Platon’un Devletinin Düşündürdükleri… kısa bir deneme – Zahit Atam

.
.
Platon devleti ilginç bir kitap, çünkü kendi fikirlerini karşıtlarına karşı savunarak ortaya koymaya çalışıyor. Dolayısıyla bir yandan iyinin, güzelin, erdemin, sanatın anlamı ve işlevi ve toplumsal hayat üzerinde düşünürken, öte yandan içinde yaşadıkları toplumsal hayat hakkındaki gözlemlerine de tanık oluyoruz.


Bir yöntem olarak Sokratik tartışma yöntemi (Platon’un eserlerinden çıkardığımız biçimiyle) belirli bir sorgulama üzerine kurulu. Neyin iyi neyin kötü, neyin adil neyin adaletsiz olduğu üzerine düşünürken, bir yandan ideal olana öte yandan varolana bakılıyor. Ama en güzel yanı ise tartışan insanlarda ve özellikle Sokrates’te içinde yaşadıkları kültürel ortam üzerine olan derin bilgi ve bunlara başvurarak-bunları sorgulayarak, olan kültürel mirastan yararlanarak ve onların topluma yansımaları üzerine düşünerek bir sonuca varmaya çalışıyorlar.

Dolayısıyla buradan çıkarmamız gereken temel argümanlardan birisi; varılan sonuçların toplumsal işleyimden ve kültürden beslenmesi ve ideal olan aranırken bunların kendi içlerindeki olumsuzluklarla ve olan şeylerin iyi yönleri arasında bir denge kurarak “iyiye” atfettiğimiz özelliklerle sürekli bir ilişkilendirme içinde sonuçlara varmak oluyor. Bütün erdem-adalet gibi soyut, ama insanlık için vazgeçilmez kavramlar kendi çıkış noktalarını “olanın anlaşılması” çabası ve eleştirisi ile olması gerekenin geçmişe yönelik çözümleme ve akıl ve sezgi yoluyla süzülerek oluşturulan “ideal aranışı” aranışı arasındaki ilişkilendirme-bağlantılandırma üzerinde inşa edilmeye çalışılıyor, dolayısıyla bu tip bir sorgulama insanlığa miras olarak kalıyor.

Ama işin ilginç boyutu aynı zamanda şu; insanların verdikleri yanıtlardan ve doğruyu arama çabalarında farklı üsluplar ilginç biçimde günümüzü de çağrıştırıyor; yani çeşitli biçimlerde kendi dedikleri sorgulandığında farklı bir sonuca varıldığı zaman şaşkınlık yaşayan insanın gerçeklik ve akıl arasında sıkışması, başkasına karşı tuhaf tepkiler: insan öte yandan böylesi durumların günümüzde de yansımalarını ve karşılıklarını kendi yaşamında görünce belirli bir şaşkınlıkta yaşıyor.

Sokrates insan yaşamı üzerine düşünürken ve sanatın işlevi ve nasıl olması gerektiğini sorgularken belirli varsayımları kendine çıkış noktası olarak aldığının farkında olmalı; burada önemli bir sorun bunların neler olduğu ve kabul edilip edilemeyeceği ya da bunların nasıl eleştirilebileceği. İkinci ilginç soru da ideal insan aranışıyla sanatın kendi içinde yaşadığı çatışma eksenidir. Çünkü bana sanat ideali yansıtandan daha çok varolanın eleştirisine, daha çok sorgulamaya, yargılayıcı olmaktan çok çözümlemeye, cezalandırmaktan daha çok anlayış gösterip istenilen yönde bir değişikliğin tetikleyicisi olmaya eğilimlidir. Bu yönden sanat eserleri içinde ideal olanı kurmak değil, gerçekliği yorumlamak ve sorgulamak, olanın maddi nedenleri üzerinde durmak ve insanın bu aranışına tanıklık etmektir. Eğer sanat ideal olanla kendini sınırlasaydı, ki belirli eserler bu çabaya girişir, şaşırtıcı bir şekilde kurulaşmakta ve sanat insani olandan uzaklaşmaya zorlandıkça etkisini de kaybetmektedir. Çünkü sanatın ideal aranışı kendi kurduğu sanal gerçeklik içinde inşa edilemez, gerçeklik gerçek süreçler içinde değiştirilebilir, sanat böylesi bir değişim gereksinimini sezdirebilir, yolu üzerinde düşündürebilir. Sanat gerçekliği yeniden şekillendiren değil, bu şekillenme süreçlerinde insanları etkileyerek harekete geçirebilecek bir araçtır. Ama öte yandan sanatın kendini ifade etme biçimleri üzerine “ideal”den yola çıkarak yasaklar konmaya başladığında ortaya çıkan muhafazakarlık ve sansürdür. Üstelik daimi olmayan içinde yaşanılan tarihsel dönemin yasaklarıdır bunlar. Dolayısıyla olan insanın insanı anlatma biçimlerine ve insanı sorgulama süreçlerine uygulanan bir baskıdır. Ama Sokrates bunu mu istiyordu? Bence hayır. Çünkü Sokrates’in söylediği önemli birçok başka şey de var;

1. Sanat insanlar üzerinde etkilidir ve o insanların duyguları, inançları ve kimlikleri üzerinde etkili olabilir.
2. Sanatın insanlara insanı anlatma süreçlerinde bu nedenle belirli yükümlülükleri vardır.
3.  Sanatın bu anlamda varolan iktidara karşı değil, kendi içinde tanımlanan belirli erdemleri taşıması gerekir.
4. Sanat eserleri insanlar üzerinde belirli etkilerde bulunuyorsa, dolayısıyla toplum üzerinde yansımaları oluyorsa, sanatçı bunların bilincinde olarak eserlerini inşa ederken bu “erdemler”den yola çıkarak üretimde bulunmalıdır.

Benim tespit edebildiğim varsayımları bunlar ve bunlar belirli ölçülerde kabul edilebilir önermeler. Bugün biliyoruz ki, sanat eserleri insanlar üzerinde etkilidir. Ama aynı şekilde bu etkinin de belirli sınırları vardır. Sanatın içinde devrim yapabilirsiniz, ama gerçek yaşamda devrim yapmak o kadar kolay olmuyor. Eğer etkili oluyorsa belirli bir sorumluluk alanı olması gerektiği doğrudur, ama bu sorumluluk alanında hareket ederken sanatçı kime karşı hesap verecektir; modern düşünce burada kendi vicdanına karşı demektedir. Ama insanlar farklı şeyler düşünüyorlarsa, farklı değerleri taşıyorlarsa, o zaman eleştiri mekanizmaları devreye giriyor. Üretilen eseri yorumlayan ve bunları niteleyerek-çözümleyerek insanlığın karşısına sunan bir eleştiri mekanizması, sanatçının yetişmesine de yardım eder, izleyicinin eserleri alımlayabilmesine de ve bunları yaşamında daha etkin olarak yaşatabilmesine de. Üçüncü olarak sorumluluk alanı olarak sanatçının varolan iktidarlara karşı değil de kendi vicdanına karşı sorumlu olması iki nedenle gereklidir; birincisi varolan iktidar “ideal” olmayabilir, ikincisi insanın bunları eleştirmesi süreci ve inandıklarını yansıtması daha dürüstçedir. Dolayısıyla sanatçının da kendini yetiştirmesi ve kendince taşıdığı idealleri oluşturması düşüncesi “eleştirmen içinde sanatçı içinde” belirli bir gerekliliktir. Bu anlamda eleştirmen olarak Sokrates, kendince Yunan sanatında gördüğü yanlışlıkları ortaya koymaktadır, ama bundan şunu da anlıyoruz ki, sanatçının da kendi yaptıklarını ve etkilerini dikkate almalıdır düşüncesi-iddiası ortaya çıkıyor. Sokrates insanın kendini bilmesine ve bilmediklerini öğrenme çabasına özel bir anlam verdiği için sanatçıdan da aynı görevi bekliyor. Sokrates’in yaklaşımında “ideal olanın aranışı egemen olduğu için” sanattan da bunun inşası için yardım bekliyor. Dolayısıyla bu “ideal olana yönelik” bir çözümleme ve uygun olmayanların eleştirisi ve ideal sitesine almama tavrı ortaya çıkıyor. İdeal site nasıl olur, bu konuda tam bir fikrim yok, ama bunun kurulmasında sanatın anlamlı bir rolü olabileceğine inancım var. Dolayısıyla bu süreçte eleştirinin de anlamlı bir işlevi olabileceğine inancım var. Ayrıca Sokrates’ten anladığımız kadarıyla sanat eserini çözümlerken elimizden geldiğince onu çarpıtmamak isteği ve çabası günümüze miras olarak alınabilir diye düşünüyorum. Bu yönden bile saygı duyulması gereken bir düşünür oluyor.

Sokrates’ten günümüze kalan en önemli miras (benim anladığım kadarıyla) anlama ve çözümleme çabasıdır. Kent ya da site üzerinde düşünürken bize aynı zamanda kendi döneminin düşüncesini büyük bir açıklıkla anlatıyor; ancak ilginç bir durum var, bunu tespit ederken, aynı Sokrates’in sözlerindeki gibi;

“Çocukluğumdan beri Homeros’a beslediğim sevgi ve saygı beni engelliyor ama, gene de söylemek zorundayım,” dedim. “Çünkü belli ki bütün o güzelim tragedyaları yaratanların ilk hocası, önderi o. Ama bir insanın hatırını hakikatten üstün tutamayız. Dediğim gibi, düşüncemizi söylemek ödevimiz.”

Bence sanatsal formlar üzerine düşünmek anlamlı, onları çözümlemekte anlamlı, ama bence ideal sanatsal form aramak ve bunları tespit edip bunlara göre sanat üzerinde yasaklar koymak yanlış bir davranış. Sanatın kaçınılmaz olarak insan merkezli bir yapısı olması gerekir, çünkü insan üretimi sanattan söz ediyoruz. Ancak ideale uygun olmadığı, siyasal iktidarı sorguladığı ya da siyasal iktidardan daha öte olan kutsal değerleri sorguladıkları için yasaklamak bana anlamlı gelmiyor, çünkü tarih içinde görüyoruz ki bunlar da değişiyor. Dolayısıyla önemli olan düşünceye düşünceyle, sanata sanatla ya da eleştiriyle karşılık vermek ve anlamlı bir sanat eseriyle insanları sömürmek için ya da siyasal iktidara yaltanlanmak için yapılanı ayırt etmek gerekir, bu da eğitimle yapılabilir. Sanıyorum bir insanlık dersi olarak “cezalandırırken ve yargılarken” insanın çok daha fazla düşünmesi gerekir ve olabildiğince bundan kaçınması gerekir, çünkü insan “tam bilgiye ulaştığı an” hissine ulaştığı an kadar tehlikeli çok az an vardır, çünkü bana göre böylesi bir an yoktur. Yaşamın devam ettiği bir süreçte bu “tam bilgi anı” sürekli bir başka bilgiye de ihtiyaç duyar ve aslında bu an hiçbir zaman gelmez, bilgi bitmez, yargılarken ve cezalandırırken ise geri-dönüşsüz pek çok şey yapılabilir. Sanıyorum ki sansür bir tür korkudan kaynaklanır, “sanat”ın ise insanları kötüye yönlendireceği belirli açılardan doğru ise de, yetkin bir sanatın böyle bir şey yapacağına ben inanmak istemiyorum, dolayısıyla olması gereken nasıl bir sanat sorusunu tartışmaktır ve nitekim de Sokrates’te bunu yapmaktadır. Evet doğruyu söylemek insanın ödevidir, ancak hangi doğruyu? Değişmeyen ve her zaman ve her insan geçerli bir doğru ben bilmiyorum. İnsanların “doğruları” aynı şekilde kavrayabileceklerine de inanmıyorum, üstelik doğruya da insan belirli bir deneyim biriktirdikten sonra yakınsıyabiliyor, dolayısıyla insan için her daim geçerli bir doğru aramak doğrunun “doğruluk niteliği”ne uygun olmuyor.

Sokrates önemlidir, çünkü doğruyu aramaktadır, bunu yaparken de varolandan yola çıkmakta ve onu sorgulamaktadır. Sanat üzerine düşünürken, sanatın insan ve toplum üzerindeki etkileri üzerine düşünürken önemli şeyler söylüyor, ancak bazen sanatın etkisini “abartıyor” bazen de sanatın “yüceltme sonucu” yaptıklarını yanlış yorumluyor, çünkü kişileştirim sanat için kaçınılmazdır ve insan kendisi gibi olanları da kendisinden olmayanları da belirli bir kişileştirim ile canlandırıyor. Antik Yunan’ın tanrıları üzerine çıkarsamalar yaparken de bu “soyut yücelere” mantıkla ve akılla yaklaşması ise böylesi “yücelere” yaklaşırken önemli bir miras olarak günümüze kalıyor; çünkü insan böylelerine de aklın yönlendiriciliğinde yaklaşabileceğini gösteriyor. Tarih içinde insanların inançları değişiyor, elbette ki “yüceleştirdikleri de” değişiyor, sanıyorum ki insanlık tarihi içinde tek bir “yüce” hiçbir zaman olmadı. Ya da “yüce”nin yüceliğine ilişkin nitelikler de tarih içinde de tarihin bir anında da bütün insanlık için bir olmadı. Dolayısıyla sanatı yasaklamak değil de sanat olanla olmayanı ayrıştırmak, içten olan ile olmayanı ayrıştırmak ve toplumsal etkileri yönünden bunları karşılaştırmak… gibi edimler bir anlam taşıyor. Dolayısıyla yasaklamak belirli ölçülerde tarihin her döneminde çeşitli biçimlerde ve çeşitli gerekçelerle de olsa, önemli olan anlamak çabası ve çözümlemek çabasıdır ve olabildiğince yasaklamaktan çok serbest bırakmak ve “kötüyü kötü olduğu için ve bizi sömürdüğü için” kovmak bir değer taşıyor. Örneğin Terminatör filmini ve benzerlerini sanatsal gayeler için yapıldığını varsaymayacaksak (ki ben varsaymıyorum) dolayısıyla bunlara gereksinim duymayan ve bu tip Scary Movie serisini anlamsız ve insanlık-için gereksiz gördüğümüz için bizden uzak tutma çabasına girişebiliriz, sonuçta insanın belirli bazı şeyleri yadsıma çabası anlamlıdır, ancak yok-etmek ve insanlığın mirasını kötü-iyi ayrıştırıp ona saldırmak bana anlamsız geliyor. Anlamak çabası yargılama ve cezalandırma çabasının önünde olmalı ki, insan en azından ne yaptığını bilsin. Aynı zamanda insan kendi bildiğinin sınırlarını bilsin, insanın neleri tam olarak bilebileceğini bilmek zordur (hatta imkansızdır), ancak bulunduğu anda cezalandırırken ve yargılarken bilgisinin ve haklılığının bir sınırı olduğunu bilmesi zorunludur, çünkü böylesi bir sınırın nerede başladığını bilemese bile tarihten bir sınırı olduğunu rahatlıkla görebilir. Sanatın ve insanın sorgulaması anlamlıdır, sanat bu süreçte bir insanın üretiminde başkalarını ve kendisini daha yetkin anlayabilme ve anlayabildiği için (anlama yalnız akılla olmaz, ama onun yönlendiriciliğinde olur) ona yakınlık duyma ve sevgi beslemesi için bir değer taşır. Sevginin büyüklüğü ise bana göre insanda yardım etme ve onu sakıma isteğini onu yok-etmekten çok daha fazla üretir. Sanat insanda insanın yüceleşmesi isteğinden daha çok “kendisini ve dolayısıyla başkalarını hissedebilme, onlara nüfuz edebilme, onlara temas etme” isteğine neden oluyor. Yıkmak ya da zarar vermek, ya da daha aşırısı yok-etmek; ne pahasına ne için ve nasıl? Yaşamı savunamadığı için saldırmak, anlatamadığı için saldırmak, çoğu kere de haksız yere ve haksız olduğu için saldırmak; insana insan olduğu için saldırmaktan başka nedir ki?

İnsanların doğuştan belirli kişiliklere sahip oldukları ve soylar boyunca bunların devam ettiği düşüncesi gibi Platon’un kitabındaki düşünceler, yaşamın ve insanın değişkenliği hakkındaki yetersiz bilgiden kaynaklanır. Toplumsal koşullar ve insanların ve artlarından gelenlerin zaman içindeki değişebilecekleri düşünüldüğünde belirli bir bilimsellik taşımayan düşüncelere dayanan felsefenin nasıl baskıcı olabileceğini ve yaşamı açıklamaktan daha çok, “kendi içlerinde taşıdıkları ilginçlikler boyutunun ötesine geçemeyeceği” bana açık görünüyor. Belirli insanların varlığına altın ve benzeri şeylerin katıldığı düşüncesi, belirli insanların üstün olduğu düşüncesi, yaşamın açıklanması için tuhaf düşüncelerdir ve bunlar yaşamı ve insanı açıklamaktan çok uzaktırlar. İnsan değişkendir ve yaşamın kimin önüne neyi çıkaracağı o kadar bilinemez, insanı soyuyla ve bileşimindeki madenle açıklamak, insanın yaşamı hakkında bunlara dayanarak yargılarda bulunmak felsefenin yapması değil, özellikle kaçınması gereken yargılardır. Eğer önemli bir miras kaldıysa, bu doğruluk, adalet, dürüstlük, toplumsal yaşam ve bunların bileşenleri üzerine sorgulama ve eleştirme hakkıdır, kendini doğrulamak için böylesine “tuhaf kanıtlayıcı” öğelere başvurmak açıklamaktan çok insanın kendini doğrulaması için başvurduğu “tuhaf varsayımlar” dır gibime geliyor. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin ve insanlar arasındaki geçimsizliğin nedenlerini “insanların doğuştan getirdiği özellikler” yerine yaşamın maddi olarak üretilmesi gibi alanlara çevirmek daha bilimsel ve daha insaniymiş gibi düşünüyorum. İnsanın kendini anlamaya çalışması ve başkalarıyla olan ilişkilerini sorgulaması anlamlıdır, ama kendini doğrulamak için ilginç varsayımlara yönelmesi ise; sanıyorum bu yüzyıllardır olan bir eğilim, anlama edimini sonuca ulaşmak isteğinin bastırması, düşünmenin kendi doğal akışını yargıya ulaşma isteğinin bastırması. İşin ilginç tarafı sanatın tarihinin de bu ilişkiyi (en azından büyük sanat eserlerinde) ters yüz etmesidir, sonuçtan daha çok sorgulamanın ve gerçekliğin olabildiğince “olduğu gibi” sergilenmeye çalışılması. Bu süreçler çatışınca sanatta belirli bir bastırma edimi olarak “sansürün hışmı”na uğruyor diye düşünüyorum. İdealin bastırması ve insanın kendini bilerek buna direnmesi süreci olarak bir çatışma alanı olarak sanat. İktidarın belirleme isteği ve sanatın iktidara hakikati söyleme isteği, iktidarın cezalandırma sanatın affettirici gerekçeler bulma isteği. Aslolan yaşamdır idealler değil, ama ideal aranışı bitmez, daha da önemlisi ideallerin bütün görkemine ve bastırma çabasına karşın, tarih boyunca bizzat kendilerinin değişmesi insan için daha da düşündürücü değil mi? İnsan güçsüz olduğu için suçlanabilir mi? İktidara yalan söyleme hakkı verilip iktidarın gölgesinde yaşayan insana yasaklama getirilebilir mi? İnsandan öte bir yasa olabilir mi?

Zahit ATAM
Sinema Tarihçisi
Y. İnsan Yeni Sinema dergisi
Yazarı ve Yayın Kurulu Üyesi

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bunalım Edebiyatı ve Modernizmin Sorunları – Svetlana Uturgauri

5O'li yılların ortalarında Türk edebiyatında, modernizmin estetik ilkelerini benimseyen ve Batılı öznel idealist felsefi yaklaşımların etkisi altında bulunan bir grup...

Kapat