SAFEVÎLERE KADAR MÜSLÜMAN İRAN TARİHİ – ALİ ŞERİATİ

18

“Ey Muaviye, eğer bu sarayı kendi paranla yapıyorsan, israftır ve eğer halkın parasıyla yapıyorsan ihanettir!” Ebuzer

1 Bilimsel Yöntemin Değeri
Bilimin kendisinden çok, bilimde çalışma yöntemine [değerine] inanırım. Bilimsel malumat, buluşlar, icatlar, araştırmalar ve muhtelif enformasyon insanın üst üste yığdığı ve her birini bilmenin kişiyi uzman yaptığı şeylerdir. Oysa elimizde bir yöntem olmasaydı ve onu tanımasaydık malumatın biriktiği ambar gibi olurduk. Ama böyle olmasa, yani sahih bir metodumuz bulunsa bilim yapabiliriz. Açık olan şu ki bilimi yaratan ile taşıyan arasında büyük fark vardır. Nitekim çoğu bilim adamı bilimin taşıyıcısı ve kimileri de bilimin yaratıcısıdır.

Beyni, kendi alanında edindiği bilimsel enformasyonla ya da muhtelif sahalardan aklında birikmiş malumatla dolu kişi bilim ambarına benzetilebilir. Böyle bir insanın vasat değeri vardır: Çünkü edindiklerini saklamaktadır. Ama bir bilginin değeri, onun bilimsel yaratıcılığındadır. Bilim yaratan bilim adamı, bilimsel yönteme aşinadır ve onu kullanır. Yani hangi usulle öğreneceğini ve düşüneceğini, meselelere hangi açıdan bakacağını bilir. Zira bu tarz bir bakış ve düşünme bilimi ortaya çıkarır, insanı ambar biçiminde malumat sahibi olmaktan korur. Bendeniz, bilim adamı olmayan kimseleri, aklını malumatla doldurmuş ve kirletmiş bireylerden daha değerli kabul ederim. Çünkü birinci grup bireyler, salim ve ortalama fıtratla düşünebilir, en azından sade hayatla ilişkili sorunları kavrayabilir. Fakat üst üste yığılmış malumatla dolu akla sahip olanların beyni doğal değildir ve duyguları sağlıklı olmayacaktır. Hatta basit meseleleri idrak etmekten bile acizdirler. Çünkü kitap ve bilim, insanın sağlıklı fıtratını ve görüşünü bir miktar saptırır, buna mukabil insan için belli ölçüde yeni özellikler ortaya çıkarır. Bu yapay özellikler insanı gerçek dünyadan vehimler ve hayal dünyasına sevkeder. Beşerin duçar olduğu derin, önemli ve hassas hastalıklardan biri, kitap çarpmasıdır.1 Bu hastalık, bazen psikolojik de olabilen diğer bütün hastalıklardan daha tehlikelidir. Bu hastalık bilimsel olarak alinasyon (aliénation)2 şeklinde isimlendirilmektedir.
Herkes, bilim metodunu ve düşünce yöntemini öğrendiği ölçüde bilim adamı ve yaratıcı olabilir. Bilen, ama yaratamayan ve bilgi ambarı olan kişiler için en iyi örnek şu ayettir: “Onlar, kitap yüklü eşek gibidirler”3 İnsanın, hafızasında bilim yükü mü [yoksa sırtında kitap mı] taşıdığı toplum için fark etmez. İnsan, düşünebildiği oranda insandır; yaratabildiği oranda insandır, başkalarının yarattıklarını geviş getirdiği ölçüde değil.

2 Moğolların Saldırısına Kadar Müslüman İran Tarihini Öğrenmenin Gerekli Kaynakları
Tarihsel olaylar iki türlüdür:
1 Büyük bir siyasî veya askerî olay sonucunda meydana gelen tarihler; İskender’in ölümünden sonra Selevkos’un kurulması gibi. Böyle bir tarihi bilmek için meydana gelen ve tamamlanmış olan olaylar zincirini incelemek gerekir.
2 İnançtan (dinî, felsefî vs.) doğan tarihler; bir diğer ifadeyle, bir fikir ve ideoloji kaynağına sahip olanlar. Böyle bir dönemi incelemek için o fikir ve inancın niteliğini tüm tarihsel olaylar ve konularda araştırmak gerekir (İslam tarihinin ideolojik bir menşei vardır, sonraki dönemler ise askerî ve siyasî kaynağa dayanır). Bu derste (Moğollara kadar İslam tarihi) öğrenme ve tartışma için başlangıçta İslam’ı tanımalı, daha sonra ise İslam dininin yayılması ve ilerlemesini sağlayan şeyleri ve buna yol açan gerçekliği inceleme konusu yapmalıyız.

Moğol saldırısına kadar Müslüman İran tarihini tanıyabilmek için bu iki başlığı bilmek zaruridir. Bu yapılmadığı takdirde bu tarihsel dönemin konuları anlaşılamayacak, yalnızca nakille ve hikâye etmekle kalınmış olacaktır. (Bkz: İslambilim kitabı [Meşhed], s. 27) Bu devrenin anlaşılabilmesi için aşağıdaki kaynaklara müracaat edilebilir:
1) Tarihsel belge niteliği kesin olan ve Firdevsî’nin, Sasanî döneminin sonlarındaki olaylar zincirini en iyi yöntemle çözümleyip analiz ettiği Şehname’nin son kısmı.
2) İslambilim kitabı, Dr. Şeriati’nin telifi.
3) İki yüzyıllık Sükut, Dr. Zerrinkub’un telifi.
4) İran Tarihi, Kerim Kişaverz’in iki cilt halindeki tercümesi; tarihi araştırma metodunu da gösterir, Abbas İkbal’in Moğol Tarihi ile mukayese edilmesi çok yerinde olur.
5) Sasanîler Zamanında İran, Christensen veya Said Nefisi’nin telifi Sasanî Medeniyeti.

Şimdi büyük Firdevsî hakkında birkaç söz:
Firdevsî, hiç kuşku yok, İran’a hizmet etmiş en büyük ve en iyi isimlerden biri sayılabilecek şair ve söz ustasıdır. Ölümsüz eseri Şehname’yi yaratmakla, gerçekte, İran milliyetini ve yabancıların yok etmeye kastettikleri şeyi en iyi biçimde ihya etmiştir.
Firdevsî’nin altın ve para için Şehname’yi yazdığı ve bu eser için Mahmut Gaznevî’den altın ve para aldığı yönündeki değerlendirme tamamen yanlıştır ve bunlar temelsiz sözlerdir. Çünkü Firdevsî, Şehname’yi yazmaya daha ortada Mahmut’tan ve onun saltanatından eser yokken başlamıştı. Firdevsî, sadece kaybedilen milliyet nedeniyle, ülkesinin yok oluşu esnasında ve İran’ı olabildiğince ezmek ve aşağılamak isteyen hilafet sistemi karşısında bayrak gösterdi. Şehname’nin felsefesi, Araplar ve Gazneli Türklerin batağa sürüklediği ve tahkir ettiği şeyi yeni baştan en iyi biçimde ihya etmekti. İranlıların şahsiyete sahip olmaları halinde zorbalık ve aşağılanmaya boyun eğmeyeceklerini ifade etmek istiyordu.

Firdevsî, Şehname’yi yazarken birtakım büyük engellerle karşılaştı. En önemlileri şunlardır:
1) Sultan Mahmut’un dindeki taassubu. Çünkü Arapların saldırısına muhalif olan Firdevsî kendi inancını serbestçe söyleyemiyordu.
2) SünnîŞiî ihtilafı ve Sultan’ın o zamanın durumuna göre Sünnî mezhebine taraftarlık etmesi. Buna rağmen Firdevsî, kitabının sonunda Peygamber’den ve Hazreti Ali’den bahseder ve Şia mezhebinden olduğunu gösterir.
3) Şehname’nin metninden kaynaklanan ve Firdevsî’nin hilafet devleti ve Türk [devleti] karşısında açıkladığı siyasî ve millî engel, İranlılık coşkusu ve vatanperverliği ruhunun, kültürünün ve milliyetinin ihyasıdır; hilafet sisteminin eğiliminin aksine İran’ın iftihar duyduğu şeyleri ve ihtişamını tek tek sayar.
4) Vatanperverlik ruhuyla ve gerçeği gören gözüyle böyle bir eseri ortaya çıkaran ve geçmiş dönemleri abartılı görkemi ve şan şerefiyle beyan eden Firdevsî, Sasanî devrinin sonuna geldiği ve toplumun durumunu değişmiş gördüğünde büyük bir kavşağın başında durur ve artık şiirlerini önceki üslupla söylemeye devam edemez. Çünkü yaygın zulüm ve fakirlik, adalet ve servetin yerini almıştır ve halk güçlüklerden kurtulmak için ülkeden kaçmaktadır. O, Sasanî devrinin son dönemlerini bütün o zulmü, karanlığı ve sınıfsal ayrıcalıklarıyla görür ve bu durumun hakikatini idrak eder. Burada ya yalan söylemeli, böyle bir durumu güzel ve iftihar duyulacak bir şey olarak göstermeli ve millî görevini yerine getirmelidir ya da hakikati yazmalı ve aslında Arapları ve saldırıyı savunmalıdır.

Firdevsî burada, konumuna rağmen şaşırtıcı ve inanılmaz bir davranış sergilemektedir. Her şeyini bir yana bırakır ve sadece pratik gerçeği izleyip tercih eder. Şehname’nin trajedisi4 işte burada apaçık ortaya çıkar.

3 Bir Kitabı İncelemede Tarihsel Anlayışın Niteliği
Bir edebiyatçı veya mitoloji uzmanı olarak değil, tarihçi sıfatıyla mesela Şehname’yi incelediğimizi varsayalım. Bu durumda birkaç önemli şeye dikkat etmek gerekir:
1 Birinci derecede yazar veya şaire dikkat etmek gerekir. Çünkü tarihsel bir eseri okurken o eseri meydana getiren yazar veya şaire odaklanmalıyız (konumu, düşünce tarzı, dini, yaşadığı çevre ve yüzyılı hesaba katılmalıdır).
Ama genellikle daha az dikkat çeken konu iki şeydir:
1) Yazarın mensubiyeti,
2) Yazarın dini

Mensubiyetlerden bahsederken kastedilen, yazar veya şairin belli bir fırkaya ve belli bir devlet mekanizmasına aidiyetidir. Bu odaklanma, bu dersin inceleme konusu olan İslam tarihi meselesinde ve aynı zamanda da bugüne kalmış eserler mevzusunda büyük öneme sahiptir. Örneğin: birinci ve ikinci yüzyılın Müslüman toplumunda, Araplar medeniyet ve toplum haline gelmiş olmasına, imparatorluk ve yaygın devlet teşkilatı kurmasına ve birlik sağlanmasına rağmen bu birlik hayli yeni ve gençtir. İçinde, kabile esasına dayanan birbirine uzak ve hasım gruplaşmalar hâlâ vardır. Kabile ilişkileri ve bağları, dinî, hatta İslamî duygu ve imandan daha fazla tarihçilerin ve yazarların düşünceleri, hissiyatı ve yargıları üzerinde etkilidir.

Önemli izah: Tarihçi, başka bir zamanda vuku bulmuş hadiseler, olaylar ve meselelere kendi zamanının görüşüyle bakmamalıdır. (Prof. Berk)
Bir hadise veya bir iş ya da bir mesele bazen belli bir zamanda vuku bulur ve onun benzeri bir başka zamanda da gözlemlenebilir. Ama iki anlamı vardır ve iki şekilde onun hakkında yargıda bulunulmalıdır. Mesela bir olay, bir zaman kötü ve nefretlik bir şeyken başka bir zamanda iyi görünebilir. Bir zamanda ahlâkî sayılan bir mesele, başka bir zamanda gayri ahlâkî olabilir. Sözgelimi geçmişte ahlâkî ve toplumsal bir merasim ve iktisadî zorunluluk olan evlilik, günümüzde birinci derecede cinsel, ikinci derecede aile kurma meselesidir. Genel olarak yargıların kriteri ve sorunların anlamları zaman boyunca değişebilir ve birbirine bütünüyle benzeyen iki hadise, iki farklı zamanda ruh, hedef ve mana bakımından birbirinden tamamen farklı olabilir.

Eğer bir tarihçi bu meseleyi bilmez ve bir meseleyi kendi zamanının bakışıyla başka bir zamanda gözlemlemeye kalkarsa kesinlikle hatalı hükme varacaktır. Tüm toplumsal tezahürler, velev Doğu’da ve Batı’da aynı olmayan değişmez kurumlar5 olsun her bir zamanda kendine özgü anlamlara, kendine özgü anlayışa ve özellikli bir role sahiptir. Bundan dolayı tarihçi, bu kurumlardan, tezahürlerden vs. birini geçmişte inceleme konusu yaptığında kendine has görüşü ve kendi zamanını bir kenara bırakmalı, söz konusu zamanın bakış açısını göz önünde bulundurmalı ve ondan sonra o fenomeni incelemeye koyulmalıdır. Ancak bu şekilde olgunun gerçek anlamını anlayabilir (Avrupa’da ve Doğu’da evlilik fenomeni).

2 Tarihçinin dikkat etmesi gereken ikinci mesele, bir hakikati belli bir zamanda ve belli bir ülkede incelediğinde dikkatini sadece o ülkeye vermemeli, dışarıya ve aynı dönemde dışarıda cereyan eden gelişmelere de yoğunlaşmalıdır. Çünkü bir mevzudan tarihsel sonuç çıkarmak, onu diğer ülkelerdeki benzerleriyle karşılaştırmaksızın mümkün değildir yahut eksik ve yanlış olur.

Ali Şeriati
İran ve İslam


Dipnotlar
1 Metinde “kitapzedegi” (“garpzede” gibiÇev.)
2 Alinasyon, günümüz dünyasında Avrupalı olmayan ülkelere özgü bir meseledir. Özellikle de böyle ülkelerin bu hastalığa yakalanmış aydın tabakasına mahsustur. Bu hastalık Avrupa ülkelerinde de göze çarpar. Avrupa ülkelerinde insan makine aracılığıyla ve Avrupalı olmayan ülkelerde Avrupa kültürü tarafından aline (aliéné) edilir. Bundan dolayı Avrupalılar makine alinasyonuyla ve Avrupalı olmayanlar da (bizler) kültür aracılığıyla hastalanmış durumdayız. Aliéné kavramı genel olarak ve özetle, insanın gerçek var oluşunu hissetmemesi ve başka bir şahsiyeti hissetmesidir. Bir varlığa ibadet eden kişi, bu varlık ister bir şey olsun (ağaç, taş vs.), ister doğa ötesi bir varlık olsun (tanrı, melek, tanrılar), ister insani bir varlık olsun (mabut, sevgili, peygamber, imam) ibadeti şiddetlendiği oranda taptığı şey aracılığıyla aliéné olur. Aliéné, insanın kendisini hissetmemesi, başkasını veya başka bir şeyi kendi yerine hissetmesidir. Yani her halükarda başkalaşmıştır. Mesela Hallaç, aline olmuş insanın bariz numunesidir. “Ben hakkım”, yani “ben yokum (benim yerime) Allah var” dediğinde gerçekten böyle hissediyordu ve bu, felsefî ve itikadi bir mesele değildi. Aksine, onun bu şekilde hissettiği bir hissetme meselesiydi. Bu konular bazen hastalık biçimine de dönüşebilir. Ruh hastalıkları hastanelerinde kimi zaman kişilik bölünmesi adında bir hastalık tanımlanır (çift kişiliklilik). Kişi kendisini iki tane “ben”de hisseder. Biri kendisi, diğeri ise kendi yerine hissettiği kişidir. Bazen odur, bazen de kendisi. Mesela hasta yolun ortasında durur ve hareket etmez. Ona neden yürümediğini sorsanız “benzinim bitti, biraz benzin koy da gideyim” der. Kendisini bu durumda taksi hisseder. Kendisini böyle görür ve bir tatlı veya meyve suyu verdiğinizde benzin konduğunu ve şarj edildiğini hisseder ve tekrar yola koyulur.
Arabistan’da sadece insan ve deve sayımında “kişi” kullanılır. “Üç kişi deve”, “beş kişi insan”. Tüm hayvanlar arasında sadece ve sadece devenin insan gibi kendi adıyla sayılması, insanın o çevrede devenin şahsiyetine ne kadar benzediğini, bazen kendisini devenin, bazen de devesini kendisinin yerine hissettiğini gösterir.
Başlarda Voltaire’in taraftarı olan Maurice Debré, Voltaire’e öyle tapardı ve bu ilgisini o kadar ileri götürürdü ki Voltaire’i bir öğretmen, üstat, insan olarak değil, aksine doğaötesi, insanüstü seviyede hissederdi; kendisi ile Voltaire arasında aşk gibi ve dinî kutsallıkla karışık bir sevgi vardı. Eserlerinde Voltaire’i şöyle isimlendiriyordu: “Mon autre moimeme” (öteki “ben”im). Kimi zaman kendisini Maurice Debré, kimi zaman da Voltaire hissediyordu. İnsan ve insan, insan ve mabut, insan ve şey, insan ve para (paraya tapan kişi, bankanın varlığını kendi varlığı gibi hisseder) arasındaki ilişki ve insanın iş araçlarıyla ilişkisi alinasyon ortaya çıkaran ilişki türleridir. Böyle bir hissiyat, insan makineyle haşir neşir olduğunda daha fazla meydana gelir. Çünkü makinenin hareketi tamamen insana bağlıdır. Bundan dolayı hareket insana nüfuz etmiştir.
Alinasyon (aliénation) sözlükte “cin çarpması” anlamına gelir. Eskiden kimler için “cin çarpmış” derlerdi? Sağlıklı olan, ama içine şeytan veya cin girdiğini hisseden kişiye. Bu durumda o artık kendisi değildir, bilakis düşünen şey, o şeytan ve cindir.
3 62/Cuma Suresi 5 (Çev.)
4 Trajedinin tarifi: Öykünün kahramanının, birbirine zıt iki yolun karşısına geldiği ve hangisini seçerse seçsin büyük ve telafi edilemez bir faciayla yüz yüze geleceği duruma trajedi denir. Şehname’nin büyük trajedisi olan Rüstem ve Sohrab’ın hikâyesi gibi. Çünkü okuyucu Sohrab’ı sevmesine rağmen öyle bir durumla karşılaşır ki katili, yani öykünün en değerli kahramanını Rüstem’i sevmemesine karşın onu övmek zorunda kalır. Okuyucu burada trajedi yaşar.
5 Kurumun tarifi: Yapı, institution kelimesinin tercümesidir ve sürekli var olan şey anlamına gelir.
Dil, devlet, sanat, aile, din vs. toplumsal kurumlardır. Esas itibariyle “st” içeren her kelime durağanlığın, yerleşmenin, donuklaşmanın ve istikrar bulmanın alametidir: ist (durma), istâden (duraklama), ustân (vilayet), ustuhân (kemik), istgâh (durak) vs.
Toplumun iki boyutu vardır: 1) hareket (mouvement) boyutu, 2) sabitlik (institution) boyutu.
Dolayısıyla kurumlar (institutions) toplumun iskeletinin temel yapısı olmaktadır. Kurumlar, beşer toplumunda daima yerlerinde dururlar ve muhtelif yargılara, merasimlere, yasalara ve geleneklere göre gerçekleşirler.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz