2011 Türkiye Sinemasının Panoramik Görüntüsü: Önemli Filmler ve Beklentiler – Zahit Atam

Türkiye sinemasının özellikle Avrupa’da yükselişi sürüyordu: 2008 yılında Cannes’da en iyi yönetmen (Üç Maymun), San Sebastian’da En İyi Film (Pandora’nın Kutusu), 2009’da Rotterdam’da En İyi Film (Uzak İhtimal), 2010’da Berlin’de En İyi Film (Bal)… 2011 de sıcak geçecekmiş gibi başladı, ilk önce Berlin’de ana yarışmada Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile açıldı sezon, ödülsüz geri döndü. Ardından Cannes’da Bir Zamanlar Anadolu’da Jüri Büyük Ödülü aldı, ama eleştirmenlere göre en iyi film seçildi verilen yıldız tablosuna göre, ardından Venedik geldi, iki Türkiye filmi ana yarışma için başvurmuştu, ikisi de seçilemedi. Nihayet sezonu Asya Pasifik festivalinde üç ödülle tamamladık yılı. Bu arada Antalya’da yarışmaya katılan, ama hiçbir ödül alamayan Orhan Oğuz’un Hayde Bre filmi tümüyle yeni bir kurgunun ardından Şanghay’dan en iyi film ödülü aldı, eski ustaların son büyük uluslar arası ödülü olarak tarihe geçti bu film.

Türkiye’de ise durum değişikti, sezon son yirmi yılın rekoruna tanık oldu, tam 73 film gösterime girdi (bunların üç 2010’un son günü gösterime girmişti), geçen yıllardan gösterimine devam edilenlerle toplam yerli film sayısı 120’yi buldu, buna karşın sinema piyasası çok durgun geçti. Hollywood’un hiçbir ticari açıdan çok başarılı filmi gösterime girememesine karşın, Pazar payımızı daha çok yitirdik, toplam seyirci sayısı ise ancak bir yaprak ölçüsünde kıpırdamıştı, yerli film seyircisi düşmüştü. Dahası yerli filmlerin ortalama bilet ücretinin düşüklüğü veri alınca toplam hâsılatta yüzde ellinin altına indik, üstelik film sayısı patlamışken, 2011’in gerçek kaybedenleri bağımsız sinema oldu.

Bir Zamanlar Anadolu’da filmini eleştiri ile kuşatmak…
Bir Zamanlar Anadolu’da tam bir fenomen oldu geçen yıl, şöyle ki Cannes’daki ödülü, Oscar’a aday adayı olması derken, gerek sinema yazarları arasında gerekse basındaki kelli felli köşe yazarları arasında en popüler sinema konusu haline geldi. Hakkında o kadar çok yazı yazıldı ki bir anlamda ülkemizin kültürel haritasının anlaşılmasında örnek olay ya da vaka olarak nitelenebilir. Bir kısmı filmi övme yarışına girdi, bir kısmı filmin ne kadar başarısız olduğunu ispatlayıp, orada duramadan zıplayarak zaten batılıların bizden “kimi önemsiz eserleri” nasıl da büyüterek aslında bizi anlamaktan ne kadar uzak olduğunun ispatı için kullanmak istedi. Filmi yermeye çalışan yazılarda açıkça görülen filmi bir yandan çözümlermiş gibi yaparken, nasıl da büyüklenerek ve inanılmaz bir bilirkişi edasına bürünerek karşı söylem ürettikleri, kültürel hayatımızdaki bazı kalemlerin ne kadar değersiz ve sıradan olduğunun da ispatı anlamına geldi.
Filme dair popüler iki tartışma konusu ise bize özgü gülünçlüğü içinde cereyan etti: maktulün Recep İvedik’e benzetilmesi ve yoruma göre sanki sonsuza kadar uzayan ağacın dallarından elmanın dereye yuvarlanışı. Birincisi tam popüler kültür ahmaklığı, o yüzden geçelim, ama ciddi ciddi insanlar kendi içlerindekini dökerek Hıncal Uluç’a karşı kullanma yarışına da girdiler ya da herkese göre bir başkasına dönüşerek bir hınç vesilesi olarak dillerde dolandı durdu. İkincisi ise tam cahillik yarışı idi, gördükleri sahneyi metaforik bir anlatının parçası olarak görüp, filmin içinden kopartarak “bu olsa olsa şunun metaforu ya da hiçbir anlamı yok” tartışması biçiminde cereyan etti. Böylesi tartışmaların filmin bütünü içindeki ve film belki de insan doğası üzerine et etkin ve tutarlı sorgulamalardan birisi olduğu için Anadolu/doğu/insanlık üzerine kurulu bir söylem içindeki yeri açısından yorumlanabilecek bir şey, tartışmaya girmeksizin tekil ve sığı yorumsamaların konusu haline getirilmeye çalışılıyor. Aslında Bir Zamanlar Anadolu’da çok açık bir şekilde ülkemizde sinema dolayımı ile film ne kadar önemli olursa olsun, hiçbir ciddi entelektüel tartışmanın doğmayacağının da ispatı anlamına geldi. Bu açıdan eleştirinin sanat eseri karşısında ne kadar güçsüz olduğuna ve filmi çözümlemekteki yetersizliğine karşın, ne kadar bilgiççe tavırlara bürünebileceğini de gösteriyor. Türkiye’deki entelektüel yoksulluk sanatsal yaratıcılıktan kat be kat daha fazla.

Gelecek Uzun Sürer: Hayal Kırıklığı
Yine 2008 yılında iddialı bir çıkış yapan Sonbahar ve yönetmeni Özcan Alper çok güvendiği ve inandığı bir projeyle yılın ikinci yarısında giriş yaptı. İlk önce Venedik’te yarışmaya katılamadı, reddedildi, Toronto ile açılış yapma derdine düşmüşken basına “Toronto’ya katılan tek Türkiye filmi” ibareli duyurular yaptılar, oysa Toronto’ya Bir Zamanlar Anadolu’da filmi de katılıyordu, hem de yönetmeniyle birlikte. Ama kendini ispat etme isteği o kadar güçlüydü ki Venedik’ten sonra Locarno’dan da ret yanıtı gelince iyice hırslanmışlardı, Adana’ya katıldılar, oradan da en iyi film ödülünü alamayınca iyice vites küçülterek Malatya Film Festivaline katıldılar, ilk jürinin en iyi film ödülünü de oradan aldılar.
Gösterime girdiğinde genel olarak film başarısız bulundu, hem seyirciler tarafından hem de eleştirmenler tarafından, asıl sorunu basitti: filmin iddia ettiği düşünceler ve ele aldığı konu izleyiciyi duygulandırmıyordu. İzleyici filmi hissedemiyordu, bu paradoks aşılamadı, aşağı yukarı 30 binin biraz üzerinde gişe yaptı, ama bunun büyük bölümü Sonbahar’ın hatırına sinemaya gitmişti, herkesin aklında da Sonbahar vardı. Bir heyula halinde insanlar “Sonbahar ne kadar içten ve duygusunu seyirciye bu kadar yaşatan bir film iken Gelecek Uzun Sürer bunun tam tersi nasıl olur? sorusunu sormakla meşguldü. Gerçekten de Yusuf’u seyirciye sevdirmişti, ama ne Sumru’yu hissedebildi, inandırıcı buldu seyirci ne de Ahmet’i, aralarında büyük laf etmek için paslaşmalarını irite edici bulanlar da oldu. Filmin en büyük sorunu inandırıcılık yönündeydi, garip değil mi içinde yarım saate kadar belgesel içeren filmin inandırıcılık sorunu yaşaması… ama zaten söz konusu belgeseller filmin kendi hikâyesini bir yerden sonra fazlalık haline de getirmişti.
Adana ve Antalya genel olarak başarısız filmlerden mürekkepti, hatta büyük oranda bir festivalde yarışmaması gereken çok sayıda film katıldı iki büyük ulusal festivale. İki festivalde de siyad jürisi ile ana jüri farklı filmlere en iyi film ödülü verdi, ama gerçek şu ki iki festivalde de favori yoktu, filmler genel olarak vasattı, bu açıdan Bir Zamanlar Anadolu’da gibi gerçek bir istisna dışarıda bırakılırsa, 2011 sinemamız için çok vasat bir yıl oldu.


Gerçek Sürpriz: Entelköy Efeköye Karşı

Ama yılın sürprizi ismiyle bile kendi özgün sineması hemen anlaşılan ve yerel ile evrensel, geleneksel ile modern, tarihsel güldürü öğeleri ile epik anlatılar arasında bağlantılar kuran, esas önemlisi de halkın kendi zihniyetiyle sosyalist sol arasında bağlar kurmaya çalışan yönetmen Yüksek Aksu’nun Entelköy Efeköye Karşı filmi oldu. Film bir anlamda sinemamızda mizah filmlerinin tarihi içinde bile ayrıksı bir yapıya sahip, aynı anda pek çok şeyi birden yapmaya çalışıyor, popüler kültürün kimi öğelerini bilerek filme taşıyor ama elbette dönüştürerek. Bu anlamda bir tür yoz güldürünün dibine vurmuş sinemamız içinde kelimenin gerçek anlamıyla en ayrıksı film olma özelliği taşıyor, tam bir tersine kürek çekme durumu var karşımızda. Bu anlamda Yüksel Aksu’nun Entelköy Efeköye Karşı filminin hiçbir dalda Siyad ödüllerinde aday olmaması için sadece şu söylenebilir, insan böyle yazarlara gülebilir ve filmin maskotu haline gelen eşeklerin depiklerini yönetmen eleştirmenlere atsa haklıdır.
O kadar ki filmin mizah anlayışından popüler kültürün öğelerini dönüştürmeye, filmin kendi içindeki ideolojik özel mayasından geleneksel olana ve toplumsal tarihimize ilişkin göndermeleri açısından toplumsal bilinçaltımızı ve toplumsal arketiplerimizi sorgulamak içinde çok uygun bir filmdi. Bu açıdan bir kez daha eleştirinin kendini bilmezliği ile hiçbir ciddi tartışmanın doğmaması, filmlerin Türkiye’yi anlamak için birer vesile olarak kabul edilmemesi nedeniyle, zaten eleştiri kendini kısır bir tanıtım ya da gurme olarak sınırlamasının da göstergesi film dolayısıyla çıkan tartışmalarda görülebilir.

2010 Avrupa Kültür Başkenti: Yıkıntılar Arasında
2011’in bir başka görünmeyen yüzü daha var, bence asıl tartışılması gereken yönlerinden biri de budur: 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti. Burada kısaca her şey oldu, başkasının projesini çalanlar, kimsenin işine yaramayacak filmler yapanlar, devasa bütçe şişirmeleri, çok abes tarihi filmler, bir sürü insan bir fantezisini kustu üzerimize. Sonuç olarak tek bir ödül bile alamadan ve tek bir geniş çaplı halka ulaşan kurmaca ya da belgesel üretemeden ve inanılmaz bütçelerle filmler yapıldı. Öyle ki bütçe şampiyonu Ali Özgentürk’ün Görünmeyen adlı filmi milyonlarca liralık bütçesine rağmen, bırakın ödül almayı, gişede toplam 250 kişi tarafından seyredildi, film üzerine tek bir önemli yazı bile yazılmadı, insanlar filme bakıp gülüyorlardı sadece. Buradan şuna bağlamak lazım: 2012’nin açılışı ile birlikte destekler meselesi bir kez daha gündeme geldi, aile filmleri, Malkoçoğlu derken tartışma bir acayipleşti, hatta muhatapsız kaldı.
Türkiye’de çok açık biçimde bakanlığın ısmarlama film yaptırması, hükümetin kendi çizgisi için film sipariş etmesi için: en kısaca, şimdiye kadar yalnızca Türkiye’de değil, bütün dünyada bu tip girişimlerin hepsi o ülkenin sinemasına zarar vermiştir. Yapılmaması gereken filmlerin yapılması dışında da hiçbir işe yaramadığı gibi, böylesi girişimlerin tamamı at iziyle it izinin karışması için ideal zemini yaratır.
Mesele Türkiye’de insanların çok iyi projelerinin, gerek belgesel olsun gerekse kurmaca desteklenmesidir, ısmarlama sinemayı da sinemacıyı da bozar, sanatın doğasına da aykırıdır.
Türkiye yapısı gereği sınırlı bir üretimi kaldırır, bakanlığın bir an önce ısmarlama film yaptırma projesi yerine ülkemizde üretilen yıllık bir düzine filmin dünya tanıtımı için en uygun araçların yaratılmasından desteklenmesine, gerçekten önemli filmlerin doğru seçilmesinden başka bir role soyunması tamamen yanlış olur.
Dünya tanıtımı deyince, iş tam da burada şirazesinden çıkmaktadır, örneğin hiçbir tanıtım bütçesinin olmaması gereken yerlere inanılmaz destekler aktarmaktan, gerçekten dünya çapında festivallere katılan filmlere destek verilmemesine kadar bir dizi saçmalıkla karşı karşıyayız. Örneğin şimdi Rotterdam’da bir filmimiz yarışıyor: Babamın Sesi, Berlin Film Festivalinde Forum bölümünde bir (Tepenin Ardı), Jenerasyon bölümünde bir (Lal Gece) olmak üzere iki film gösteriliyor. Böylesine filmlere tanıtım, teknik işlemler, satış yapabilmeleri için uygun platform yaratmak yerine Miami’de ya da Hong Kong’ta insanı güldüren etkinliklere bir filme verilen destekten daha fazla para tahsis etmek, kamuyu bilinçli olarak zarara uğratmaktan başka nedir ki?

Zahit Atam
Sinema Eleştirmeni 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Saray Sofrasından Eşkiya Övgüçülüğüne Anadolu Halk Edebiyatı – Ulus Baker

Yakup Kadri, Dîvan edebiyatının doruk noktasını oluşturan Lâle Devri'nin "şuh ve şeyda şairi" Nedim'in, bir sofra sonunun hüznünü betimlediği bir...

Kapat