Şiddet nerede başlıyor, Saldırganlığın kaynağı nedir? – Rafael Moses

İsrail FilistinSaldırganlığın nereden kaynaklandığı sorusu tüm insanlığı ve özellikle de psikanalistleri öteden beri meşgul eden bir sorudur. Örneğin Sigmund Freud, Einstein’ın ona bu konuda yönelttiği bir soruya (1933 yılında) verdiği yanıtında oldukça karamsardır. [Oku] İsrail’de yaşayan her insan için bu soru geçmişten bu yana hayati önem taşımaktadır. Bir toplum veya sosyal grup tarafından şiddetin meşrulaştırılması çok önemli bir sorundur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ortaya çıkması, şiddetin yoğun bir biçimde varolduğu bir toplumda gerek İsrail gerekse Filistin toplumunda acımasızlığın nasıl böylesi bir yaygınlık kazandığı sorusunu bereberinde getirmektedir.

“Çoğumuz için şiddetin inanılmaz bir çekiciliği vardır”

Çoğu zaman şiddet, ya içgüdüsel ve bu nedenle toplumsallaşma sürecinde çok az değişen, ya da sadece ve sadece çevre etkenlerinden kaynaklanan bir davranış olarak görülür. Genellikle psikiatristler, şiddet eyleminde bulunan bireyin toplumla ve ebeveynleriyle olan ilişkisine varana değin tüm geçmişini (aile içi şiddeti de göz önünde bulundurarak) ön plana çıkarmayı yeğliyorlar. “Şiddet” konusuna olan ilginin son yıllarda artması ve şiddet konusunda Journal of Family Violence, Violence and Victims gibi pek çok yeni derginin yayınlanması konu hakkında farklı görüşlerin ortaya atılmasına olanak sağlamakta. Bu bağlamda Albert Einstein’in 1932 yılında Sigmund Freud ile sürdürdüğü mektuplaşmalarını hatırlatmak istiyorum. Bu mektuplarda Einstein, Freud’a şu soruyu yöneltiyordu: “Bulunduğumuz konum itibariyle uygarlık için en can alıcı soru şudur: İnsan oğlunu savaş alm yazısından kurtarabilmek için bir yol var mıdır?”. Freud’un Eylül 1932’de yazdığı mektubununda verdiği yanıt ise oldukça karamsardır ama yine de mektubunu ılımlı bir notla noktalar:”(…) insan aklıyla ve duygularıyla olaylara yaklaşabildiği ve ilerde kopacak bir savaşın yaratacağı sonuçlardan korktuğu için, yakın zamanda savaşlar bitebilir düşüncesi aslında çok da ütopik değildir.”

Şiddet sorununun ne kadar eskilere dayandığını, ve bu soruna bir çözüm bulmanın öteden beri ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Psikiatristler, şiddete yönelik davranışa yol açan etkenleri araştırmak istediklerinde çoğu zaman ilk önce bireyin kişilik yapısını incelemeye meğillidirler. Winnigott’a göre şiddete eğilimli bir kişide onu şiddet eyilimli davranışa götürenen önemli etkenler,”yetersiz kalan” ana-baba çocuk aile ilişkisi, aile şefkati ve ayrıca nesilden nesile aktarılan şiddet içeren davranış biçimleridir. Yapılan başka bir araştırma göstermiştir ki çocuklar için saldırgan davranış, depresyonu önleyici bir yöntem gibi görünmektedir. (Burks ve Harrison 1962) Saldırgan davranışın meydana gelmesine yol açan sosyal, kültürel ve ekonomik faktörlerin yanı sıra, yoksulluk ve işsizlik ile şiddet faktörleri de şiddetin oluşumunda önemli rol oynarlar. Bunun dışında şiddet, bireyler ve topluluklar arası düşmanlıklarda aniden beliren gerginlik sonucunda, terör eylemlerinde ve savaş ortamlarında kendini gösteriverir.

Westley’e göre şiddeti kabullenmek, şiddetin artmasına yol açar. Arlow ise profesyonel katillerin bile (ekmek paralarını kazandıkları) cinayetleri işlemeden önce, birbirlerine kurbanlarının ölümü hak ettiklerim ve hatta onları öldürmenin doğru ve önemli bir iş olduğu inancını aşılayıp bu inancı kuvvetlendirmek için biraraya geldiklerini öne sürmektedir. Bir başka deyişle insanlar, planlanmış bir şiddet eylemini haklı görmeye çalışarak vicdanlarını rahatlatmak zorundadırlar. Bu insanlar bile, çevreleri ve yakınları tarafından doğru bir davranış sergiledikleri duygusuna kapılmalarını sağlayacak denli bir onaylanma ve desteye gereksinim duymaktadırlar.
Böylece niyetlerinin doğru olduğuna inanacak kadar “narsist” bir destek almış olurlar. İşte bu nedenden ötürü ideolojiler, şiddet unsurunu körüklemeye olabildiğince uygundur. Bu konuyu biraz daha açacak olursak: Şiddet kavramı, dini ve dünyevi kültürlerden, kutsal savaşlara kadar uzanan geniş bir platformda ele alınabilir.

Hatırlarsanız, Hintli Nobel Ödülü sahibi, düşünür ve yazar Tagore, şöyle demiştir: “Ulus olma ideası, icaat edilen en etkili uyuşturucu maddedir. Yoğunluğunun etkisi altında bütün bir ulus neredeyse sistematik bir şekilde ahlaki çöküntüsünün farkına varamadan, bu tehlikeli bencilliğe tutsak olur. “Genel bir hukuk bilincine sahip olan her toplumun; kin, yalan, casusluk veya cinayet olarak nitelendirdiği olgular, ulus belirlemesinin soyut bir ilkesi uğruna gerçekleştirildiği anda, haklı eylemler olma niteliği kazanır.”
Böylece, bir anlamda vicdana, yani üst benliğe uyuşturucu verir. Öyle durumlar vardır ki, uluslar, bireylerinden (şiddet içerse bile) ulus adına davranmalarını isterler ve hatta bunu emrederler. Böylece şiddet eylemi de meşrulaşnrılmış olur.

Başka şartlar altında kabul edilmesi asla mümkün olmayan bir davranışın hoşgörü ile karşılandığı en çarpıcı örnek, bir insanın, “asker” kimliği altında bir başka insanı öldürebilmesidir. Freud, kişinin üst benliğinin başka bir kurum tarafından ne şekilde oluşturulduğunu anlatırken (1921), özellikle ordu ve kilise gibi kurumlara da değinmiştir. Aynı ideolojik baskının sonuçları olan daha küçük ve önemsiz kurumlar ise yine aynı ruhsal mekanizmaları kullanarak, aynı sonucu doğurabilmektedirler. Bunlara gençlik çağında katılman arkadaş grupları, çeteler, fanatik ve diğer aşırı gruplar, dini ve etnik gruplar, ve diğer, ideolojik düşünce grupları da eklenebilir.

Yakından incelemek istediğim bir başka alan ise, İsrailliler ile Filistinliler arasında süre gelen savaş ile ilgilidir. Bilindiği gibi bu savaş 1987 yılının Aralık ayında İsrailliler tarafından Batı Yakasının ve Gazze Şeridinin işgal edilmesine karşı Filistinlilerin başkaldırısıyla başlamışta. Büyük bir bölümü 1016 yaş grubundan oluşan Filistinliler, ateşli silah kullanmazlar, bunun yerine İsrailli askerlere sözle hakaret eder ve onları taş yağmuruna tutarlarken zamanla patlayıcı madde, silah ya da bıçaklarla terör eylemlerine doğru kaydılar.
İsrail ordusu da buna karşılık tedbirini aldı, aynı şiddet yöntemleri ile karşılık verdi. Bir süre sonra, İsrail tarafı yasadışı şiddet eylemlerini en aza indirmek için, eylemcileri cezalandırmaya başladı. Terör bölgelerinde görev yapmak, İsrailli askerlerin çoğuna son derece ters gelmesine rağmen, İsrail ordusu da şiddet kullanıyordu. İsraillilerin uyguladığı şiddet dışında, Filistinlilerin kendi halkına, düşmanla “işbirliği” yaptığını öne sürerek, zor kullandığı, hatta pek çok Filistinliyi öldürdüğü yolunda bilgiler de bulunmakta.
Uzun zamandır devam eden bu durum, İsrail’de çeşitli tepkilere yol açarak, birçok tartışmayı beraberinde getirdi. Kimi zaman oldukça hararetli geçen bu tartışmalar, aydınlar, siyasetçiler, bilim adamları, gazeteciler vb. tarafından yürütülmekte ve İsrailliler ve Filistinliler arasındaki bu çatışmanın askerler üzerindeki etkileri, psikolojik ve duygusal yönleri dahil olmak üzere, enine boyuna incelenmektedir. İsrail ordusu, siyasi düşüncesi ne olursa olsun, her vatandaşın katılmak durumunda olduğu zorunlu bir ordudur. Bu nedenle, konu her İsrailli aileyi bir şekilde ilgilendirmektedir.

Doğaldır ki, hiç bir toplum, o veya bu şekilde değişime uğramaksızın sürekli bir şiddet ortamında bulunamaz. Ama şunu da unutmamak gerekir ki şiddet olaylarının meydana geldiği her toplum, belli bir süre sonra şiddete “alışmakta” ve şiddet eylemleri ile ilgili haberlere karşı duyarsızlaşmaktadır. İsrail’de başta daha çok sol eğilimli siyasi gruplar olmak üzere İsrail toplumunun giderek “acımasızlaşması” tehlikesi ile karşı karşıya kaldığından söz etmektedir. İsrail’de insanlar zamanla bu sorunla ciddi şekilde ilgilenmeye başladılar ve bir süre sonra konuyla ilgili görüşler yayılmaya başladı; ancak bu gelişme, sağ eğilimli siyasi gruplar için geçerli değildir. Nedenleri kanımca ideolojik yapıdan kaynaklanmaktadır. İsrail’de yaşayanların kabul ettiği şiddet oranı, şu anda çok yükselmiş gibi görünmekte. İsrail polisi bugünlerde daha sık şiddet içeren yöntemlere başvurmaya niyetli. Yalnızca Filistin Kurtuluş Örgütü üyelerine karşı değil, İsrail vatandaşlarına ve hatta Musevilere karşı da olabildiğince sert davranıyorlar.

Öyle görünüyor ki İsrail’de şiddet, aile kurumunun içine kadar girmiş durumda ve şiddete yönelik davranış, üstelik eskisinden daha çok benimsenmişe benziyor. Acımasız şiddet olaylarına karşı duyarsızlaşmış olan, şiddet eylemlerini gündelik yaşamın bir parçası gibi olağan gören cepheden dönen askerlerin, şiddet ve öldürme olaylarını rahatlıkla anlattıklarını göz önünde bulundurursak, bunun bir tür “kanıksama” olduğunu söyleyebiliriz.

Aynı durum Filistin tarafı için de geçerli değil mi? Sonuçta, şiddetli bir çatışma ortamının bir toplumda şiddet, bireyler tarafından nasıl algılanıyor? Filistin tarafında da da F.K.Ö.’nün varlığı, kaçınılmaz şiddet eylemleri ile Filistin toplumunu şiddete daha meyilli bir hale getirmedi mi?

Granta adlı İngiliz edebiyat dergisinin yayıncısı Bili Buford, Şiddet Manyakları Hooliganlann Arasında başlıklı kitabında böyle bir durumu anlatıyor. Hafta sonlarını futbol hooliganları ile birlikte geçiren Buford’u, onlann kana susamışlıkları hem iğrendirmiş, hem de büyülemiştir. Newsweek gazetesinde Buford’un kitabı üzerine çıkan bir eleştiride şöyle yazıyor: “Onlar saldırırlar, kundaklarlar ve bir saatin mekanizması düzeniyle öldürürler. Son yıllarda futbol çatışmalarında yüzlerce insan hayatını kaybetti(…).” Buford kitabında, futbolun (şiddet söz konusu olduğunda) yanhzca bir bahane olduğu sonucuna varıyor. Ona göre fanatizm ve aşırı milliyetçilik de birer bahane. Çoğu işi ve ailesi olan bu serserileri gerçekte çılgına çeviren şey “şiddef’ten başkası değildir. Bir futbol hastasının dediği gibi: “Bu, gerçekten dini bir inanç gibi. Cumartesi günleri bizim ibadet günlerimizdir.” Buford’un gözlemlediği kişiler, tek başlanna oldukları sürece iyi huylu gibi görünüyorlar. Çok daha çarpıcı olanı, Buford’un, hooliganlara katıldıktan sonra, bizzat şiddet kullanmaya ayartıldığnın farkına varmış olması: “Bayağılık hepimizin içindedir(…) bu ne bir içgüdü, ne de bir dürtüdür(…) fakat çoğumuz için şiddetin inanılmaz bir çekiciliği vardır. Bir çeşit hırs diyebiliriz buna, yani karanlık tarafımızı doyuma ulaştıracak bir araç.” Eleştirmen, şöyle devam ediyor: “Buford için bu tür zorbalıkların, fakirlik veya toplumsal baskı ile ilgisi yoktur, Ona göre bundan da öte birey, benliğini daha büyük ve tehlikeli bir güce teslim eder. O bireyler, sıradan bir birey olduklarının farkma ne kadar varırlarsa o kadar ürkütücü olmaktadırlar.” (Nezosıveek, “Back of the Book”, 5 Temmuz, 1992.)

Her bireyin büyük bir kitlenin hiddetini kendi bedeninde yaşatmasıyla başlayan bu tutum, şiddet içeren kıpırdanmalar ve ufak boyutta şiddet eylemlerinden, ağır yaralanmalarla, adam öldürme ve cinayetlerle sonuçlanan, açık ve acımasız şiddet eylemlerine kadar vardırılabilir. Bu bağlamda, bir bireyin ne zaman, nasıl ve neden acımasız bir şiddet olayına karıştığını da araştırmak gerekir. Hangi kişisel ön koşullar şiddet kullanmayı mümkün kılar veya destekler? Duygu, düşünce ve hayalleri olan ve şiddete eyilimli bir bireyi ne, nasıl olup da insan yaralamaya veya öldürmeye itebilir?

Bu konu hakkında yazılmış olan bir diğer kitaptan söz etmek istiyorum. Amerikan tarihçisi Christopher R. Browning, Gayet Normal Adamlar. ıoı No’lu Yedek Polis Birliği ve Polonya’daki Kesin Çözüm adlı eserinde, bir Alman yedek polis birliğinin 13 Temmuz 1942 tarihinde Polonya’nın doğusunda Jozefow kasabasına gelişini anlatıyor. Birlikteki adamlar, sistematik bir şekilde 1500 Yahudiyi topladıktan sonra ormana sürüyorlar, karın üstü yere yatmalarını emrediyorlar ve başlarının arka tarafına silahlarını dayayarak bu insanları öldürüyorlar. Browning, “bizi kitlesel katliamlara karşı duyarsız hale getiren tanıdık” olayların başka örnekleri ile bu olay arasındaki farkı açığa çıkartıyor. “İnfazı” gerçekleştiren Alman polisleri, Nazi propagandasına yenik düşen genç askerler değil. Hamburg’un işçi sınıfından veya orta tabakasının en alt kısımlarından gelen orta yaşlı aile babaları. Çocuklukları (kişiliklerinin oturduğu yıllar) Nazi döneminden öncesine rastlıyordu. Bu adamlar ordu için “işe yaramaz” damgası vurulmuş ve çürük raporu verilip bu yedek polis birliğine tayin edilmişler. Büyük bir bölümü savaştan habersizdi. Ve bu durumda bizim için gerçekten çarpıcı ve son derece ilginç olanı, söz konusu olan bu 500 adama, katliama katılmama şansı verilmiş olması. Birlik komutanı binbaşı Wilhelm Trapp, komutanlarından aldığı infaz emri karşısında şaşkınlığa düşer ve o günün sabahında adamlarına şöyle sesleniyor: “Bu emri yerine getiremeyeceğini düşünen herkes, bir adım öne geçerse, görevden muaf tutulacaktır!!!” Yaklaşık bir düzine adam bu adımı atıyor. Katliam esnasında bazıları, kadın ve çocukları vurmayı reddediyor ve diğer bir bölümünün de kan ve ölüler karşısında midesi bulanıyor…

Olaydan sonra bu insanların/yaşadıklarını nasıl anlattıklarına bakacak olursak hemen hepsinin de “şiddeti” uygulamak için iyi bir nedeni olduğunu görürüz. İçlerinden biri, savaştan sonra mahkemede şu şekilde ifade verir: “Başka insanları kendi eliyle öldüremeyen veya öldürmek istemeyen birisinin bu görevden geri çekilmemesi söz konusu bile değildi.”

Birlikteki 500 adamın en az 400’ü bu kıyıma kendi hür iradesi ile katılmıştır. Bu katliamdan sonra başka görevleri de gerçekleştirirler: 1943 yılının sonbaharına kadar bu yedek polisler hemen hepsi en az 38.000 Yahudinin öldürülmesine ve 45.000’inin de Trieblinka’ya sürülmesine yardımcı olurlar.
Hamburg savcılığı 1960’lı yıllarda birlik hakkında soruşturma açtığında adamların birçoğu, arkadaşları yanında “kancık” durumuna düşmekten korktuklarım; “erkekliklerini” kanıtlamak istediklerini ve “hanım evladı” olarak değerlendirilmekten korktuklarını ileri sürerek bu davranışlarını açıklamaya çalıştılar. Bazıları da katliamı reddettiler ve Yahudilere bir faydaları dokunmayacağım düşünerek böyle davrandıklarını söylediler. 35 yaşında bir metal işçisi de: “Sadece çocukları vurmaya özen gösterdim, ve bunu başardım(…) çünkü kendi kendimi, bir çocuğun annesiz zaten yaşamayacağı düşüncesine inandırdım. Yani vicdanını, annesiz hayatta kalamayacak bir çocuğu kurtarıyorum düşüncesiyle rahatlatmaya çalıştım.” şeklinde ifade vermiştir.

İnfaz emri, binbaşı Wilhelm Trapp’a gözyaşı döktürmüş olsa da bu onu emri gerçekleştirmekten de alıkoymamıştı. Hakkında 1948 yılında bir adamı ile birlikte, Polonya’da bir mahkeme tarafından idam kararı alındı. Birliğin tümü, Yahudi soykırımına katılmaktan dolayı değil, 78 Polonyalıyı intikam davası yüzünden öldürmek suçuyla yargılandı. Bu, o zamanın Polonya komünist partisinin politikasına uygun bir karardı. Katliama katılanlardan biri de “Doğrusunu isterseniz, zamanında bu katliam olayı üzerinde kafamızı fazla yormamıştık” şeklinde ifade verdi.

Almancadan Çev.: Ayşe Kul
COGİTO, KIŞ – BAHAR ’96

>>”Neden Türklerin Kürtleri öldürmesi bu kadar doğal geliyor size?” KAWULEZA – Ahmet Altan

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here