Sait Faik Abasıyanık için yaşamın anlamı – Orhan Tüleylioğlu

Sait Faik Abasıyanık, “Hikâyeci olmasaydınız ne olmayı düşünürdünüz” sorusuna şu yanıtı veriyordu: “Kahveci, kahveci olmayı çok isterdim. Hem gene de istiyorum. Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun, oraya kim bilir ne çeşitli insanlar gelip gidecek, ben onları tanıyacak, seveceğim.”

Sait Faik, 1954 yılında Gülen Erdal’ın kendisiyle yaptığı röportajda hikâyeci olmasaydı kahveci olmayı çok istediğini söylemiş, ama ne yazık ki, bu röportaj ünlü öykücümüzle yapılan son röportaj olmuştu.
Sait Faik genç yaşta yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayacak, aynı yılın 10 Mayıs’ı 11 Mayıs’a bağlayan gecenin sabahında, çok sevdiği yaşama gözlerini yumacaktı.

Annesi derinden etkilenmişti…
Yazarın 1939’da, Şahmerdan adlı kitabında yer alan “Çelme” adlı hikâyesi yüzünden askeri mahkemede yargılanması, ardından Medar-ı Maişet Motoru adlı kitabının toplatılması onu ve annesi Makbule Hanım’ı derinden etkilemişti. Annesine göre yazarlık oğlunun başını beladan başka bir şey getirmiyordu. Bu yüzden artık yazmamalıydı.

Yazılara ara verdi…
Art arda gelen olaylar, annesinin telkinleri ve bazı eleştirilerin etkisiyle Sait Faik, yazmaya bir süre ara verdi. Burgaz Adası’na çekildi. Herkesten uzak, kendi bildiğince, gönlünce yaşamaya başladı. İçki ve başıboş hayat, sağlığını bozmaya başlamıştı.

Yazmadan duramazdı
Bir süre sonra yazma arzusuna engel olamayacak, yeniden yazmaya başlayacaktı: “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmakta bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Yaşar Kemal’in röportajı
1953 yılında Mark Twain Derneği, modern edebiyata yaptığı katkılardan dolayı Sait Faik’e onur üyeliği verince, Yaşar Kemal onunla röportaj yapmak için soluğu yanında alır:
“- Ne var, ne yok Sait? dedim. Hikâye yazıyor musun?
– Yok, dedi, yaşıyorum.
Hüzünlü, ılık, insan sevgisi dolu hikâyelerini Sait yazmaz, yaşar. Sait bir dertli, kötülüklerden, aşağılıklardan, dünyadaki cümle bayağılıklardan, kirden iğrenen bir âdemoğludur. O daima iyiliği söylemiştir. Dünyaca ün almış Mark Twain Derneği’nin fahri üyeliğini aldığını duyunca, bu iş için Sait’in ne diyeceğini öğrenmek için aradım…
Sait, beni kırmadı. Teşekkür ederim.
Ben sual sormadan o başladı:
– Bana, Mark Twain Cemiyeti fahri üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü. Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylemeye ne hacet. Bu, üyelik verilebilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir sanırım.
Ben aldım, dedim ki:
– Senden önce, bu cemiyetin ilk üyesi Atatürk’müş…
– Biliyorum. Beni sevindiren de bu işte. Atatürk’ten sonra, benim üye olmam, benim için ne büyük bir şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile, o milletin kendi halinde bir küçük hikâyecisinin Amerika’daki bir cemiyette buluşmaları küçük hikâyeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır. Demokrasi de zaman zaman böyle olur. Eğer bu üyelikten memnunsam bu yüzdendir.
– Politika… Dedim.
Sözümü ağzımda kodu:
– Karışmam.
– Peki, seni bu cemiyete ne sebepten, hangi eserin için aza seçtiler?
– En büyük devlet adamlarının, başkanlarının ve başbakanların fahri veya asli üye oldukları bir cemiyete beni de seçmenin aslı nedir diye düşündüm, şunu buldum: Demek ki şimdiden sonra dünya çapında bir hikâyeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikâyeciler de seçilecek… Şahsıma Mark Twain cemiyetinin gösterdiği ilgi ve sevgi daha çok Türk hikâyeciliğinedir gibi geliyor bana. Ben de bu ilgi ve sevgiyi bütün değerli hikâyeci arkadaşlarımla paylaşırım. Kabul ederlerse.”

Sait Faik için ‘yaşamak’
Sait Faik, öykülerinde günlük yaşamın içinden yakaladığı sıradan olayları ve çok sevdiği sıradan insanların dünyalarını hikâyeleştirirken yaşama sevincini hiç elden bırakmadı. Son röportajında, “Çocukluğumda da ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor” diyor, “Yaşamak nedir” sorusuna şu karşılığı veriyordu: “Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İşte ben böyle hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim.” Onun için yaşamak mutluluk; mutluluk yaşamak demekti…

Orhan Tüleylioğlu
10 Mayıs 2015 Pazar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Susan Sontag’den Annelik Kuralları: “Tutarlı ol”

Kapat