Din gücünü bizim içgüdüsel isteklerimizden alan bir yanılsama mı? – Sigmund Freud

Freud Minna Cansız doğanın işe karıştığı bu noktada, bir insanın yazgısının benzerleriyle olan ilişkilerine bağlı olduğu bu noktada, erdemin ödüllendirilmesi ve kötülüğün cezalandırılıması kuralı hiç mi hiç yoktur. Pek çok zaman şiddet gösteren, hile yapan kimse, vicdan azabından yoksun olan kimse, o denli tamah edilen yeryüzü nimetlerini ele geçirir; oysa dürüst insanın elleri boş kalır; karanlık, kaba ve duygusuz güçler insanın alın yazısını düzenler; dine göre, dünyayı yöneten ödüllendirme ve cezalandırma sistemi hiç yokmuş gibi görünmektedir. 

Bilim anlayışı tarafından dinsel dünya görüşüne karşı yürütülen savaşın sona ermediğini biliyorsunuz; bugün de gözlerimizin önünde sürüp gitmektedir. Psikanaliz polemik yapmaya alışmamış olmasına karşın, bu kavgaya katılmakta duraksamıyoruz. Belki, böyle hareket ederek, dünya görüşü konusunda durumumuzu daha iyi aydınlatmayı başarabileceğiz. Dine baglı kimselerin ileri sürdükleri kanıtlardan kimilerini kendilerine karşı çevirmenin kolay olduğunu, bununla birlikte kimilerinin çürütülmeden kurtulduklarını göreceksiniz.
Önce bize yönetilen ilk itirazı inceleyelim: Bilim, araştırmalarının konusu olarak dini almakla pek kendini beğenmiş görünmektedir, deniliyor. Din, insan kavrayışının sınırlarını aşan ve akla dayanan eleştirinin ona hiçbir saldırma hakkına sahip olmadığı pek yüce bir şeydir. Başka bir deyişle, bilim din konusunda yetkisizdir. Elbette, din kendi mulkune çekilip otursa büsbütün yararlı ve değerli kalır, fakat din bununla yetinmediğinden bilim ona tavır almak zorunda kalıyor. Eğer bu tavıra önem verilmezse, niçin dinin insanla ilgili bütün şeyler arasında böyle ayrıksı bir yer aldığı sorulur; buna ise tanrısal kaynaktan gelen dinin insanın ölçülerine vurulamayacağı ve insan aklının kavrama gücünde olmadığı bir zeka tarafından bile esinlendiği karışılığı verilir.
Gerçekten bir vahyin öznesi olan tanrısal zeka yok mudur? Tanrısallığın söz götürmezliği bahanesi altında bu sorunun sorulmaması gerektiğini soylemek yanıt vermek midir? Bütün bunlar bize bazen analiz sırasında zaten anlayış sahibi bir hasta falan ya da filan yorumlamayı reddettiği ve bu reddedişin nedenlerini özellikle saçma yargılar uzerinde kurduğu zaman ortaya çıkan bir olguyu düşündürüyor. Bu mantık yoksunluğu ancak duyusal nitelikte güçlü bir çelişme nedeninin varlığı doğrulamaktadır; bunda kuşkusuz ki bir duyusal bağ söz konusudur.
Bu aynı neden, kesinlikle açığa vurulıyor. Deniliyor ki, din eleştiriye tutulmamalıdır; çünkü o insan zihninın en soylu, en değerli, en yüce olarak kâvradığı şeyi oluşturmaktadır; çünkü o en derin duyguların belirtilmesine olanak vermektedir ve yalnız o, dünyayı dayanılabilir kılma ve insana layık bir plan uzerine koyma gücüne sahiptir. Dinin bu değerini tartışmak pek yararsızdır, tartışmayı başka bir alan üzerine götürmek de daha uygun olur; çünkü şunu belirtelim ki, bilim anlayışı dinin mülkü üzerinde gezinmeye hiç de çalısmamaktadır, ama tam tersine, bilimsel düşünce ortamını ıstıla eden, dindir.
Öte yanda, dinin değeri ve önemi ne olursa olsun, din düşünceyi sınırlama ya da düşüncenin denetiminden kurtulduğunu ileri sürme hakkına sahip olamaz.
Bilimsel düşünce, aslında, herkesin, inançlı, inançsız hepimizin, yaşamını turlu koşullarında kullanmakta olduğumuz sıradan normal düşüncelerden ayrılmaz. Ancak, bazı özel karakterlerle ayrılır; örneğin, nesnelerin incelemesini maddi ve doğrudan doğruya yarar beklemeksizin uygular, her türlü bireysel etkeni ve her turlu duygusal etkiyi bir yana bırakmaya çaba gösterir. Tümevarımlarını çıkardığı duyusal algılarının doğruluğunu denetler, her zaman kullanılan yollarda elde edilmesi olanaksız yeni algılar sağlar ve bile bile değişik denemelerde bu yeni deneylerin koşullarını inceler. Bütün bu çabalar, gerçekle, dışımızda olan bize bağlı bulunmayan şeyle, deneyin bize öğrettiği gibi, eğilimlerimizin gerçekleşmesine ya da başarısızlığına neden olanla bir anlaşma elde etmeye gider. Pratik değerden yoksun bile olsa , her bilimsel çalışmanın aradığı işte bu anlaşmadır. Demek ki, din bilimin yerini alabileceğini ileri sürdüğü ve hayırlı, avundurucu olduğu zaman, o da hakiki olmak zorundadır. İşte bu doğrusu kabul edilemez ve genel yarara aykırı bir zorla alma olur. İnsan, deneyin kendisine sağladığı kurallara uyarak ve gerçeği göz önüne alarak işlerini yürütmeyi öğrenmiştir. Din onun en içten meraklarını, akla uygun düşüncenin yasalarından kurtulma ayrıcalığına sahip olduğunu ileri sürdüğü bir dayatmaya boyun eğdirmeye zorlayınca, aşırı istekli görülür.
Dinin kendine baglı olanlara söz verdiği korunmaya gelince, içinizden kimse trafiği düzenleyen kurallara aldırmak istemediğini, ancak kendi keyfine uyduğunu söyleyen bir şoförün otomobiline binmeye razı olmaz, sanırım.
Bu olay, tasarım halinde bile cinsellikle ilgilenmesine izin verilmemiş olan kadında da gözlemlenir. Geçmişin hemen hemen bütün ünlü kişilerinin yaşamöyküsü bu dinsel düşünme yasağının yaşamlarındaki kötü rolünü göstermektedir. Öte, yandan, genellikle akıl dediğimiz zekâ, insanlar uzerinde, o pek nadir olarak birleşen ve bundan dolayı da pek güç yönetilebilen insanlar üzerinde uzlaştırıcı bir etki yapacağını umabildiğimiz kuvvetler arasında sayılır. Herkes kendine ait bir çarpım tablosu, uzunluk ve ağırlık birimlerini kullansaydı insanlık toplumunun ne olacağını bir gözümüzün önüne getirelim. Bir gün zeka-bilim zihniyeti, akıl-insanların psişik yaşamında diktatörlüğü başarabilsin! Bizim en ateşli dileğimiz budur. Akıl-niteliği bile bize güvence sağlar- insanın duygularına ve onun bütün belirttiklerine borçlu olunan yeri vermeyi savsaklamayacaktır. Bununla birlikte aklın boyundurluğunu, daha başka uzlaşmaları da ondan beklemekte hakkı olacağını öğrenir. Dinsel düşünme yasağı olgusu gibi bu gelişmeye karşı duran her şey, insanlığın geleceği için pek büyük tehlikedir.
Fakat şimdi dinin niçin apaçık şunları söyleyerek bu kısır tartışmalara son vermediği sorulacaktır:
”Doğrudur, ben genel olarak hakikat denilen şeyi size sağlayacak durumda değilim; bunun için bilime güveniniz. Fakat benim size vereceğim şey son derece güzel, bilimin bütün sunabileceklerinden daha avundurucu, daha yücelticidir. İşte bunun içindir ki benim anlattıklarım doğrudur; ne var ki başka bir anlamda, daha soylu bir anlamda doğrudur.”

Bunun yanıtı kolaydır: Din, eğer bu itirafı yaparsa yığın üzerindeki tüm etkisini yitirir. Halk, sözcüğün her zamanki anlamında yalnız bir hakikati tanır. Onun daha yuksek, daha yüce bir hakikati kavraması olanaksızdır. Onun gözünde ölüm kadar gerçek olan hakikat, yüksekliğe elverişli gibi görünmez ve o güzeli doğrudan ayıran eşiği aşma gücüne sahip değildir. Belki, benim gibi, haklı olduğunu düşüneceksiniz.
Savaş hala sürüyor ve dinsel dünya görüşünden yana olanlar su eski atasözüne uygun davranıyorlar.
”En iyi savunma saldırıdır.” Bize de şunu soruyorlar: ”Bilim hangi hakla, binlerce yıl boyunca milyarlarca insana mutluluk ve avuntu dağıtmış olan dinimizin temellerini temellerini yıkmaya girişiyor? Hem bu bilimin başarıları nelerdir? Bizi avutmada, bizi yüceltmede güçsüz olduğunu kendisi açığa vurmuştur. Eğer önceki görüş noktasını önemsemezsek, sorun daha da çetinleşir; hiç değilse bize öğretilerini anlatsın. Bize dünyanın yaratılışı ve geleceği üzerine bilgi verebilir mi? Bize evrenin bütünlük gösteren bir tablosunu çizebilir, yaşamın açıklanmayan olaylarını tanıtâbilir, psişik güçlerin cansız maddeler üzerine nasıl etki yaptıklarını söyleyebilir mi? Eğer bunları açıklamayı başarabilirse, elbette ona karşı saygıda kusur etmeyeceğiz. Oysa bilim bu sorunlardan hiçbirini hâlâ çözememiştir; bize sundukları ise kendisinin birbirine bağlamakta gücünde bile olmadığını sözde bilgilerin parçalarıdır. Bilim, günlük olgulara eşlik eden olayların gözlemlerini gruplamakla, onlardan yasalar çıkarmakla, sonra da onları cüretli yorumlamalara tutmakla yetinmektedir. Verilerinde de öyle belirsizlik var ki… Bütün öğrettikleri hep geçici, bugünün gerçeği, yarın atlatılacak ve yerine yanlışlığa hakikat adı verilmektedir. Oysa siz, böyle bir hakikate bizim en değerli nimetimizi kurban etmek istiyorsunuz!”
Bilimsel dünya görüşünden yana olanların bu eleştiriden pek kaygılanmadığınızı sanıyorum. Burada size, İmparatoluk Avusturyası zamnında her yerde yınelenen bir tümceyı anımsatacağım. Yaşlı hükümdar, hükümete karşıt bir partinin delegelerinı kabul ederken:
“İyi, ama bu sıradan bir muhalefet değil, fesatçı bir muhalefet!”
Diye bağırmıştır.
Bilime, şimdiye dek; evrenin gizlerini çözememesinden dolayı yönetilen sitem bize bu sözü anımsatıyor, zaten hak ve kinci bir biçimde kendini belli ediyor.
Bilim verdiği sözleri yerine getirmeye henüz zaman bulamamıştır, henuz pek gençtir, öbür insan etkinlikleri arasında en geç gelişmiş olanlardan biridir. Ancak birkaç tarih sayabıleceğimizi anımsayalım: Kepler tarafından yıldızların hareket yasalarının bulunuşundan bu yana asağı yukarı 300 yıl geçmiştir. Işığı yedi parçaya ayırmıs olan Newton 1727’de şöyle böyle 200 yıl kadar önce ölmüştür. Fransız Devrimin’den biraz ince La-voisier oksijeni buldu. Bir insan ömrü, insanlığın gelişimiyle karşılaştırıldığında pek kısa görünmektedir.
Ben bugün çok yaşlıyım, fakat Charles Darwin türlerin oluşumunu konu alan yapıtını yayınladığında da yaşıyordum. Aynı yıl, 1859’da radyumu bulan Pierre Curie doğdu. Eğer daha yukarı, Yunanlılara doğru bılımlerın başlangıcına; Arşimed’e Coperniç’in öncüsü olan Sakızadalı Aristarhos’a, hatta Babiller’in ilk astronomik çalışmalarına kadar çıkarsınız, yamyamlıktan sonra insana, bugünkü haline erişebilmesi için pek kısa zaman parçası gerekmiş olduğunu anlarsınız.
Öbür eleştirilere gelince, onlar az çok doğrulanıyorlar.
Evet ,bilim ağır ağır, güçlükle, el yordamıyla ilerliyor, bu yadsınamaz, buna bir şey yapamıyoruz. Karşıtlarımız olan efendilerin bundan hoşnut görünmelerinde şaşılacak ne vardır?
Onlar çok şımarmışlardır, çünkü vahiy, işlerini hayli kolaylastırmıştır. Bilimsel bir çalışmada gerçekleştirilen her nokta analizde yapılan şeyleri andırmaktadır. Başlangıçtâki umutlar kırılmıştır, gözlem şuradan buradan yeni bir şey ortaya çıkarıyor, fakat buluşları birbirine uymuyor. Varsayımlar yapılıyor; bütün olasılıllara karşı hazır bulunmak, buyuk bir sabır göstermek, yeni ve beklenmedik etkileri gizlememeleri için olgunlaşmamış kanıları elden bırakmak gerekiyor. Sonu sonuna harcanan çaba başarı kazanıyor, dağınık veriler bir bütün oluşturuyor, psişik sürecin bütün bir bölümü ortaya çıkıyor, iş bitmiştir; artık başka birine geçmekten başka yapılacak şey yoktur. Yalnız, analizde, insan deneyler yapmanın araştırmaya getirebildiği yardımı reddetmek zorunda kalmıştır.
Bilimin bu eleştirilmesinde kocaman bir abartma payı da buluyoruz. Bilimin sendeleyen adımlarını körü körüne bir deneyden öbürüne sürüklendiği ve yanılgıyı başka bir yanılgıyla değiş-tokuş etmeye alıştığı savı yanlıştır. Genel olarak, bilim, bir lüleci çamuruyla modeller yapan ve durmadan maketini düzelten bir sanatçı gibi çalışır: Gördüğü ya da tasarladığı nesneye benzetinceye dek eklemeler çıkartmalar yapar. Zaten, hiç değilse, en eski ve en gelişmiş bilimde değiştirilen ve sağlamlaştırılabilen, ama hiç yıkılmayan kalıcı bir temel vardır. Bilimsel etkinliğin koşulları o denli iğrenti değildir.
Fakat son olarak, bilimin bu tutkulu eleştirmenleri hangi amacı güdüyor? Bugünkü eksikliğine karşın, kendine özgü güçlüklere karşın, bilimin vazgeçilmez ve yerine başka şey konulmaz bir halde durduğu apaçık değil midir? Bilim önceden görülmeyen yetkinleştirmelere elverişli olduğu halde, dinsel dünya görüşü öyle değildir; bu anlayış başlıca bölümlerinde değişmez kalmaktadır; eğer yanlışsa hep öyle kalacaktır. Her zaman bizim dış dünya karşısındaki bağımsızlığımızı anlamaya bilim girişecektir; din ise gücünü bizim içgüdüsel isteklerimızi karşılamak olgusundan alan bir yanılsamadır.
Din sayesinde cinler korkusu psişik olarak insana bağlı kalmıştır. İşte animizme oranla dinin en büyük eseri budur. Fakat kötü ruh, ilk çağlardan sonra da yaşamasını sürdürerek din sistemi içindeki yerini elden bırakmamıştır.
Bunu dinsel evren anlayışının tarih öncesi diye kabul edelim ve şimdi, ondan sonra gözlerimizın önünde neler geçtiğini, neler oluştuğunu görelim. Doğal olayların gözlemiyle güçlenmiş olan bilim yüzyıllar boyunca dine beşeri bir iş olarak bakmaya ve onu eleştirel bir incelemeye tutmaya girişmiştir. Din buna dayanamadı. İlkönce, basit gözlemin bize öğrettiğiyle çeliştiği ve insan imgeleminin apaçık izlerini taşıdığı için şaskınlık ve kuşku doğuran mucizeler ele alındı. Sonra sırlar, giderek dünyanın yaratılmasına ilişkin dogmalar yıkıldı. Çünkü gösterdikleri bilgisizlik, baştan başa geçmiş çağlara özgü saflıklara bulanmıştı. Doğa yasalarının daha ileri götürülmüş bilgisi sayesinde bu aşamanın geçildiği anlaşılmıştır. Canlı ve ruh taşıyan varlıklarla cansız doğa arasında kurulması gereken ayrılığın zihinlere yerleştiği gün, ilkel animizm olanaksızlaştı dünyanın yaratma ya da insanların kendilerinin yaptıkları gibi üretmeyle oluşturulmuş olduğu fikri artık apaçıklık olmaktan çıktı. Ayrıca çeşitli din sistemlerinin karşılaştırmalı incelemesinin, onların uyuşmazlığının ve birbirlerine karşı hoşgörülü olmayışlarının doğurduğu izlenimin bunda bir rol oynadığını da unutmamak gerekir.
Bu çalışmalarla sağlamlaşan bilim, sonunda duygusal bakımdan dinsel anlayışın en önemli ve en değerli bölümlerini inceleme tehlikesini göze aldı: Bu, bazı etika kurallarını dinlemesine karşılık, insana söz verilen tanrısal koruma ve ahiret mutluluğudur. Din tarafından verilen bu güvencelerin akıl almazlığı her zaman dogrulanabilmişse de, ancak çok sonraları insan onlardan kuşkulanmaya ve bunu söylemeye yeltenebilmiştir. Evrende herkes için babalık kaygısıyla dolu ve kendisine bağlı olan her şeyi iyi sonuca götürmekle uğraşan bir erk bulunduğu kabul edilmez gibi görünüyor. Evrensel bir iyilik fikri, kendiliğinden var olan bir adalet fikri-ki bu aslında ötekiyle kısmen uyuşmazlık halindedir- uzlaşmaz gibi görünmektedir. Yer sarsıntısı, su baskınları, yangınlar, namuslu ve dindar kimselere kötü ve dinsiz kimseleri ayırt etmez. Cansız doğanın işe karıştığı bu noktada, bir insanın yazgısının benzerleriyle olan ilişkilerine bağlı olduğu bu noktada, erdemin ödüllendirilmesi ve kötülüğün cezalandırılıması kuralı hiç mi hiç yoktur. Pek çok zaman şiddet gösteren, hile yapan kimse, vicdan azabından yoksun olan kimse, o denli tamah edilen yeryüzü nimetlerini ele geçirir; oysa dürüst insanın elleri boş kalır; karanlık, kaba ve duygusuz güçler insanın alın yazısını düzenler; dine göre, dünyayı yöneten ödüllendirme ve cezalandırma sistemi hiç yokmuş gibi görünmektedir. İşte, animizmden dine sığınmış olan ruhçuluğun bir bölümünü bırakmak için bir neden de budur.
Psikanaliz dinin başlangıcının çocuk güçsüzlüğü olması gerektiğini göstererek ve içindekileri yetişkin yaşta hala yaşamakta olan çocuksu isteklere ve gereksinimlere bağlayarak, dinsel dünya görüşünün eleştirilmesine son bir kanıt sunmuştur.

Sigmund Freud
Psikanaliz Üzerine- Evren Anlayışı Üzerine 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şiddet nerede başlıyor, Saldırganlığın kaynağı nedir? – Rafael Moses

Saldırganlığın nereden kaynaklandığı sorusu tüm insanlığı ve özellikle de psikanalistleri öteden beri meşgul eden bir sorudur. Örneğin Sigmund Freud, Einstein'ın...

Kapat