‘Bilmek içinizdeki acıyı büyütüyor!’, Bir bekleyişin sancısı… “Sonbahar” sinemalarda


“Sonbahar”, bugün yani Hayata Dönüş Operasyonu’nun 8. yıldönümünde gösterime girdi. Geçtiğimiz yaz Altın Koza‘da en iyi film ödülünü alarak yola koyulan ve o zamandan beri her göreni de derinden etkileyen “Sonbahar” izleyicisinden tam not alıyor. Özcan Alper ilk filminde toplumsal ve politik mesajlarını verirken bireysel sularda da çok özel ve yürekleri sızlatan bir öyküyü, güçlü bir dille anlatıyor.  [filmin fragmanını aşağıdan seyredebilirsiniz]

2000 sonunda tarihimize eklenen bir katliam, ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nun görüntüleriyle açılan “Sonbahar”, o süreç içerisinde direnen ama ciğerlerini de iflas ettiren Yusuf’u odağına alıyor. Yusuf’un öyküsü genel anlamda sinemamızda karşılaştığımız politik ürünlerden oldukça farklı. Bu farklılık ise kuşkusuz olumlu yönde seyrediyor. Siyasi odaklı Türk sineması örneklerinin yumuşak karnı olan mesaj verirken işin dozunu kaçırma, seyircinin gözüne sokma ve bu sırada da tüm mizansenleri ilkokul temsili halinde sunma gibi zaaflar “Sonbahar”da yer almıyor.

‘Bilmek içinizdeki acıyı büyütüyor!’
– Filmle ilgili Kafkasya dokusunu yakalamaya özen gösterdiğinizi söylüyorsunuz. Bu sizin için neden önemliydi?
Türkiye, çok kültürlü bir yapı. Anadolu’yu güzel kılan en önemli unsurlardan biri bu… Mesela Neşet Ertaş türkülerinde İç Anadolu’nun çoraklığını, kokusunu hissediyorsunuz. Kafkasya ile ilgili bunu deneyen Kazım Koyuncu gibi isimler vardı. “Sonbahar”ın Kafkasya filmi olmasını istedim. O doğanın renkleri, ışığı, dokusu, deniziyle kendine özgü farklılıkları, bunun da insanlarda bir yansıması var. O yansımaları, coşkuya rağmen hüznü; yaşama rağmen ölümü; bütün bunları göstermek istedim.
– Filminizde Hemşince konuşuluyor. Bu da şüphesiz politik bir tavır… Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sonbahar, Hemşince konuşulan ilk uzun metrajlı film. Küreselleşmeyle Türkçe de dahil tüm ulusal diller köreliyor. Dil, kimliğinizi, felsefenizi belirliyor. Türkçeye nasıl kendi içerisinde böyle bakabiliyorsam,  Hemşinceye ve diğer dillere de böyle bakıyorum. Çünkü bu diller de, insanların kişiliklerini, karakterlerini ve yaşamlarını belirliyor. Tabii İstanbul’da geçen bir hikâye çeksem, Hemşince konuşturmam. Ama karakterim Hemşinli’yse, o karakterde kendimden bir şey buluyorsam ve orada çekiyorsam onu Türkçe konuşturmam. Gidip Diyarbakır’da film çeksem, karakterim Kürtse, Kürtçe konuştururum.
(Özcan Alper’le Milliyet gazetesinden Nil Kural’ın -bugün- yaptığı söyleşiden bir bölüm)

Özcan Alper’in bu ilk filmi en başta bu yüzden ilgiyi üzerine çekiyor. Cezaevinden çıktıktan sonra memleketine, annesine, dönen Yusuf’un bu ‘eve dönüş’ü aynı zamanda geçen zor yılların oluşturduğu hem fiziksel, hem ruhsal yaraların sarılamayacağını fark edip bir bitişi bekleme haline dönüşüyor adeta. Bu sırada Artvin ve çevresindeki eşsiz doğal zenginlikleri manzaranın ötesinde öyküyü anlatma aracı olarak da kullanan Alper; zaman içerisinde burasının da bir anlamda yeni bir hapis haline gelişini ince bir şekilde aktarıyor.

Türkçe, Hemşince ve Gürcüce dillerinin kullanıldığı filmde, cezaevi ve ölüm orucu gerçeğine insancıl bir açıdan yaklaşılıyor. Yönetmenliğini Özcan Alper’in, yapımcılığını Kuzey Film’in üstlendiği ‘Sonbahar’ adlı filmin çekimleri 6 haftada tamamlandı. Hopa, Çamlıhemşin ve Kemalpaşa’da çekilen filmde, genç bir üniversite öğrencisi olarak girdiği cezaevinde ölüm orucuna giren ve 10 yıl sonra özgürlüğüne kavuşan Yusuf’un çocukluk ve ilk gençlik yıllarının izini sürerek geçirdiği son iki ayının öyküsü anlatılıyor.

Oyuncular: Onur Saylak, Megi Kobaladze, Serkan Keskin ve Raife Yenigül

Aldığı Ödüller (15. Altın Koza Film Festivali)
En İyi Film Ödülü: ‘Sonbahar’
Jüri Özel Ödülü: ‘Sonbahar’ filminin yönetmeni Özcan Alper, görüntü yönetmeni Feza Çaldıran ve sanat yönetmeni Canan Çayır’a, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü: ‘Sonbahar’ filmindeki rolüyle Megi Kobaladze’ye verildi.

Filmin konusu: Yusuf, 1997’de, 22 yaşında girdiği cezaevinden 10 yıl sonra çıkıp köyüne gelir. Aslında iki yıl daha yatması gerekirken geçirdiği ağır hastalık yüzünden çok az ömrünün kaldığının anlaşılması üzerine serbest bırakılır. Yakalandığı verem hastalığı akciğerlerini iyice zayıflatmıştır. Bir de F Tipi hapishane sistemine karşı yapılan ölüm orucu eylemlerine katılması sağlığını iyice kötüleştirmiştir. Doktor durumunu kendisine açıklayıp yazdığı raporla bırakılmasını sağlar.

Yusuf’u, cezaevinden çıkıp geldiği köyünde bir tek yaşlı hasta annesi beklemektedir. Babası kendisi cezaevindeyken ölmüştür… Ablası Meliha ise evlenmiştir. Annesi Rukiye Hanım (75) ağır hastadır ama tüm duaları oğlunu tekrar yanında görebilmek içindir, duaları sonunda kabul olmuştur. Artık tek düşüncesi huzur içinde ölmeden önce Yusuf’u evlendirmektir. Bu mesele için köyün önde gelen ihtiyarlarından Mustafa Amca (72) ile konuşur… Ama bilmemektedir ki zamanın akışı Yusuf için artık onunkiyle bir değildir.

Ekonomik nedenlerle sadece yaşlıların kaldığı köyde Yusuf’un arkadaşı Mikail kışları köyün kahvesini işletmektedir. Yazları ise orman işletmelerinde sahip olduğu çekici aracı ile kesim işlerinde çalışmaktadır. Yusuf ve Mikail’in konuşmaları hep yaşanmamış gençlikleri ve zamanla ilişkileri üzerinedir. Mikail’in söylediğine göre bir iki yıl kaldıktan sonra gitmeyi düşündüğü buralardan bir türlü gidememiştir. Zamanın nasıl akıp gittiğini anlamamıştır. Severek evlendiği ve hatta ölümü göze alıp kaçırdığı karısı Nefise’ye karşı bile duyguları değişmiştir. Tek tesellisi oğlu Onur (10) ve artık farkında olmadan bağımlısı olduğu alkoldür. Müdavimlerinin her daim köyün ihtiyarlarının oluşturduğu bu kahvede o da onlarla birlikte ruhunu yitirmiştir.

Yusuf birkaç ay sonra öleceğini kimseye söyleyemezken, içindeki hesaplaşmayı da tek başına yaşamaktadır. Yıllarca hapishanede kalmanın verdiği alışkanlıkla fazla dışarı çıkmaz ve insanlarla kolay ilişki kuramaz. Geceleri kabuslarla uyanır, sabahın erken saatlerinde kendini dışarı atar ve uyanmakta olan vadinin sesini dinler. Bu seslere gençken çok iyi çaldığı müzik aleti tulumun bozuk akort sesi karışır. Tulumu tavan arasından çıkarır ve her gün birkaç saatini tamir etmeye ayırır.

Bir gece karşısına Mikail’in ısrarı ile gittiği ilçedeki meyhanede konsomatris olarak çalışan Gürcü kızı Elka çıkar. Olduğundan farklı ve rahat görünmeye çalışan Elka istemeden girdiği ilişkiler ağına rağmen hala ruhunu koruyabilmiştir. Elka (24) Moskova’da matematik eğitimi görmüş ve kısa süreliğine girip çıkmayı düşündüğü bu ilişki ağının artık yaşam biçimi olduğunu fark etmeye başlamıştır. Bulunduğu mekanlarda sanki ruhu yoktur. Sanki sadece bedeniyle ve başka bir kişilikle oralarda dolaşmaktadır. Bir yabancıdır…

O gece davet edildikleri içki masasında kendisi gibi aynı yabancılığı paylaşan Yusuf’la karşılaşır Elka. İkisi de gece boyunca göz ucuyla birbirlerini incelerler. Kısa bir süre sonra da birbirlerine aşık olurlar. Son birkaç ayını yaşamakta olan Yusuf için bu aşk melankolisini arttıran umutsuz bir durumdur. Elka ise bavulunu toplamış oralardan kaçıp gitme düşüncesiyle hesaplaşmaktadır.

Sonbaharın kendini yavaş yavaş kışa teslim ettiği bir gecede, Yusuf annesinin kendisi için çalma teklifini geri çeviremez ve yıllar sonra bir enstrüman yeniden hayat bulurken, o bütün vadinin bembeyaz bir kefene büründüğü gün toprağa verilir. Tulumun sesi bir annenin oğluna yaktığı ağıda eşlik eder…

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Günümüz Edebiyatında Gerçeklik – Manes Sperber

Edebiyat ürününün temelini oluşturan gerçeklik, birinci planda yazarın kendisidir, başka deyişle, yazarın geçmişi ve bugününü, bilinci ve bilinçsizliği, bilgisi ve...

Kapat