Bir film üzerine beş yazı; Sonbaharın izinde… 2 – Zahit ATAM


Dahası sanat da bunlara kayıtsız kalmıyor; örneğin biri 80’lerin sonlarından biri de yepyeni film var. Bu yeni filmi bizzat Sonbahar’ın yönetmeni Özcan Alper’in hayran olup Kars’taki Gezici Film Festivaline davet ettirdiği, gelmesi için yönetmene özel mektup yazdığı ve aracı olduğu ve sonuçta Kars’ta gösterilmesine vesile olduğu “Açlık” filmi bu alandaki önemli filmlerden biri. Yazının ilerleyen bölümlerinde bunlara değineceğim. Ben bu yazıyı serbest çağrışımlı bir iç dökme olarak yazıyorum. Bir tür tanık olduğumuz ahlaki yıkılışın, çürümenin yaşandığı bir dönemde, kesinlikle saygı duyduğum bir film olarak Sonbahar vesilesiyle, Kurban Bayramının arifesinde evimdeyim, gece 1.30, yalnızım. Metin içinde ruhen geçmişi düşündüğümde ve sinema tarihine baktığımda bir yazıda yer alabilecek her tür ahlaki-estetik-toplumbilimsel önermeyi bizzat Marx’ın ifadesiyle “söyledim ve ruhumu kurtardım” anlayışı içinde kalarak özgürce söyleme hakkını kendimde görüyorum. Aslında bu benim sanat anlayışım içinde çok önemli bir rolü olan “Eğer bir sanat eseri, insanın kendisini anlamasına, ifade etmesine, yaşamı tartmasına, kendi duygularını özgürce ifade etme cesareti verebilmesine, gerçeklikle yüzleşmesine, tarihi karşısına çıplak olarak çıkabilmesine” vesile oluyorsa, bu onun gerçek bir sanat eseri olduğunu gösterir. Yani film eleştirisinin yalnızca filmle ilgili ve filmi baz alarak, hatta yaşamdan uzak kalarak yazılması gerekmediği gibi, özellikle de böyle olmaması gerekir. Futbol yalnızca futbol değilse, bir sanat eseri ya da film de sadece kurgulanmış bir hikaye değildir. Gerçeklikle bağlarını kurmadan ve gerçeklik üzerine yorum yapmadan filmle yalıtılmış bir ilişki kurmak çabası imkânsız olduğu kadar da anlamsızdır. Hayattan koptuğumuz her an kurgunun kendi mantığı içinde dayanaksız kalırız; bu tip eğilimlerin sanat içinde, eserin bizzat tamamen kurguya dönüşmesi oyunsuluğa ve inandırıcılık kaybına yol açar. Ama sanatın kendisi oyun olamayacak kadar ciddi iştir. Eğer eserin dışına çıkıp hayat üzerine konuştuğunuzda yine nerelere daldın, biz sanattan söz ediyorduk diyen olursa, sanatla ilgilenenler yalnızca “post-modernist söylemlerin” belirli bir kanadına bağlı olması zorunlu mu, diye yanıtlanabilir. Ya da gittikçe iç içe geçen oyunlar olarak tasarlanan simülatif oyunları sanat olarak kabul etmeyenler ne olacak? Oysa ki bizzat sanat ile yaşam arasında bağ kurma çabası izleyici-okuyucu ile sanat eseri arasında ideal etkileşimin doğmasına yol açmaktadır; sanat felsefesine dair çıkarımımın somut ifadesi oluyor.

Bu anlamda daha filme geçmeden filme karşı duygumu da ifade etmiş oluyorum. Bir insanın yıllarca insan yüzü görmeden, insanlarla konuşmadan tek başına tecrit edilerek yaşaması sanıldığından çok daha etkilidir, yıkıcıdır, çünkü toplumsal bir varlık olarak insanın ruhunun çökmesi anlamına gelir. Çünkü iletişimin koptuğu noktada psikolojik olarak yalıtılmanın bu düzeyinde insanın kendini koruyabilmesi çoğunlukla mümkün değildir. Üniversitelerde bile kısa süreli final dönemlerinde sürekli ders çalışan insanlar, final dönemini atlattıktan sonra yalnızca insan yüzü görmek için kalabalıkların arasına karışmak amacıyla genelde yapmadıkları şeyleri yaparlar. Bir araya gelip konuşmak, içmek, oradan buradan kaynatmak için özel bir istek duyarlar. Böylesi dönemlerin sonunda çok önemsediği bir filme ya da tiyatroya gitmekten bile çekinen çok insan görmüşümdür. Dolayısıyla tecrit ve iletişimin azaldığı noktada insanda doğal olarak, yani toplumsal bir varlık olduğu için, diğer insanlarla iletişim kurmayı zaruret olarak istemektedir. Tecrit koşullarında ise yalnızca bu denklem bile yoktur; tecrit koşullarında kendi tarihi kesinlikle güvenilmez ve insani olmayan siyasi iktidar karşısında her türlü saldırıya ve tacize karşı direnmenin nesnel olanakları da sınırlanmış olur. Doğrudan güvensiz bir ortam anlamına gelir. Sürekli tedirginliğin insanı fizyolojik olarak da ruhsal olarak da yıktığını bilmeyen ya da buna Bu olaylar olduğunda devlet güçleri inanılmaz şeyler yaptı, hem içeride hem dışarıda. İçeride bomba atmak, duvarları buldozerle yıkmak, yakmak, ateş etmek, gaz bombası atmak… Dışarıda bunlara karşı gelen onurlu insanların gösterilerine hiçbir kural koymadan … ölçüde saldırmak ve işbirliğine her zaman hazır medyasıyla tümden olayları çarpıtarak ve gerektiğinde yalanı elden bırakmadan “kamuoyu”nu yönlendirmek. Dolayısıyla tam boy hazırlanmış bir kampanyayla birlikte bir saldırı hareketi diyebiliriz. Ancak sürecin unutulan bir yönü daha var; bütün bu ikinci cumhuriyetçiler, sol liberaller, medya cambazları sürecin karşısında hiçbir direniş sergilemediler; onların anlayışı demokrasinin sınırlı bir biçimde uygulanması ve ABD ve İngiltere’nin sık sık söylediği gibi bir tehdit varsa kendimizi korumayı biliriz söylemine sığınmaktır. Bunun açık ve somut ifadesi şu oluyor, yasaları bazı insanlar için kullanmayız, basınımızı da yanımıza alıp o biçim uygulamaları yaparız.

İşte Özcan’ın yönettiği Sonbahar kısmi olarak bu süreci ve özellikle bu süreçten geçmiş bir insanın hazan mevsimini anlatıyor. Bir devrimci olarak Yusuf üniversite yıllarında militanlık yapar, yani Türkiye Cumhuriyeti’ne düzeninin adaletsiz olduğunu ve yeni eşitlikçi bir düzen isteğine sahip olduğunu haykırır. Ardından ise 10 yıllık hapishane dönemi gelir, bu yıllarda da F tipi üzerine “olaylar gelişir”.
Onurlu bir devrimci olarak Yusuf direnişin içinde yer alır, erken terhisi reddeder, ancak bizzat yaşadığı koşullar nedeniyle sağlığını kaybeder. Film müdahale sırasında başlar, ardından devletimizin “şefkatli sesiyle” uyarıları gelir. Hapisten çıktığında artık ölümü beklemek üzere Artvin’e gider. Tam anlamıyla Brecthiyen bir durumdur bu; sahnenin serin, seyredenlerin sıcak olması durumu. Ölümü beklemenin soğukluğu büyük bir yalınlık içinde anlatılır, çok olay olmaz, yaşam büyük bir dinginlik içinde sürer, ancak her şeye yeniden başlamak imkânsızdır, çünkü ne güç vardır ne de zaman. İnancınızı korusanız bile sağlığınız olmadığında, iki nefes arasında tıknefes olursanız ve doktorlarda durumunuzu teyit etmişse, sessizlik içinde derin düşünceler içinde beklemekten ötesi yapılabilir değil. Yusuf geriye dönüşlerle bir yandan müdahale sırasındaki koşullarını ve yine belki de hayatının en güzel yılları olan direniş zamanını hatırlayacaktır. Hayatın içinde direnmenin ve kendisiyle barışık mücadelenin onurlu günleri, kapitalizm içinde heyecanlarını kaybetmiş ruhsuz hedonistlere dönüşen kalabalık içinde onuru-sevgiyi-umudu ve güveni savunan insanların haykıran sesleri. Yusuf’un bekleyişi büyük bir serinlikle ve sevgiyle anlatılıyor, hiçbir duygusal taşkınlığa ve aşırı özdeşleşmeye yol açmadan büyük bir yalınlık ve Artvin’in muhteşem görüntüleri; sessiz çığlıklar içinde.


Sonbahar son dönem Türkiye Sinemasında giderek hayata ve gerçekten yaşam mücadelesi veren insanlara yüzünü dönen sinemacıların belirli bir eğilimi taşıdığını gösteren bir örnek. İçtenlikle anlatılmış, yalınlıkla fotoğraflanmış, anlamaya çalışan bir tanıklıkla sessizce ve düşünerek söylenmiş bir türkü; içinde yaşadığı hayatın tüketemediği insanlara selam duruyor. Elbette katilleri üzecek şekilde yıllar geçtiğinde geçmişinde yıkıntılar değil, direnmenin estetiğini hatırlatan bir film. Artık küçük burjuva bunalımları, cinsellik peşinde koşarken kaybolan insanların öyküleri, İslamcıların mide bulandıran “korkunç korku” filmleri, Kurtlar Vadisi’nden Maskeli Beşler’ine oradan Plajda’sına ve Muro’suna kadar tuhaf filmlerin insanımıza yetmediğini açıkça görüyoruz; bunların yanında hayata sarılan ve hayatın karşısında varlığını kendi ideallerine adayan insanların öyküleri de beyazperdeye yansıyor. Gazetelerde direnen insanlara yüklenip burjuvaziden … bekleyen insanların devride yavaş yavaş kapanıyor, geriye gerçekten “Direnmenin Estetiği” kalıyor ve nihayetinde bu ülkede insanın insan karşısındaki onuru da yaşatılmış oluyor. Hayatın karşısında sessiz ve ürkek kalıp büsbütün kabul edilemez uzlaşmaların içinde kaybolmayan insanların sesini perdeye taşıyan insanlara sesleniyor…

<< Sonbahar’ın izinde -1 (öncesi)
Sonbaharın’ın izinde – 3 (sonraki) >>

Zahit ATAM
Sinema Tarihçisi
Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın Kurulu üyesi ve yazarı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here