Şeyh Bedreddin: “Kin ve hile dolu bir gönülle bin yıl namaz kılsan hiçbir sevap kazanamazsın!”*

Seyh BedreddinGünümüzde İslam coğrafyasının büyük bölümünde sosyal hayat; hoşgörüsüzlük, düşmanlık, intikam ve vahşete varan ölümlü olaylarla gündeme gelmektedir. Afganistan, Irak, Suriye, Arabistan ve Afrika’daki ülkelerde İslam; en karanlık çağlarından birini mi yaşıyor sorusu çokça sorulmaktadır.
Biz ise bugün, yüzyıllar önce bu topraklarda yaşamış, etkileri günümüzde farklı halkların kültürleri içinde hâlâ yaşayan bir İslam âliminin; Şeyh Bedreddin’in “İslam’ı, Hıristiyan’ı, Musevi’yi, Mecusi’yi (ateşe tapan)” bir ve kardeş sayan düşünce ve eyleminden söz edeceğiz.

Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı…

1936 yılında Nazım Hikmet, şiir serüveninin doruk noktalarından sayılacak o ünlü, “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nı yayımlayana kadar Şeyh Bedreddin’in kimliği, düşünceleri ve eylemi unutulmaya yüz tutmuş bir meseleydi. Bu Destan’dan sonra Şeyh Bedreddin, gittikçe büyüyen bir ilginin odağı olmaya başlayacaktır.

Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”ında15. Yüzyıl Anadolusuna yaptığı düşsel bir yolculukta; “şiirin ve nesirin” bütün imkânlarını kullanarak, Şeyh Bedreddin İsyanı’nı anlatmakta, o dönemi kendi dinamiğiyle, kendi imkân ve imkânsızlıkları içinde, toplumsal ve insansal ilişkilerin bütünü içinde ele almaya çalışmaktadır.

bedrettin1Nazım Hikmet Şeyh Bedreddin’i ne zaman duymuştu?

1 Ocak 1921’de Anadolu’ya silah kaçıran bir örgütün yardımıyla Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” adındaki vapura dört şair binmişti. İnebolu üzerinden Ankara’ya gideceklerdi. Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nazım Hikmet, Vâlâ Nurettin. Milli Mücadele’ye yardıma, mümkünse cepheye gideceklerdi.

İnebolu’dayken, Almanya’dan gelen ve orada Spartakist hareketin tanığı olan gençler; (daima boynundaki kırmızı atkısıyla) Sadık Ahi, Vehbi Sarıdal, Nafi Kansu’nun anlattıkları; İstanbul’daki işgal ile sarsılmış heyecanlı şairleri bambaşka bir dünya ile tanıştırmıştı. Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni, “Spartaküs’e Mektuplar” adlı yer altı gazetesini, Roza Luxemburg’u, Karl Marx’ı, Kautsky’yi ilk kez orada duymuşlardı. Eğinli bir eşraf ailesinden gelen Sadık Ahi; Anadolu’da sınıfları, zulüm gören halk tabakalarını, köylü isyanlarını; sırları ve teşkilatlarıyla “bir nevi doğu komünistliği saydığı Ahi’liği” ve muhtemelen Bedreddin isyanını da o zaman anlatmıştı.

Destan, Nazım’ın; o dönem Bedreddin üzerine yazılmış en önemli kaynaklarından biri olan “Darülfünun İlahiyat Fakültesi Tarih-i Kelam Müderrisi” olan Mehemmet Şerafettin Efendi’nin “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin” adlı “risale”sini okumasıyla başlamaktadır. Nazım bir süre sonra kapağında “üstünlü, esreli, süslü bir tuğra” bulunan risalenin sararmış yapraklarına kendisini iyice kaptıracak, sonra yüzyıllar öncesine doğru işleyen bir zaman makinesinin marifetiyle büyük bir yolculuğa çıkacaktır.

Şeyh Bedreddin’in yaşamı…

Bedreddin’in yaşamının ayrıntıları torunu Hafız Halil’in yazdığı “Menakıbname”ye (menkıbe’den: “Hayat hikâyesi”) dayanmaktadır. Ancak o çağda ve devamı demek olan Osmanlı devletinde, düzene muhalif bir figür olarak Bedreddin’in yaşamı ve görüşleri üzerinde sistemli bir karartma uygulandığından bu alanda büyük boşluklar bulunmaktadır.

Elimizdeki bilgilere göre Bedreddin’in ailesi Selçuklulara dayanmaktadır. Büyükbabası Abdülaziz, Selçuklu Sultanı Keykubat’ın vezirlerindendir. Bedreddin’in babası Gazi İsrail, 2. Osmanlı Sultanı Orhan (Gazi) adına Rumeli’yi fethe giden yedi Gazi’den biridir. Gazi İsrail, Edirne yakınlarındaki Simavna’yı fethedince oraya yerleşmiş, Bedreddin (1358-59’da) burada doğmuştur. (Tarihçilerin bir bölümü baba İsrail için “Simavna Kadısı” derken, Orhan Şaik Gökyay, “Simavna Gazisi” diyecek ve yanlışlığı, Osmanlıcanın yanlış okunmasına bağlayacaktır.) Bedreddin, Edirne fethedildikten sonra ilk eğitimine burada başlamış, -ilk öğretmeni- bir İslam Hukukçusu olan Molla Yusuf, ilerde Bedreddin’in uzmanlık alanı olacak fıkıhla (İslam Hukuku) onu tanıştırmıştır. Döneminde çok iyi bir eğitim alan Bedreddin bundan sonra öğretim hayatına Bursa, Konya ve Kahire medreselerinde devam etmiştir.

Bursa’da Kadı Koca Mahmut Efendi hocası olmuş, Konya’da Feyzullah’dan (mantık ve astronomi) dersleri almış, o dönemin en büyük ilim metropolü olan Kahire’de Müberakşah Mantıki ve Ekmeleddin el- Bayburti gibi ünlü hocalardan ilahiyat, mantık ve felsefe dersleri almıştır. Burada dünyanın çeşitli yerlerinden gelen tasavvufçularla tanışmış, Memlük Sultanı Berkuk’un oğluna hoca tayin edilmiştir. Bedreddin bu dönemde pek çok çevrenin saydığı önemli bir Sünni-Hanefi İslam hukukçusu olmuştur.

İslam Hukuku âlimi Bedreddin’den, derviş Bedreddin’e…

Bedreddin’in yaşamındaki büyük değişim aynı dönemde olmuştur. Kahire’de büyük tasavvufçu Hüseyin Ahlati ile tanışmış, Ahlati’den dersler almış, onun müridi olmuştur. Kimi kaynaklar Hüseyin Ahlati’nin Şii inancında olduğunu yazmaktadırlar. Bedreddin, Ahlati’nin isteğiyle (İran’a) Tebriz ve Kazvin şehirlerine giderek bu kentlerde bir süre kalmış, İran ve Azerbaycan’da bulunan Şii din önderleriyle bir araya gelmiş, bu temaslarından sonra Kahire’ye dönmüştür.

Bedreddin artık derin bilgisiyle bir Sünni-Hanefi İslam hukukçusu değil, ateşli bir derviştir. Kıl aba giymeye başlamış, bütün servetini yoksullara dağıtmış ve eski bir geleneğe uyarak kitaplarını Nil nehrine atarak yok etmiştir. Bununla Bedreddin, simgesel olarak eski savunduğu düşünceyle bağını koparmaktadır.

Hüseyin Ahlati, ölümünden önce Bedreddin’i halifesi olarak ilan ettiği halde, Ahlati’nin ölümünden sonra Şeyh Bedreddin Kahire’de kalmayarak Kudüs, Halep, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e gelmiş, buradan da Edirne’ye gitmiştir. Bedreddin’in geçtiği yerlerde öğrencileri, onu izleyenler ve müritleri bulunmaktaydı. Bu yolculukta, âlim ve ortodoks İslam hukukçusunun saygınlığını; kökleri Selçukluya dayanan bir önderin nüfuzunu; ve yoksul, dünyevi bir dervişin kalenderliğini kişiliğinde birleştiren Bedreddin vardı; ve o, farklı cemaatler, din ve tarikatlardan pek çok çevre ile ilişki kurmaktaydı. Bunlar arasında Halep Türkmenleri, Antakya’nın dervişleri, Anadolu Karaman ve Germiyan Beyliği’nin dinsiz olduğu yazılan beyleri, Aydınoğulları topraklarında Türkmenler, İzmirlioğlu Cüneyd Bey de bulunmaktaydı. Bedreddin, Manisa ve Karaburun’da isyana önderlik eden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile de bu dönemde buluşmuştur. Bunlar, Bedreddin’in düşüncelerini Anadolu’yla sınırlı kalmayarak halkı Hıristiyan olan komşu Sakız adasında da yaymışlardır. Bu konuda tanıklık yapan ve 1436’da Sakız adasında yaşayan bir Macar gezgin, Bedreddin dervişlerinin düşüncelerini doğrudan Hıristiyan halk ile paylaştıklarını, kiliselere girip kutsanmış su serperek Hıristiyanlık ve Müslümanlığın eşdeğer olduğunu açıkça ilan ettiklerini yazmaktadır.

İznik sürgünü Bedreddin ve isyan…

Bedreddin’in Anadolu’ya döndüğü dönemde bütün Anadolu’da tam bir kaos hüküm sürmektedir. 1402’deki Ankara savaşında Yıldırım Bayezid yenilmiş, Timur orduları Anadolu’yu baştanbaşa çiğnemiş, Timur’un çekilmesiyle Bayezid’in oğullarının iktidar savaşı başlamıştır. Yıldırım’ın oğlu Mehmet Çelebi Anadolu’da, Musa Çelebi Edirne’de padişahlığını ilan etmiştir. Edirne’ye gelen Bedreddin’in ilim ve erdemi, Musa Çelebi tarafından da bilindiğinden –önemli bir makam olan- Kazaskerlik görevine getirilmiştir. Kazasker Bedreddin, bu makamın sağladığı güçlü konumu kullanarak Deliorman, Varna, Silistre, Edirne, Serez ve dolaylarında görüşlerini yayma imkânını elde etmiştir. Osmanlı vakanüvisleri 1411-13 yılları arasında Kazasker olan Bedreddin’in, yanına kethüda olarak Börklüce Mustafa adında bir kişiyi aldığını yazmaktadırlar. 1413’de Anadolu’da ve Rumeli’de; şehzadeler, gaziler, ulemalar, derebeyler, uç beyleri, vb. arasında kurulan, bozulan ittifaklar, savaşlar, baskınlar sonucunda Mehmet Çelebi kardeşi Musa’yı öldürerek saf dışı bırakmıştır. Padişah Mehmet Çelebi, Musa’nın yandaşlarına ölüm ve hapis cezaları yağdırırken, Bedreddin de İznik’e sürgün edilmiştir. Bedreddin, İznik’te Teshil adlı eserini (Eylül1915’de) tamamlamış ve duygularını şöyle dile getirmiştir: “Bu kitabı tamamladığım şu sırada doğduğum kentten uzaktayım; üzüntü ve felaket içindeyim. Yüreğimde yanan ateş günden güne büyüyor…”

Börklüce Mustafa’nın (Aydın’da) ve Torlak Kemal’in (Manisa’da) ayaklanması başladığında Bedreddin İznik’te bulunuyordu. Ayaklanmanın başladığını haber aldıktan sonra Sinop’a, oradan deniz yoluyla (Trakya’daki) Deliorman’a geçmiştir.

bedrettinBörklüce Mustafa adında “âdi bir Türk Köylüsü”!…

Bedreddin ayaklanmasının sosyal boyutlarının daha iyi anlaşılmasını –bu olayları hiç onaylamayan- Bizanslı tarihçi Dukas’a borçluyuz. Dukas, 1462’de kaleme aldığı kitabında şöyle yazmaktadır:

“O zamanlar İyonya körfezi girişinde ve avam lisanında ‘Stilaryon-Karaburun’ denilen dağlık bir memlekette adi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Karaburun Sakız Adası karşısındadır. Mezkûr köylü Türklere vaaz ve nasihatte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbusat (giyecekler), mevaşi (koyu, inek, vb. hayvanlar) ve arazi gibi şeylerin kâffesinin umumun mal-ı müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. Diyordu ki: Ben senin emlakini tasarruf edebildiğim gibi, sen de benim emlakimi aynı suretle tasarruf edebilirsin. (Bu) köylü, avam-ı halkı bu nevi sözleriyle kendi tarafına cezb ettikten sonra Hıristiyanlarla dostluk tesisine çalıştı. Köylünün ifadesine göre Hıristiyanların Allaha mutekid (inanmış) bulunduğunu inkâr eden her Türk, bizzat kendi dinsiz idi. Köylünün bütün fikir arkadaşları tesadüf ettikleri Hıristiyanlara dostane muamelelerde bulunuyorlar ve Cenab-ı hak tarafından gönderilmiş gibi hürmet ediyorlar, ben de senin kulluk ettiğin aynı Allaha ibadet ediyorum (diyorlardı)…

Çelebi Mehmet’in Saruhan Valisi Sisman, bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Karaburun’un dar geçitlerinden ileri geçemedi. Karaburunlular ise 6000 kişilik bir kuvvetle hemen geçilmesi hayli zor dar geçitlerden geçerek Sisman ile bütün ordusunu perişan etti. Bu muvaffakiyet üzerine Börklüce Mustafa tesmiye edilen bu köylüye, peygamber ismini taşıyan bu yalancının maneviyatına kapılan büyük bir ekseriyet iltihak etti. Bunlar ‘zerkülah’ tabir edilen başlık ile örtünmeyip yalnız yekpere kumaştan yapılmış libas giymeye, baş açık gezmeye ve Türklerden ziyade Hıristiyanlara meyl göstermeye karar verdiler.

Nihayet (Padişah) Mehmet, Saruhan Beyi Ali Bey’i bütün Saruhan, İyonyen-Aydın kuvvetleriyle Karaburun üzerine sevk etti. Dağ girişlerini zabt ederek daha ileride boğazlara doğru yürüdüğü sırada mezkûr kuvvet köylüler tarafından o suretle perişan edildi ki, Ali Bey pek az maiyetiyle birlikte bin müşkülat Manisa’ya kaçarak hayatını kurtarabildi. Padişah durumdan haberdar olunca oğlu Murad’ı Trakya ordusuyla birlikte padişahın has adamı Bayezid Paşa refakatinde Mustafa üzerine gönderdi. Bayezid Paşa; Bitinya, Frigya, Lidya ve İyonya’nın bütün silahlı kuvvetlerini topladı. Aynı geçilmesi zor derbentlerden geçti. İhtiyar, çocuk, erkek ve kadın her kime tesadüf edildiyse hepsi gaddarca katledildi. Nihayet dervişler tarafından tahkim edilen dağa kadar ilerlendi. Vukua gelen pek kanlı mücadelede Murad’ın mahiyeti etrafından birçokları şehit oldu. Mamafih bütün dervişler sahte keşiş ile birlikte arz-ı teslimiyet ettiler Ayasluğa (Selçuk) getirildiler. Börküce’ye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikr-i sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahmeranı Mustafa’nın gözü önünde katledildi. Bunlar “Dede Sultan iriş!” nidalarıyla tevekkül ile ölüme tevdi-i nefs ettiler…

Bayezid, genç Murad ile birlikte Saruhan ve havalisini baştanbaşa dolaşarak rast geldiği âlem-i terk ve inzivada yaşayan bütün Türk dervişlerini işkenceler ile idam etti…”

Dukas’ı destekleyen diğer kaynaklar da olayları benzer biçimde anlatmaktadır.

Ayaklanma Anadolu’da büyük bir darlığın, yağmanın, çapulun hüküm sürdüğü, yerel beylerin, paşaların büyük zulüm uyguladıkları, kimsenin can güvenliği olmadığı, köylülerin ve yoksul tabakaların ezildiği bir döneme denk gelmiştir.

Dukas’ın yukarda anlattığı gibi Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in örgütlediği köylüler, Saruhan Valisi Sisman ve Ali Bey kuvvetlerini dağıtmış, daha sonra Sadrazam Bayezid Paşa’nın üstün kuvvetleri karşısında dayanamamış, tarihçilerin yazdığı gibi “Karaburun’da gerçekleşen mübalağa cenk” sonucunda yenilmiştir.

Padişah Mehmet Çelebi, 1416 sonbaharında Bedreddin üzerine yürümüş, Serez civarındaki çarpışmada Şeyh Bedreddin ele geçirilmiş, İranlı Molla Haydar’ın “kanı helal ama malı haramdır” fetvasıyla 18 Aralık 1416 tarihinde Serez Çarşısı’nda idam edilmiştir.

Gıllıgışlı (kin ve hile dolu) bir gönülle bin yıl namaz kılsan hiçbir sevap kazanamazsın!

Yukarıda yazılanlar ışığında Bedreddin hareketinin iki önemli ayağa oturduğu görülmektedir.

Bedreddin, dönemine göre ileri görüşleri olan bir hukuk adamıdır. Toplumda “adalet” kavramına çok önem vermektedir. Ve dönemin en büyük sorununun toprak sorunu olduğu ve müritlerinin “toprakta ortak mülkiyetten” söz ettikleri bilinmektedir. Şeyh Bedreddin hareketinin can damarı da buradadır. “Toprakta ortak mülkiyet” kavramı, milliyete ve dinsel inanca bağlı olmayan ortak talep olarak ortaya çıkınca; Anadolu ve Rumeli’deki Türk, Osmanlı, Cenevizli, Aydınoğulları vb. gibi beylikler halinde bölünmeleri anlamsız hale getirmekteydi. Bu nedenle de “bu melun fikirler!” dönemin bütün egemenleri, hepsinden önce de Osmanlının korkulu rüyasıydı.

İkinci olarakta, Bedreddin hareketinin, Müslüman ve Hıristiyanların yani aynı Tanrı’ya bağlı iki inanç sisteminin birleştirilmesi, yerleşik biçim ve kuralların reddedilmesi yolunda attıkları adımlar sarsıcı olmuştur. Dinlerüstü bir anlayışı dillendiriyor olmaları; Müslüman –ve Hıristiyan- ulema tarafından en hafifinden “zındıklık” olarak kabul edilmiştir -ve ortadan kaldırılması- feodal düzenin bu ilmi sınıfı nezdinde toprak sorunu kadar hayati bulunmuştur.

Şeyh Bedreddin birçok eser yazmıştır. Özellikle fıkıh (İslam Hukuku) , tasavvuf, tefsir ve Arap grameri ile ilgili eserlerinin birçoğunun nüshaları bugün mevcut değildir. Ölümünden sonra eserlerinin birçoğu gizlenmiş, imha edilmiş veya kaybolmuştur. Menakıbname’ye göre 48, başka kaynaklara göre 38 eseri vardır. Bazı eserlerin adı bilinmekle beraber günümüze ulaşmamıştır.

En bilinen eseri Varidat’tır. Varidat, Vecihi Timuroğlu’na göre Bedreddin’in verdiği derslerden oluşmaktadır. Varidat bir tasavvuf kitabıdır; ahiretin düşsel bir olgu olduğu, yasaların zorunluluklara göre yenilenmesi gerektiği, hukukun ve dinin insana özgürlük getiren bir araç olduğu, adalet kavramına yaptığı göndermeler vb. kitabı ilginç kılmaktadır.

“İnsanlar tapınıyorlar. Birbirlerine, paralara, altınlara, sana ve yiyeceklerine ve de üne. Sonra dönüp yüce Tanrı’ya taptıklarını söylüyorlar” gibi satırlarda ise bütün sisteme yönelik eleştiriler görülmektedir.

Varidat’ta dile getirilen kimi düşünceler, Osmanlı ulemasının ve padişahların daima tepkisini çekmiştir. Fatih döneminde Şeyh Bedreddin’in zındık (dinsiz) olduğuna ve eserlerinin okunmamasına fetva verilmiştir. Ünlü Şeyhülislam Ebusuud Efendi, Bedreddin taifesinin “dinsiz oldukları aşikâr olup, katlonurlar” demektedir. Şeyhülislam Arif Hikmet Bey ise nerede bulunursa bulunsun Varidat’ın toplatılmasını ve yakılmasını emretmiştir.

Bedredin’in diğer bilinen eserleri: Camiu’l-fusulin, Letai’fü’l-işarât, Teshil, Meserretü’l-kulûb, Ukudü’l-cevahir, Çerağu’l-fütuh, Nurü’l-kulub adlarını taşımaktadır.

Şeyh Bedreddin hareketi, Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya’sında…

Yeni Dünya gazetesinin Moskova’da yayımlanan 7. sayısı (15 Ağustos 1918) “Merkez Müslüman Sosyalistler Komitesinin Türkçe Naşir-i Efkârı” adına çıkarılmaktaydı.

Yeni Dünya’nın bu sayısında Hüseyin Hüsnü imzalı bir makale bulunmaktadır. ‘Şark ve Sosyalizm’ başlıklı makalede Hüseyin Hüsnü, Şeyh Bedreddin’i ve Bedreddin hareketini okurlarına tanıtmaktadır.

Hüseyin Hüsnü’nün uzun yazısının bir bölümü şöyledir:

Bedreddin: “Allah dünyayı yaratmış insanlara bahşetmiştir. Servet, mahsulât ve arazi cümlenin müşterek malıdır. İnsanlar müsavidir (eşit). Birinin büyük servetlere sahip olması, diğerinin ekmeğe bile muhtaç kalmaları maksud-u ilahiye münafidir (aykırı)” demiştir.

“İşte altı yüzyıl önce Küçük Asya’da özünü İslam’dan alıp, ancak ondan uzaklaşarak; servetin, mahsulâtın ve arazinin cümlenin müşterek malı olduğunu ilan eden, İslam’ı, Hıristiyan’ı, Musevi’yi, Mecusi’yi bir ve kardaş sayan; sarayı, saltanatı, muharebeyi, tekkeleri, dervişleri ve ulemayı zulüm ve baskının aletleri kabul eden, nikâhlı kadınlardan başka dünyada her şey müşterek olmalı diyen ve Karl Marx’dan altı yüz sene evvel aynı maksat, aynı niyet, aynı isteklerlerle insanlığa seslenen ve sırf bu uğurda feda-yı can eden bir büyük sosyalisti okurlarımıza tanıtmak isteriz” diye yazmaktadır.


Hamit Erdem
Simavnalı Şeyh Bedreddin
Toplumsol.org

*Varidat

Kaynaklar

Nazım Hikmet, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Adam Yayınları, İstanbul 1998
Abdülbaki Gölpınarlı, Şeyh Bedreddin ve Manakıbı, Milenyum Yayınları, Ankara 2008
Michel Balivet, Şeyh Bedreddin –Tasavvuf ve İsyan- Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000
Vecihi Timuroğlu, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Varidat, Yazko, İstanbul 1982
Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yayınları, İstanbul 1974
Orhan Şaik Gökyay, Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı İdi?, Tarih ve Toplum, Sayı 2
Nedim Gürsel, Şeyh Bedreddin Destanı Üzerine, Cem Yayınları, İstanbul 1978
Mete Tunçay, Mustafa Suphi’nin Yeni Dünyası, BDS Yayınları, İstanbul 1995

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Veda: “Bilmem azdan çok anlar mısınız?” – Neşet Ertaş ile yapılmış bir söyleşi

Biz kavga bilmeyiz. Biz insan yapısını hak yapısı olarak biliriz. İnsanlık da içindeki ruhtadır, hayvanlık da içindeki ruhtadır. Suçun sorumlusu...

Kapat