Aşkın Anatomisi: Sevgi ve Cinsellik Ayrı Şeylerdir – Theodor Reik

theodor-reikKristof Kolomb, Hindistan’a yeni bir yol bulduğunu sandığı için yanılmış, ama sonunda Amerika’yı bulmuş ve insanlığın yeni bir Hindistan yolu keşfettiği için kendisine minnettar olduğuna inanarak ölmüştür.

En çok sözü edilen, üstünde en çok yazı yazılan konu, bir sır olmakta devam etmektedir. Dünyanın dört bir yanında her saat yaşanan bir deney olduğu halde, sevgi hâlâ bilinmezliğini korumaktadır

Sözlüğümüzdeki, en çok kullanılan kelimelerden birisi de “sevgi”dir. Kelimenin insan faaliyetleri araşma girip de ölesiye kullanılmadığı bir alan yoktur. Bu, yalnızca karşı cinsler arasındaki duyguyu değil, bir ailenin bireyleri arasındaki duyguyu belirtmek için de kullanılır. Komşunuza, arkadaşınıza, hatta düşmanınıza ve bütün insanlığa, yuvanıza, toplumsal ya da ırksal grubunuza, ulusunuza, güzel ve iyi kabul edilen her şeye ve Tanrı’nın kendisine olan duygunuzu belirtir. Bu kadar çeşitli görevi başarabilmesi, inanılmaz bir şeydir doğrusu. Fransız komedilerindeki “L’amour” ile Kutsal Kitap’taki “sevgi”, kuşkusuz aynı şeyler değildir.

Kelimenin anlamındaki farklılık, çabuk bir değişime gösterdiği uygunluk ve yeterlik şaşırtıcıdır. Bir kız ile delikanlının birbirlerine düşkünlüğünü ve insanın en soylu, en kutsal amaçlarını anlatmak için aynı kelime kullanılır. Kelime, psikoloji ve felsefede, dinde, ahlâk ve eğitimde yani bütün toplumsal alanlarda kullanılır İnsanların toplu olarak yaşadığı yerde bundan vazgeçilemez.

En çok sözü edilen, üstünde en çok yazı yazılan konu, bir sır olmakta devam etmektedir. Dünyanın dört bir yanında her saat yaşanan bir deney olduğu halde, sevgi hâlâ bilinmezliğini korumaktadır.
Herkesin bunu denemiş olması, anlaşılmasını kolaylaştırmamıştır. Seyrek rastlanan olaylar ve olağanüstü deneyler, niteliklerini daha çabuk açığa vururlarken, her gün meydana gelen bir şey bilinemez kalmakta devam etmektedir. Bana göre, sevgiyi bilinmeyen bir fizik gücüdür: kökeni henüz bulunmamış ve niteliği henüz anlaşılmamıştır.

Aradığımız bilgi ve görüşü verecek olan bilim daimin hangisi olduğunda kuşku yoksa da, psikoloji bu konuda çok çekimler davranmaktadır. Bu neden böyle olmaktadır? Psikologlar, gerekli bilgiyi verememekte midirler, yoksa vermek mi istememektedirler? Onlar bunun ne çeşit bir duygu olduğunu, özelliğini, gücünü nereden aldığını söyleyemezler mi? Yoksa konu tanımlanamayacak kadar bulanık ve uçucu mudur? Sevgi belki elle tutulamaz, ama yeni psikolojinin başlıca görevlerinden biri de elle tutulamayanların sürekli olarak araştırılmasıdır. Gerçeklerin ve sayıların elde edilemediği yerde, psikolojinin karşılaştığı en önemli sorunlar durmaktadır.

Ya da psikolojinin bu alanı bir yana bırakıp yerini filozoflara, şairlere, peygamberlere, İsa ve Aziz Paul’a, Platon ve Schopenhauer’e,  Shakespeare ve Goethe’ye mi bırakması gerekmektedir? Acaba psikologlar, bu konunun dikkatlerine değmediğini mi sanmaktadırlar? Bu, imkânsız bir şeydir. Sorun çözümlenmedikçe, insan varlığının gizli dürtülerini anlayamayacağımızı kesin olarak biliyoruz. Sevgiyi bir düş olarak kabul etmesek bile, düşleri incelemek, onların ne olduklarını, kökenlerini ve güçlerini araştırmak bizim görevimiz değil midir? Psikologlar, bugünlerde cinsellik konusunu açıkça ele almış durumdadırlar, fakat sevgi konusunda âdeta bir sessizlik komplosu kurulmuştur. Bu konudan kaçınmakta, sözü geçtiği zaman şaşırmaktadırlar. Ama ben yine aynı noktanın psikologlar arasında bu tabu olduğuna inanmıyorum. Eğer onlar bizi sevginin gelişimi ve niteliği konusunda karanlıkta tutuyorlarsa, bunun nedeni, kendilerinin de karanlıkta olmalarıdır.

Nedir bu sevgi adı verilen şey? Bizet’nin Karmen’i, onun “bir Çingene çocuğu” olduğunu söylemektedir. “L’amour est ‘enfant de Boheme, il n’a jamais connu de loi.” (Aşk, bir Çingene çocuğudur, yasa tanımaz.) Sevgide ne kafiye, ne de mantık olmasaydı, bilimsel araştırmanın konusu olmazdı. Gerçekten böyle midir? Bu çılgınlık arasında bile bir yöntem olmalıdır. Bir masanın yerçekimi kuralını çiğneyip havalarda uçamayacağı gibi, sevgi de psikoloji kurallarından kaçamaz. Görünüşte esrarlı olan pek çok olay, gizli kanunları bulununca anlaşılır bir hale gelmiştir Delilerin en garip fikirlerini, saplantılı düşüncelerin ve çoktan ortadan kalkmış dinlerin sırlarını, ilkel Avustralya kabilelerinin görenek ve geleneklerini anlamış bulunuyoruz. Ama yine de psikoloji, sizin, benim ve bütün insanların tattığı bir yaşantının kökenini ve ruhunu bulmakta çaresiz kalmaktadır. Sevgi, bilimin yaramaz çocuğu ve psikolojinin kapılan ardında bir yabancı olarak kalmalı mıdır?

Bu gizli alana giren en son ciddi eserin Stendhal’in “De L’amour” adlı kitabı olduğunda kuşkum yoktur. Bu eser, yüz otuz yıl önce yazılmıştı; konunun psikolojik önemi gözönüne alınırsa, epey uzun bir süredir bu. O zamandan bu yana sevginin kökeni ve özü konusunda gerçek değeri olan hiçbir şey yazılmamıştır.

Ya Freud? Psikanaliz, sevgi sorununa tam olarak ve derinlemesine girmemiş miydi? Girmemişti. Onun konusu, cinsellikti; bu, bambaşka bir şeydir.

Freud’un bilgimize en büyük katkısı, fiziksel süreçleri belirleyen kanunları, bilinçaltı düşünceler ve içgüdüler dinamiğini ve insan zihninin derinliklerinde olup biteni keşfetmemize yarayan psikolojik yöntemi bulmuş olmasıdır. Freud’un cinsel İçgüdü (libido) teorisi, büyük bir yanılmadır. Bilimde ve hayatta kısır pek çok doğrular olduğu gibi, verimli ve üretici yanılmalar da vardır. Kristof Kolomb, Hindistan’a yeni bir yol bulduğunu sandığı için yanılmış, ama sonunda Amerika’yı bulmuş ve insanlığın yeni bir Hindistan yolu keşfettiği için kendisine minnettar olduğuna inanarak ölmüştür.

Sonraki araştırmalar, analitik (çözümleyici) öğretinin en teorik ve pratik bölümlerinin yeni bir değerlendirmesine yol açmıştır. Bu, değişik bir psikanaliz değil, yeni çeşit bir psikanalizdir. Ben buna “Neo Psikanaliz” (Yeni Psikanaliz) adını veriyorum. Bu kitabım, Neo Psikanalizin işleyişini gösteren bir kitaptır. Sevgi sorunuyla ilgilenilmesi ve buna yeni bir kavram bulunması, rasgele bir tutum değildir.

Freud’un sevgi konusundaki görüşlerini incelemeden önce, analitik çevrelerde çok yaygın bir yanlışlığı düzeltmek isterim. Freud’un düşüncesine göre, konunun kırk yıllık psikanaliz süresince aynı kalmadığını hatırlamak gerekir. Freud’un görüşlerinde büyük değişiklikler olmuştu. Bu, ilk başlarda basit ve tutarlıydı. O zamanlar açık bir formüle kavuşmamışsa da, sevginin cinsellikle eşit olduğu kabul edilirdi. Freud, “Cinsel nesne” diyeceği yerde “Sevgi nesnesi” ve “Cinsel eş” diyeceği yerde de “Sevginin seçtiği” terimini kullandı. Tıp öğrenimi yaptığı için de “Libido” deyimini “Cinsel içgüdü enerjisi” anlamında alıyordu.

Bu içgüdünün “Cinsel çekim”i olduğu kadar “Sevgi”yi de kapsadığını kabul etti. İki terimi, hangi şartlar altında ve ne zaman geliştirdiğini bilemeyeceğim. Sonraları, bu kelimeleri sık sık yeni anlamda kullandığını açıkladı ve “Group Psychology and The Analysis of The Ego” adlı eserinde “Libido’nun sevgi diye özetlediğimiz bütün eğilimlerin enerjisinin toplayıcı terimi olduğunu belirtti.

Demek ki, “Sevgi” denilen şeyin özünde “Cinsler arasındaki sevgi” yatmaktadır. Freud bu sevgi ile ana-baba ve çocuklar arasındaki, arkadaşlar arasındaki sevgiyi birbirinden ayırmamaktadır.

Bunun nedeni, bütün bu eğilimlerin cinsler arasında cinsel birleme amacındaki aynı güdülerin belirtileri olmalıdır. Bunlar, sadece cinsel hedeflerinden yollan saptırılmışlar ya da oraya vardıkları zaman yasaklanmışlardır. Ancak, kimliklerini kolayca tanıtabilecek şekilde, özgün (orijinal) varlıklarından yeteri kadarım saklamışlardır. Yeni bir şey yaratmamış olmasına rağmen, psikanaliz, genişletilmiş sevgi kavramı ile büyük bir öfke fırtınasına yol açtı. Freud, “Libido”yu Platon’un “Eros” kavramıyla açıkladı; “Sevgi gücü”nün de Aziz Paul’un Korentlilere yaptığı konuşmada sözünü ettiği “Sevgi kavramı”nın eşi olduğunu söyledi. Bu sevgi eğilimlerine, psikanalizde “doğuş yerlerine göre” cinsel güdüler adı verilir Freud bu tanımı verdikten sonra, şöyle devam etmektedir:

“Kültürlü insanların çoğu, bu terimi (seks) bir hakaret kabul ettiler. Cinselliği insan yaradılışının utanılacak ve alçaltıcı bir görünümü olarak kabul edenler daha kibar terimler olan ‘Eros’ ve ‘Erotik’i kullanmakta serbesttirler. Ben de başından böyle yapmış olsaydım, bu kadar ‘muhalefetle karşılaşmazdım Fakat cesaret eksikliği olarak gördüğüm bu gibi tavizlerde bulunmayı sevmem. Böyle bir yolun sonunun nereye varacağı bilinmez. Başında, yalnız kelimelerde değişiklik yapılır; bir de bakarsınız ki “taviz”i konunun kendisinde vermişsiniz.”

Freud, aynı eserin (Civilizaton and Its Discontents) başka bir bölümünde, sevgi diye adlandırdığımız duygular, başlangıçta cinsel, amaçlarından saptırıldıkları halde, bu amaçlardan bazılarını ‘muhafaza’ ettiklerini de belirtir. Yakınlık, arkadaşlık ve hayranlık duyan insan bile sevgi nesnesinin bedensel yakınlığım ve gözönünde olmasını arar. Bizim sevgi dediğimiz şey, doğrudan doğruya ve dolaylı cinsel eğilimlerin bir arada bulunması, yani sentezidir.

Freud, daha sonraları Platon’un düşüncesine uyan, ama biyolojik terimlerle açıklanan büyük “Eros” varsayımını kurdu. “Eros”, hayatı yaratan, ayrı olanı birleştiren, onun yıkıcı güçlere karşı yenilenmesini sağlayandır Freud bu kavramı geliştirdiği sırada cinsellik alanı dışındaki “Sevgi” üzerine görüşlerini, bir Fransız dergisine şöyle yazıyordu: “Şu ana kadar ‘sevginin ruhu’ üzerine geniş bir açıklama yapacak cesareti bulamadım kendimde. Bizim bilgimizin bunun için yeterli olduğuna inanmıyorum.” Bu cesareti hiç bulamamış ve hayatının sonunda, “Sevgi konusunda gerçekten çok az şey biliyoruz,” itirafında bulunmuştur.

Freud cinsellik (seks) kelimesinin anlamını genişlettiğim inkâr etmemiş, tersine, önemle üzerinde durmuştur. Bunu, içgüdüler teorisinin temelindeki ilk büyük adım kabul ediyor, ruh hastası bir dul kadını tedavi eden hekimi, hastasına bir âşık bulmasını öğütledi diye kınıyordu. Bu meslektaşım, psikanalizin verilerini yanlış anlamak ve cinselliği günlük anlamında kabul etmiş olmakla suçluyordu.

Bu konuda Freud, “Cinsellik fikri, psikanalizde çok başka şeyler ifade eder”, demektedir. Genel olarak kabul edilen anlamın dışına çıkar. ‘Cinsel hayat’ terimiyle ilkel cinsel dürtülerden doğan bütün faaliyetleri ve şefkat duygularını, ilk cinsel amaçlarında yasakla karşılaşan dürtüleri, amaçlarını cinsel olmayan başka bir amaçla değiştiren dürtüleri kastediyoruz. Bunun için psikoseksüalite demekle cinsel hayatın bedensel unsurunun da ihmal edilmemesini ya da yanlış anlaşılmamasını sağlamak istiyoruz. Kelimeyi, Almanca’daki Liebe (sevgi, aşk, muhabbet) gibi geniş anlamda kullanıyoruz.”

Hekim, haklı olarak kınanmıştır, ama acaba Freud suçsuz mudur? O da bu yanlış anlaşılmadan sorumlu değil midir? Genç hekim yanılıyordu; oysa bunun nedeni, cinsellik kelimesinin Freud’ca belirli bir anlamı, sıradan bir hekime göre başka bir anlamı, sokaktaki adamın sözlüğünde de bambaşka bir anlamı olmasıydı.

Freud’un karşısına, ‘muhaliflerinin ahlâkçı direnmeleri ve cinselliğin önemli bir olgu olduğunu kabul etmek istemeyenlerin görüşleri çıktı. Fakat kendisi çok kesin, çok ciddi ve psikolojik bakış ve deneyle kazanılan bir gerçeği de görmüştü: Yalnızca cinsellik yoktur. En azından, insan ilişkilerinde önemli olan sevgi diye bir şey de vardır Freud’a, kendisine ve dünyaya “Sevginin ilk cinsel amacından sapmış seks olduğunu” ispat etmek kalıyordu artık.

Üstünkörü bir bakışla, “Acaba bu ad, bu fikre uygun mudur”, diye sorulabilir Konu daha derinden incelendiğinde, ortaya çıkan sorun, bu adın belirttiği fikrin doğru olup olmadığıdır. Freud, cinsellik kelimesinin anlamım sevgi, dostluk ve muhabbeti de kapsayacak kadar genişlettiğim sürekli olarak söylemektedir Kelimeyi bu şekilde kullanmakta haklı mıdır? Ben, kelimeyi böyle kullanmakta haklı olmadığı ve haklı gösterilemeyeceği düşüncesindeyim. Seks kelimesi, her zaman, organizmada belirli bir gerilimi boşaltma biyolojik ihtiyacından doğan, insanlarda ve hayvanlarda ortak bulunan dürtüler ve davranışlar anlamına gelmektedir. Libido kelimesi, Freud’dan çok daha önce fakat yalnız bu içgüdüsel ihtiyacın enerjisini belirtmek için kullanılmıştı.

İnsanların cinsellik kelimesini dostluk, sevgi ve muhabbet anlamlarında reddetmeleri ikiyüzlülük müdür, yoksa cinsellik ve sevginin ayrı ayrı şeyler olduğunu mu hissetmektedirler? Onları, bu iki ihtiyacın aynı nitelikte olduğu teorisini kabul etmemeye zorlayan fazla bir iffet taslamaları mıdır, yoksa böyle temel bir aynı nitelikte olmanın yanlış olduğu yolunda belirsiz fakat derin bir kuşku mu? İnsanların bir yerde düşüncenin gerçeğe uymadığını hissettiklerini sanıyorum. Ben, cinsellik ve sevginin kaynakları ve nicelikleri bakımından ayrı olduklarına inanıyorum ve burada bunu kanıtlamaya çalışacağım.

Freud’un geniş anlamda cinsellik (seks) adını verdiği şey, çok ayrı nitelik ve değerde madenlerin alaşımıdır. Onun hedefinden saptırılmış ya da hedefinin önüne engel çekilmiş cinsellik dediği sevgi kavramı, sevgi ve cinselliğin aynı türden olduktan izlenimini verir. Freud’un bu teorisi, cinsler arasında çeşitli sevgi türleri ayrımı yapan Stendhal’inki ile karşılaştırılırca, kesin bir gerileme olarak göze çarpar. Slendhal, bu sevgi türlerine “tutku, sempati, şehevî sevgi” adlarını vermişti. Freud’un teorisinin bu bölümü, onun özgün ve hayalci olmadığı pek az bölümden birisidir. Platon’dan Schopenhauer’e, eski filozoflardan günümüz psikologlarına kadar herkesçe sevginin ve cinselliğin aynı olduğu belirtilmişti. Yalnızca Freud ve psikanaliz etkisiyle değil bana kalırsa hiç kimsenin sevginin cinsellikten başka ne olabileceğini bilmemesi yüzünden zamanımızda bu birlik üzerinde önemle durulmuştur. Hiç kimse kaynağını ve niteliğini kanıtlayamıyorsa, sevgiye “Bilinmeyen bir unsur”, bir “X” diyebilirsiniz.

Peki, hem eski, hem çağdaş psikologların “Sevginin, seksin değişikliğe uğramış biçimi olduğu” görüşleri haklı sayılamaz mı? Genç bir çiftin bütün tutkuları bu gerçeğe tanıklık etmez mi? Hayır. En inandırıcı olaylar, yalnızca cinsellikle sevginin sık sık birleştiğini ve aynı hedefe yöneldiğini kanıtlar. Düşüncelerimizde cinsellikle sevgiyi birleştirmeye alışmışızdır, ama bu, onların aynı nitelikte olduklarım göstermez. Bunların yalnızca birlikte bulunduklarım, birlikte var olduklarım, bunlara birlikte rastlandığını kanıtlar; fakat rastlantı, bir olmanın delili değildir. İkisi de bir hissedilebilecek kadar birleşmiş iki duygu olabilir, ama bu, ne onları tek yapar, ne de belirli özel niteliklerini ortadan kaldırır.

Viski, genellikle soda ile içilir, fakat ikisinin karışımı ne viskiyi soda ne de sodayı viski yapar. Bazı insanlar viskisiz soda içmeyi akıllarına bile getiremezler. Oysa bunlar bile, her iki maddenin bağımsız varlıkları, ayrı nitelikleri ve başka başka tatları olduğunu söyleyeceklerdir. Viski, sodasız içilebildiği gibi, soda da başka sıkıntılara katılabilir. Çok çeşitli karışım elde etme imkanı vardır. Sevgi ile cinsellik için de bu böyledir. Birleşmelerinde her ikisinden de çeşitli ölçüler vardır. Çok sarhoş değilseniz, viskiyle sodayı ayırt edememiş olmanız ihtimali pek yoktur. Bunun gibi, delice sevdaya tutulma durumunda da sevgi ile cinselliği birbiriyle karıştırma ihtimali söz konusu olabilir. Beni şaşırtan şey, böyle bir yanlışın bilimsel araştırmanın ‘ayık ruhu’ ile yapılabilmesidir.

Psikanalistlerin sevgi olmadan seks olabileceği konusunda kuşkuları yoktur. Onların bu kadar şiddetle itiraz ettikleri, seks olmadan sevginin olabilmesidir. Görüşlerinin aksi kanıtlanmamıştır. Bir insanın suçsuzluğu ispat edilene kadar suçlu sayılması gibi bir şeydir bu. Günlük yaşantının gösterdiği üzere, sevgiyle cinsellik arasında bir bağlantı, bağlayıcı bir halka bulunduğu muhakkaktır. Bunların aralarındaki boşluğun üzerinde bir köprü vardır, fakat yine de ben bunların, aralarında ayrım yapılmaları gereken ayrı alanlar olduklarına inanıyorum.

Freud’un cinselliğin sevgi, şefkat, iyilik ve sempatiyi kapsadığı yolundaki görüşüne dönelim. Bu inanç, psikanalitik görüşte pek çok yer kaplar. Sevginin, hedefine varamadan yasaklanmış cinsel duygu olduğunu söylemek çok geniş alanlı bir anlatımdır ve gerçeği süpürüp götürür. Üstünkörü bir bakışla aynı cinsten görünen iki şey, daha yalan bir incelemeyle derin değişiklikler gösterir. Bu durum, kimyacıların bir maddenin homojen olduğunu sanmalarından sonra yapılacak yeni bir incelemenin, bunun böyle olmadığım ortaya koymasına benzetilebilir. Sonunda, bu maddenin birbirlerine benzemeyen iki maddenin bileşimi olduğu ortaya çıkar.

Çok basit bir örnek vereyim: Günlük adi sofra tuzu… Üstelik, bu örnek uygunsuz da değildir.

Yüzyılar boyunca tuz, değerli ve kutsal bir madde kabul edilmemiş miydi? Dostluk, sadakat ve sevgi sembolüydü. Araplar, sevgi ve sadakat dolu bir dostluktan söz ederlerken, “Aramızda tuz var,” derler. İncil’deki “Tuz ahdi”, derin anlamlı ve kutsallık dolu diye kabul edilegelmiştir. İki bin yıla yalan bir süredir tuzun homojen bir madde olduğu sanılıyordu. Şimdi, sodyum ve klor karışımı kimyasal bir madde niteliğinde bulunduğunu biliyoruz. Bugün, herhangi bir ortaokul öğrencisi, bileşenlerden her birinin ayrı olduklarım ve tuzun her ikisinin bileşiminden meydana geldiğini bilir. Bu iki maddenin birbirinden ayrılabileceğim ve ayrı ayn amaçlar için kullanılabileceğini de bilir.

Öyleyse, gerçek olan nedir? Bizim istediğimiz, ilk önce bunları ele geçirmektir, somadan birbirine katabiliriz. Kimyacı, bir bileşik olan tuzdan sodyum elemanını ayırabildiği gibi, biz de cinsellik ve sevgi arasında bir ayrım yapmak isteriz. Farklılıklarını açık seçik ortaya koymak için, sevgi ve cinselliği en aşırı görüntülerinde, henüz birleşmiş gözükmedikleri yerde karşılaştırmamız gerekir.

Seks, bir içgüdü, biyolojik bir ihtiyaçtır; bedene bağlıdır, organizmada doğar. Açlık ve susuzluk gibi, organizma içindeki kimyasal değişmelerin şartladığı büyük dürtülerden birisidir. Cinsel gücü (libido) yalnızca kimyasal terimlerle düşüneceğimiz günler uzak değildir. Cinsel dürtü, iç salgılara bağlıdır. Cinsel organlarda ya da diğer şehevî duygu bölgelerinde yerleştiği söylenebilir. Amacı, bedensel bir gerilimin ortadan kaldırılmasıdır. Doğuşta nesnesizdir. Sonraları, cinsel nesne bu gerilimi ortadan kaldıran araç olur.

Sevgide bu niteliklerden hiçbirini bulamayız. Eğer şuadan erkeklerle kadınların, sevginin yürekte bulunduğu yolundaki düşüncelerini kabul etmezsek, ona bir yer veremeyiz. Bu duyguyu hissetmeyen milyonlarca insan olduğu ve böyle bir şeyin bilinmediği pek çok yüzyıl dolayısıyla pek çok kültür örnekleri bulunduğu için, bunun kesin biyolojik ihtiyaç olmadığı sonucuna varılır. Bundan sorumlu olan iç salgılardan ya da belirli bezlerden söz edemeyiz. Seks, başlangıçta nesnesizdir. Sevgi ise, kesinlikle nesnesiz değildir; bir ‘Ben’ ile bir ‘Sen’ arasında çok belirli, duygusal bir ilişkidir.

Seksin amacı nedir? Az önce de söylediğimiz gibi bedensel bir gerilimin ortadan kaldırılması, bir boşalma. Sevgi dediğimiz tutkunun amacı nedir? Bedensel bir gerilimin ortadan kalkması, rahatlama. Boşalmayla rahatlama arasındaki bu karşılaştırma sonucu, en kesin farklılıklardan biri ortaya çıkmaktadır. Seks doygunluk, sevgi ise mutluluk arar.

Cinsellik, insanlar ve hayvanlarda ortak, tabii bir olay olarak görülür. Sevgi, kültürel gelişmenin sonucudur ve bütün insanlarda görülmez bile. Cinsel dürtü gittikçe artan ve azalan dalgalanmalara bağlıdır. Bu, daha çok hayvanlarda göze çarpmakta ve insanlardaki ilk varlığın kalıntıları da kolayca fark edilebilmektedir. Sevgide böyle bir şey yoktur. Seks, nesnesi konusunda umursamaz olabilir; sevgi olamaz. Sevgi, her zaman kişisel bir ilişkidir. Bu seks için zorunlu olarak böyle değildir.

Doyuma varıldıktan ve gerilim giderildikten hemen sonra, seks nesnesi önemsiz, sıkıcı, hatta nefreti gerektiren bir şey haline dönüşebilir. Oysa sevgi nesnesi için aynı şey söylenemez. En aşın ve kaba durumları ele alırsak, cinsel eş, bir kimsenin cinsel organlarının tamamlayıcısı, yalnızca cinsel bir nesne olarak görülebilir. Sevginin nesnesi, her zaman bir insan ve bir kişilik sahibi olarak belirir. Cinsel nesnenin, insanı heyecanlandıracak ya da uyandıracak belirli bedensel nitelikleri olması gerekir. Bunlardan yoksunsa, karşısındaki ilgisiz kalır. Sevgi nesnesi için böyle bir durum söz konusu değildir. Onun, basit bir cinsel nesnede varlığı aranmayan, çok değerli tutulan belirli bedensel niteliklere sahip olması gerekir. Nesneniz hem seviliyor, hem cinsel istek uyandırıyorsa, yine de cinsel çekicilikle kişiliğin çekiciliği arasında bir ayrım yapılabilir ve bunların ayrı ayrı şeyler olduğunu bilirsiniz. Cinsel dürtü, şehevî zevk peşindedir; sevgi ise neşe ve mutluluk arar.

Yine yalnız aşırı tipleri ele alırsak, seks, mutlak olarak bencildir; nesneyi, doyuma varmak için kullanır. Sevgide de “Bencil değildir,” denemez ama, sevilen insanın mutluluğunda mutlu olmaktan başka bencil hedeflerin bulunduğu ileri sürülemez. Sevgi, hiçbir şekilde seks kadar bencil ya da yalnızca bencil olamaz. O zaman, bu, sevgi olmazdı. Sevgi her zaman öbür insanın mutluluğu ya da ‘refahı’ ile ilgilidir; ötekinin yokluğundan yalanır, nesnesiyle birlikte olmak ister, onun basma bir tehlike ya da felâket gelmesinden korkar ve o olmadan kendisim yalnız hisseder. Kaba cinsellik neyse, buna benzer hiçbir şey yoktur. İnsan, cinsel isteklerle uyandırılmamışsa, cinsel doygunluğa varıldıktan soması için de geçerlidir. Doygunluk veren cinsel ilişkiden sonra pek çok erkeğin tek isteklerinin yalnız bırakılmak olduğunu söylediklerim işittim. Bu yalnızlık da, cinsel nesnenin yanlarından çekilmesi anlamına geliyordu. Bir erkek, “Kadınlar yıldızlar gibi olmalı: Gece geç vakit ortaya çıkıp sabah gün doğarken kaybolmaklar,” demişti. Sevilen nesneye karşı böyle bir istek düşünülemez.

Hep aşın ve kaba örnekleri alıyoruz. Seks ayrım yapmaz. Bir “kadın” ister. İsteklerinde alçakgönüllüdür. Oysa sevgi, her zaman seçim yapar. “Şu kadını” ister ve başkasına dönüp bakmaz. Kişiliksiz sevgi diye bir şey yoktur. Cinsel bakımdan istenen insanla kendisine tapılan insan, yani cinsel nesneyle sevgi nesnesi iki ayrı kimse olabilir. Cinsel nesne, cinsel ihtiyacın baskısıyla insanın bütün tutkularının merkezi haline gelebilir. Geçenlerde, Avustralyalı kızların oradaki Amerikalı askerler üzerinde çok güçlü etkiler yaptıkları söylentisine öfkelenen Amerikalı bir kız, oradaki sevgilisine, “Onlarda bizde olmayan ne var?” diye yazmıştı. Genç adam, “Hiçbir şey. Yalnızca tek bir nokta var: Onlar, buradalar,” diye karşılık verdi. Bu, sevgiden beklenen karşılık değildir ama, seksten kolaylıkla beklenebilir. Yokluğunda, cinsel eşe ilgi çoğalmaz. Seks doygunluk, sevgi rahatlık verir.

Seksin hedefi başka, sevgininki başkadır. Bir hastam, eşinden söz ederken, “O, benim sevdiğim insan değil, bana cinsel doyum veren insandır,” demişti. Seks, bir başka vücuda duyulan şehevî ilgidir; sevgi ise, başka bir kişiliğe ya da onun hayatına duyulan tutkulu ilgi. Nesnesi zarar gören cinsellik acı duymaz; mutlu olduğunda da neşelenmez. Bir insana cinsel bakımdan sahip olabilirsiniz, ama bazen buna rağmen onun sevgisini elde edemezsiniz. Sevgide bir insana sahip olunmaz; yalnız ‘ait’ olunur. Bir kimseyi cinsel ilişkiye zorlarsınız ama, sevmeye zorlayamazsınız.

Cinsel eşlerden “birlikte çarpan tek yürek” diye söz edebilir misiniz? Bedenin öteki bölümleri daha çok ilginizi çekecek değil midir? Sonsuza kadar cinsel çekicilik yemini edebilir misiniz? Jüpiter sevgililerin yeminlerine güler; oysa cinselliğin esinlediği böyle yeminlere, bütün tanrılarla birlikte insanlar da güler.

Seks, zaman unsuruyla, dürtünün kabarıp alçalmasıyla da bağımlıdır. Zevke varıştan (orgazm) sonra cinsel istek yavaş ya da hızlı olarak yok olur. Sevgide bununla kıyaslanacak bir şey yoktur. Seksteki değişiklik ihtiyacına sevgide rastlanmaz. Seks nesnesi kolaylıkla değiştirilebilir, sevgi nesnesi değiştirilemez. Pek çok seks nesnesi, tek bir sevgi nesnesi vardır.

Açlık, mide çeperlerindeki kasların kasılmasına bağlıdır. Susama, ağzın iç zarının kuruluğundan, cinsel dürtüler de organik basınçlardan doğar. Sevginin organik uyarıcısı nerededir? Organizmayı, acı veren ve hoş olmayan uyarıcıların ortadan kaldırılması için iteleyen bedensel gerilim nerededir? Sevginin açlığa benzer yanı nedir? Acıktığı zaman yiyeceği görmek ve kokusunu almak, insanda şiddetli bir istek uyandırır. Doyduktan sonra, iştah o an için kaybolur. Birkaç dakika önce o kadar zevk veren yemek tabağı, şimdi insanın içinde hiçbir şey uyandırmaz. Bu bakımdan seks de açlıkla kıyaslanabilir. Dürtü, doyduktan sonra burada da kaybolmaktadır. Bir gerilim, bir kasılma, bir boşalma ve sonra zaman içinde kesin olarak beliren bir düşüş vardır. Zaman, sevgi konusunda aynı rolü oynamaz. Sevdalılar zamanın geçtiğini ancak ayrılma vakti gelince fark ederler.

Seks ve sevgi, farklılıklarından dolayı, ayrı araştırma alanlarının konusu olur: Seks, biyokimya ve fizyolojiye, sevgi de duygular psikolojisine. Seks, bir dürtü, bir tutkudur. Böyle olmasına rağmen, Freud ve ‘taraftar’ları, bizi bunların aynı şeyler olduklarına inandırmak istemektedirler.

Peki, sevgi, tutku değil midir? Kuşku yok ki tutkudur fakat tutkular yalnızca cinsellikten mi doğarlar? Biz ölümlülerde cinsellik duygusu kadar kuvvetli ve şiddetli başka tutkular yok mudur? Bunların cinsel isteklerle birleşmeleri imkânı ortadan kalkmış mıdır, Platon’dan Schopenhauer’e kadar bütün filozofların, Spencer’den Havelock Ellis ve Freud’a kadar bütün psikologların, “Sevginin kökeninde ve temel özelliğinde cinsellik” olduğunu söylemeleri, bu görüşlerin doğruluğunu kanıtlamaz ki…

Sevgi, seksin kötü bir kopyası değildir; aynı organik dürtüden gelmez. Bir insana karşı cinsel istek duyulmadan önce de sevgi söz konusu olabilir ve bu, cinsel birleşmeden çok soma da devam edebilir. Cinsel istekleri çoktan sönmüş olmasına rağmen, birbirlerini hâlâ seven yaşlı çiftler vardır. Belirli bir eşle cinsel tatminin artık arzulanmadığı, oysa sevginin sürüp gittiği olaylara rastlanmıştır. Sevgi çoktan sönüp bittiği halde cinsel isteğin çok canlı kaldığı da olmuştur. Üstelik tam ve doyurucu cinsel bir hayatın yanısıra niçin sevgiye yönelen şiddetli bir tutku bulunsun? Sevgi, cinselliğin bir çeşit önlenmiş gelişmesi sayılırsa, nasıl olur da cinsel tükenikliğin yanısıra var olmak ister?

Sevgi ve cinselliğe çoğunlukla birarada rastlanması, bizi adatmasın, önce bir gözlem, birbirlerinin alanına girdikleri, birleştikleri zaman bile ayırt edilebileceklerini ortaya koyacaktır. Cinselliği olmayan bir sevgiyi ya da sevgisiz bir cinselliği kavrayamayacak kadarlık mıyız? Her sevgide bir cinsellik unsuru olduğu doğru olsa bile, hiç de önemsenemeyecek kadar az da olabilir.

Cinselliğe susamış insanla sevgiye susamış insan arasında birtakım temel farklılıklar vardır. Psikanaliz sanki başka bir şey çıkacağından korkmuyormuş gibi, durmadan sevginin, cinselliğin buyan ürünü olduğu görüşüne dönmektedir.

Sevginin çıkışında ve özünde cinsel olduğu teorisi geçerli değildir ve artık yerini psikolojik gerçeklere uygun bir başka kavrama bırakmalıdır. Sevgi duygusunun ardında, ne yüceltilmiş, ne de önlenmiş bir cinsel tutku saklıdır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mevlana’nın Şems’e platonik mektupları – Işıl Özgentürk

Beni bilirsiniz, mistik konuları pek sevmem, ne Budistlerin saatlerce süren meditasyonu beni ilgilendirir ne de Sufilerin derin mistik sözleri. Olsa...

Kapat