmış, “bölgecilik” yapmakla suçlanmış ve dahası küçümsenmişlerdi. Nitekim 30 yıl kadar önce, dönemin aktif Kürt devrimcilerinden Hatice Yaşar tarafından Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ne yazılmış makalenin finalindeki iyimser öngörüye bu egemen ulus mensubiyetinden kaynaklanan kibir dolayısıyla hiçbir zaman tam olarak yaklaşılamadı. Yaşar, şöyle diyordu: “Türk sosyalistlerinin örnek aldıkları; milli meselenin resmi Leninist-Stalinist yorumu da uygulandığı öz ülkesinde sosyalizmin ilanından 70 yıl sonra kuşkulara, grev ve 1 Mayıs yasaklamalarına neden oluyor. Bu iki gelişme Türk sosyalistlerinin resmi devlet sınırlarını koruma ideolojisi ile olan son bağlarını da koparacaktır. ‘Bağımsız Türkiye’ sloganlarının atıldığı meydanlarda, elinden alınan bağımsızlığı için neredeyse 2 yüzyıldır direnen kardeş ulusun da aynı içerikde slogan atabilmesine hoşgörü ile yaklaşılacaktır.”

O dönemlerde devletin ve ordunun her türlü zulmüne maruz kaldığı halde direnmekten vazgeçmeyen devrimci-bağımsızlıkçı Kürt sosyalistlerinin “hoşgörü” beklentisi bile, bu beklentiyi yaratacak kadar kibre bulanmış Türk sol hareketlerinin üzerinde etraflıca düşünmesi gereken bir “miras” olarak duruyor. 29 Ekim 1970’teki Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi’nde Kürt halkının “özgürlüğü” lehine yapılmış olan değerlendirmeleri bile yıllarca TİP’i devletin hedefi haline getirdiği için olumsuzlayanların ruhu, şimdilerde BDP ’li milletvekillerinin HDP’ye iştirak etmesine çekince koyanların dilinde yeniden diriliyor. Çünkü kibrinden, ulusalcılığından ve ideolojik dayanak belirleme çabasından dolayı neredeyse yolunu şaşırdığı için bölünerek azalan Türk soluna karşı kendi içinde birliği sağlamakla yetinmeyip sosyalist Türk hareketleriyle de iştirak ederek yeni bir yol çizmekte ısrar eden Kürt solu artık öncü konumda.

Kürt solunun dili
12 Eylül’de Türk sosyalistleri devrimci mücadelede ağır bir yenilgi alırken, Kürt solu 12 Eylül’ün enkazı altından (Diyarbakır Cezaevi) filizlendi. Ne var ki Kürtler, sosyalizm mücadelelerini hiçbir zaman kendi dillerinde yapamadıkları için Türk sosyalistleri tarafından hep “öğrenci” olarak algılandı. Türkiyeli Kürt sosyalistler, sosyalizmin temel metinlerini hiçbir zaman kendi dillerinde okuyamadıkları için de uzun müddet “Türki” göründü. Kürt sosyalistlerinin “Türkiyelileşememesini” enternasyonalizme aykırı olarak algılayan Türk solu içindeki belli bir zihniyet, Türkiye devrimcilerinin mirasını da tekellerine alarak Kürt hareketine karşı kendini “korumaya” çabalamak gibi âcizane bir tutuma tevessül etti, ediyor. “Kürtler 1 Mayıs’ta nerede” veya “Kürtler Gezi’de niye yoktu” gibi gerçekliğe tekabül etmeyen soruların altında da bu tutumun etkisi yatıyor. Hem bu soruya yanıt olarak illa Kadıköy’deki linç sahnelerini mi koyalım? O zaman neyi, nasıl izah edeceksiniz? AKP ’ye karşı en büyük mücadeleyi yürütmüş ve onu masaya oturmaya mecbur etmiş olan Kürt sosyalist hareketini AKP’nin yanında konumlama çabası, 1960, 70 ve 80’lerden sola kalmış bir başka “mirasın” yeni tezahürü. Oysa Kürt hareketi soldaki ısrarını, solu ve solun mirasını kendi tekelinde zanneden bazı Türk sol çevrelere rağmen sürdürüyor. Türkiye’nin en alt sınıfının büyük çoğunluğunu oluşturan Kürtler, Türk solunun yüzü suyu hürmetine değil, kendi kaderini özgürlük lehine dönüştürmek ve bunu da tüm Türkiye halklarıyla beraber gerçekleştirmek için solda ısrar ediyor. Ancak Kürt hareketinin her beyanatını titizlikle irdeleyip “sola uygunluğunu” test etme kudretini kendinde gören bazı Türk sol çevreleri, Kürtlerin sürekli solculuklarını kanıtlama beklentisini sürdürüyor. “Bak, Kürtler 1 Mayıs’ta da yoktu” lafları, bu beklentinin ürünü.

Mahir’in emaneti
PKK lideri Abdullah Öcalan, HDP’ye şöyle bir mesaj yollamıştı: “Mahir’in bana verdiği bir emanettir ve ben 40 yıllık süre içerisinde bu emaneti en iyi şekilde yerine getirmek için uğraştım. Şimdi bu emaneti HDP’ye teslim ediyorum.” Öcalan’ın bu mesajı üzerine BirGün gazetesinde çıkan bir yazının başlığı şöyleydi: “Mahir Çayan’ın mirası emin ellerde.” “Emin el” yerine “Türk solu” da diyebilirdi aslında. Bir başka BirGün çalışanı ise bendini aşarak Twitter’dan buyuruyordu: “Mahir’in emanetini’ bir partiye teslim etmek kimsenin harcı değil. Onun emaneti, devrimci fikirleri ve bıraktığı teslim olmama geleneğidir.”

Mahir’in mirasını kendi tekeline almaya girişenlerin, sosyalist Kürt halk hareketinin belli yapılarda “baskın” olmasından duydukları korkunun bugünlerde HDP’ye karşı konumlanmakla belirdiğini görüyoruz. Kürt solunun ittifak çabalarını ilhak girişimi olarak algılama refleksi, Türk solunun giderek daha fazla büzüşmesine ve soldan uzaklaşmasına sebep oluyor. Öcalan’ın bu yılki 1 Mayıs mesajını hatırlayalım: “Finans kapitalizminin hegemonik çağında saldırı sadece emek dünyasına karşı değil, tüm topluma, onun tarihine, ekolojisine ve geleceğine karşıdır. Ya sosyalizm ya barbarlık, ya toplum ya hiçlik anlamına da erişmiştir.” Barbarlığı her gün görüyoruz. İşte tam da bu yüzden Kürtler, Grup Yorum’un şarkı sözlerinde dendiği gibi “dağlarda, sokakta, fabrikada, tarlada” ve meydanlarda, hapishanelerde, partilerde, sendikalarda, komitelerde, sosyalist direnişin tam içinde. Asıl sen neredesin?

04/05/2014 Radikal

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ünlü yazar Lev Tolstoy babasını anlatıyor: “Dünyada hiçbir şey onu şaşırtamazdı”

O, geçen yüzyılın adamıydı; kendisinde o zamanın gençliğinin özellikleri vardı: tanımlanamaz bir efendilik, beceriklilik, kendine güven ve hovardalık... Bu yüzyılın...

Kapat