Arno Gruen: “Vatanseverlik” maskesi altında çocuklara karşı duyulan nefret gizleniyor

Arno GruenYalanı Korumak Adına Uygulanan Şiddet

Guatemala kaynaklı bir raporda, eski devlet başkanı general Oscar Humberto Mejia Victores’in, kayıplar için etkinlikte bulunan bütün vatandaşları kışkırtıcı ilan ettiğini ve kovuşturmaya uğratıldıkları açıklandı. Örneğin kayıplardan biri, kocası evinden alınarak götürülen ve kayıp kocalarını arayan Guatemalalı kadınların kurduğu bir dayanışma grubuna katılan yirmi dört yaşında bir anne olan Rosario Godoy de Cuevas. Cesedi daha sonra, erkek kardeşinin ve küçük oğlunun cesetleriyle birlikte bulundu. Bebeğin tırnakları sökülmüştü. “Vatanseverlik” maskesi altında sadece cinayet dürtüleri değil, öncelikle de çocuklara karşı duyulan nefret gizleniyor.

Yıkıcı duyguları reddetmenin sayısız çeşitlemesi var. Bavyera İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Heinrich Wiesner, 1981 yılında Dachau toplama kampına ve Nasyonal Sosyalizm’in kurbanları için bir anma yeri haline dönüştürülmesine ilişkin olarak şunları söylüyordu: “Artık Dachau da normal bir yer olmalı.” Acı çekmekten korku duyan insanların “normal”den anladıkları işte tam da bu anıların silinmesi.

1 Mayıs 1986’da ArizonaTuscon’daki eyalet mahkemesi, altı ay süren duruşmalardan sonra kiliseye bağlı bir mülteci hareketinin altı liderini, El Salvador ve Guatemala’dan gelen yabancıları ABD’ye kaçak olarak soktukları için mahkûm etti. Diğer iki kişi de kaçak yabancıları sakladıkları ve yardım ettikleri için suçlu bulundu. Yargılananlar iki Katolik rahip, bir Katolik rahibe, bir Presbiteryen papaz ve dört gönüllü yardımcıydı. Bu mülteci hareketi, 1982 yılında çeşitli kiliseler Orta Amerika’dan gelen politik mültecilere sığınma sunmak istediklerini halka ilan ettiklerinde kurulmuştu. Bu harekete yaklaşık üç yüz kilise, yirminin üzerinde belediye, on bir üniversite ve New Mexico ile New York eyaletleri katılmıştı. Ancak Reagan yönetimi, El Salvador ve Guatemala’dan gelen insanları illegal yabancılar ilan etti ve onlara, politik takibat ve işkence tehdidi altında bulunan mülteciler olarak koruma tanımadı.

Bu davada yargıç Earl H. Carroll özel bir rol oynadı. ABD hükümetinin El Salvador ve Guatemala’da iç savaş olmadığı ve bu nedenle bu ülkelerden gelen yabancıların politik mülteci sayılamayacakları şeklindeki görüşünü paylaşıyordu. Bu tavrı doğrultusunda, daha mahkeme öncesinde savunma avukatlarının insan haklarının çiğnenmesiyle ilgili tüm belge ibrazlarını reddetti. Savunmalarını, davalıların amacının insan yaşamını kurtarmak olduğuna dayandıranıayacaklardı, dini motifleri gerekçe gösteremeyeceklerdi, ne 1949 Cenevre Konferansı’na, ne de 1967’deki BM Deklarasyonu’na değinebileceklerdi ve ABD Kongresi’nin politik mültecilere karşı tutumla ilgili 1980 tarihli yasasını öne süremeyeceklerdi. Böylece bu savcı, savunmanın davalıların lehine gösterebileceği her dayanağı engellemiş oluyordu.

Davalılardan biri olan Rahibe Darlene bir söyleşi sırasında, göçmenlik bürosu görevlilerinin evine zorla girişini, belgelere el koyuşunu ve El Salvadorlu yirmi yaşındaki bir kadını tutuklayışını anlattı: “Kadının iki erkek kardeşi idam mangaları tarafından katledilmişti, kocası sarhoş bir bekçi tarafından kaza sonucu vurulmuştu. Kaçmak ve iki küçük çocuğunu geride bırakmak zorunda kalmıştı… Dava sırasında bu konuda ifade verememek beni müthiş yıprattı… Yargıç ayrıca, Orta Amerika’da gördüklerimden ve ilticayla ilgili dini anlayışımdan söz etmemi de yasakladı. Sadece insanların ABD’ye kaçak olarak girmesine yardım etmek gibi adi bir suçtan yargılandık. Bunu yaptığımızı asla reddetmedik. Ama bunu yaparak bir suç işlemiş olduğumuzu reddediyoruz.”

Bu dava, deneyimlerimizin çapının, deneyimin ne olması gerektiği tarif edilerek nasıl azaltıldığını ve böylece duygudaşlığın nasıl peşinen devre dışı bırakıldığını gösteriyor. Bu yolla, söz konusu durumda yasanın üst düzeyde bir temsilcisinin koruyuculuğu altında insanlar arasında yabancılaşma oluşturuluyor. Böylelikle, bu anlamda bozulmuş olan herkese bu destek sağlanıyor. Jüri üyelerinin karara varabilmek için neredeyse elli saatlik bir oturum yapmak zorunda kalmaları gerçeğiyse böylesi bir baskıya rağmen hepsinin de gayet olağan bir biçimde sürece katılmadığını ortaya koyuyor.

Bir Alman mahkemesinin insanlığı çok daha kaba çarpıtmalarla inkar ettiği bir başka karara değinmek istiyorum. Bir Lüneburg mahkemesi, Türklerin, ülkelerine dönmeleri halinde işkence görecek olmalarına rağmen iltica hakları olamayacağına karar verdi. Mahkeme buna gerekçe olarak Türkiye’de işkencenin geleneksel anlayışa uygun oluşunu gösterdi. Daha da ötesi, bu ülkede güvenlik makamlarının işkenceyi ülkenin korunması için gayet olağan bir yöntem olarak kullanabildiğini belirtti. Böyle gelenekleri kolayca reddetmek mümkün değildi. Söz konusu davada iltica başvurusunda bulunan kişi bir Kürttü, yani Türkiye’de geleneksel olarak baskı altında tutulan, sık sık Türk hapishanelerine giren ve işkence gören bir azınlıktandı. Böyle bir “adli” karar göz önüne alındığında insanlar arası anlayışın düzeyinin giderek düşmesi hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Ahlaki doğruluk görüntüsü ardında yıkıcılığı gizleyen sahte duygular dünyasını simgeleyense gerçek duygudaşlığın olmayışı. Bunun biçimleri öyle çeşitli ki kendi duygularımızda bile kolayca karışıklığa düşebiliyoruz. Bir Nümberg mahkemesi Kasım 1985’te bir futbol kulübünün beş taraftarına düşük bir para cezası verdi. Rakip futbol takımının bulunduğu bir otobüse taş atmışlar ve içlerinden bazılarını yaralamışlardı. Baş savcı, davalıların bir ölüm tehlikesine yol açabileceklerinin bilincinde olarak davrandıklarının kanıtlanamayacağını söyledi. Belirleyici nokta da burada. Bu “gençlik taşkınlığı”nın ardındaki gerçek itkiler elbette öldürücüydü —ama bunun “bilincine” varmaksızın. Burada da mitleştirmeye bir mahkeme katkıda bulundu. Hala hissedebilen her insan taşların öldürücü olabileceğini ve bir insanın içinde cinayet dürtüsü olmadan taş atmayacağını bilir. Bu mahkeme gerçek geri planı göz ardı ederek —şiddete başvuran her insanın kendi iç gerçeği olarak tanıdığı bir geri plan— bu genç zorbaların da adaleti küçümsemelerini sağladı. Burada, adalet ve düzeni temsil edenlerin bunların geçerliliğini kendilerinin zedelediği ortaya çıkıyor.

Eğer duygular adına hissedişi susturmaya çalışırsak sahte duyguların ne kadar vahim sonuçlara yol açabileceği tümüyle ortada. Paulme Kael 1985 yılında Claude Lanzmarın’ın Shoah adlı belgesel filmi üzerine bir söyleşiyi Ne w York Times dergisinde yayımladı — bu türden yıkıcı suskunluklara ilişkin bir belgeydi bu söyleşi. Lanzmarın, dokuz saatlik filmi için toplama kamplarını bilen ve hayatta kalan her türden insanla konuşmuştu; bunların arasında Yahudi katliamına katılanlar ve katiller, çalışma kamplarına gönderilenler, demiryolu görevlileri, teknisyenler, memurlar veya sadece toplama kamplarından haberdar olan tarafsız tanıklar vardı. Pauline Kael, filmin gösterimi sırasında yerinde huzursuzlukla kıpırdayıp durduğunu ve dikkatini bir türlü filme veremediğini yazıyordu.

İtiraz etmesinin nedeni, yakın plan çekilmiş yüzlerin “zorbaca” yakınlığı, ölüm konvoylarının yolculuk planlarının kılı kırk yaran çekimleri, trenlerde kimin hangi nedenle öldüğüne, mahkûmların giysilerinin çıkartılmasındaki ayrıntılara, kullanılan gaz ve gaz odalarında ne zaman kaç kişinin öldürüldüğüne dair verilen rakamların eksikliksizliğiydi. Böylece şu sonuca varmıştı: “Slioah elbette, bu kitle kıyımında yaşanan temel gerçeklerin —ve çirkinliklerin— canlı bir aktarımı.” İnsanın ancak “delilik” kavramıyla, o da yaklaşık olarak tanımlayabileceği bir kitle kıyımından söz ederken “çirkinlik” ne tür bir tanını olabilir!

Pauline Kael, sadece “temel gerçekleri” görmek ve bunları, hiçbir kavrama ve insan aklına sığmadığı için aslında her sözcüğün ağızdan çıkmadan anlamsızlaştığı yerde “çirkinlik” olarak tanımlamakla, öldüren ve hemen ardından gündelik işlerine dönen insanların uyandırdığı dehşeti, tamamen uygunsuz bir estetik düzeye yerleştiriyor. Elbette Kael de duygusal olarak çok etkilenmişti. Filmdeki bir Nazi öğretmenin, Chelmo’daki toplama kampından gelen çığlıkları duyan karısının söylediklerine değiniyor ve bu konuda şunları yazıyor: “Çığlık atan insanlar karşısında bu kadının bölünmüşlüğünü ve ‘üzücü, üzücü, üzücü’ deyişinin ardındaki kayıtsızlığı hissetmemiz sağlanmak isteniyor sanırım. Daha sonra sıhhi koşulların ne kadar ilkel olduğunu ağzının içinde gevelerken çok daha fazla etkilenmiş görünüyordu ve sanırım bütün o söylenmelerinin bu filme alınmasının nedeni bu.”

Pauline Kael bize başka bir şeyi gösteriyor: Filmin bizim bu kadının bölünmüşlüğünü hissetmemizi “sağlamak” istediğini söylerken, kendisinin bunu yaşamaktaki yetersizliğini belirtiyor. İnsanın ölçüsüz bir acıya yol açabilme yetisini dehşet ve delilik üzerinden belgeleyen bu filme tahammül edemeyişinin nedeni de bu. Bu insanlık dışı insanların bölünmüşlüğünün kurbanlar için ne anlama geldiğini hissedemiyor. Acı karşısında sadece küçümseme duyduğu ve korktuğunu itiraf edemediği için acıyla ilişki kuramıyor. Lanzmarın’ın kendisinden bu kadar acı verici duygular beklemesi karşısında o kadar öfkeleniyor ki, onu, sadece Polonya halkının önyargılarını ve görmezden gelişini sergilemeye çalışmakla suçluyor. Lanzmarın’ı izleyicide suçluluk duyguları uyandırmak üzere bir şeyleri kurgulamış olmakla suçluyor. Kael, “Shoah, bitmek bilmeyen bir yakınma” diyor. Bunu yazan da öğretmen eşinin bölünmüşlüğünü entelektüel düzeyde kavrayan, ama kurbanlarla girebildiği duygudaşlık bundan da az olan birisi. Belli ki böyle bir acıya maruz bırakıldıkları için kurbanların suçlanması gerekiyor. Kael, kurbanların Lanzmarın üzerinden “Hıristiyan dünyayı küçümsediğini” alayla söylerken bunu yapıyor da. Lanzmarın hakkında ise şunları söylüyor: “İzin verilse herhalde her yerde Yahudi düşmanları bulacak.” ABD’li bir gazetecinin bu konudaki görüşü: “Lanzmarın’ın Treblinka’da gerçekten Yahudi düşmanları bulduğunu bir düşünün!”

Duygu olmayan duyguları, çeşitli görüntüler altında ortaya koydukları zorbalıkta teşhis ederiz. Uzlaşmacıların dünyası için kendilerini yutan şiddeti azaltmanın niçin mümkün olmadığının nedenleri de burada yatmaktadır. Bunun kökenine varabilmek için açık şiddetle örtük uzlaşmacı şiddetin kaynağının aynı olduğunu görmek gerekir.

<<Öncesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here