Zahit Atam: Pandora’nın Kutusu yabancılaşmanın değil de daha çok bir yüzleşmenin ve belki de biraz kendini bulmanın filmi (1)

“Pandora’nın Kutusu bir yabancılaşma, yalnızlaşma hikâyesi… Herkesin kendini bir şekilde içinde bulabileceği, gelişmiş ya da gelişmekte olan, kapitalizm ve modernlikten nasibini almış bütün toplumlardaki bireylerin sıkışılmışlığı anlatılıyor. İnsanlık hallerinin kimi ironik kimi hüzünlü bir dille anlatıldığı, orta sınıf ahlakı üstüne kurulu dokunaklı bir hikâye…” [1]
Pandora’nın Kutusu yönetmenin kariyerinde farklı bir çizgiyi temsil ediyor, geçmişin daha uzak hikâyeleri yerine daha sıkı bir olay örgüsü, daha gündelik yaşamlar, daha politik konular yerine yaşamın her birini farklı yönlere götürdüğü insanların hikâyesi. Bu filmin bir yabancılaşma, yalnızlaşma hikâyesi olduğu bana göre tartışmalıdır, çünkü yabancılaşmadan daha çok seyreden insana duygularını büyük oranda geçiren, insanı düşündüren ve büyük oranda sinemadan sıcak duygularla çıkartan bir film. Dolayısıyla Yeşim Ustaoğlu’nun daha önceki filmlerinde yakalanamayan değil –çünkü insanlara yaşamın soğuk yüzünü ve tartışmalı alanları açan filmler yapmıştı- tercih edilmeyen izleyiciyle duygusal bir zeminde ilişki kurma çabasıydı. -Örneğin bir Güneşe Yolculuk hakikaten seyreden binlerce insanı duygusal olarak yoğun etkilemesine karşın duygusal bir süreç üzerine inşa edilmemişti- bu süreç Pandora’nın Kutusu’nda belirli ölçülerde değişmiş ve önemli oranda etkilemeyi başarmış durumda.

[Tam filmi seyrettikten sonra aklıma Beyaz Melek geldi. Bir dizi insanı gösterip, her birinin başka bir derdi olduğunu gösterip, ardından bütün bunları tatlıya bağlayarak insanlarda deyim yerindeyse sahte özdeşleşme-çözümlerle duygusal bir ilişki kurmak hakikaten sanat olmuyor. Ne alakası var diyenlere şunu hatırlatıyorum; bakın sanat filmi dediğiniz şeyde insanın insanla bir yüzleşmesi vardır, insanın insanı sorgulaması vardır, bu süreçte örneğin bir Vizontele’nin ya da GORA’nın yeri yok. İnsanlar bunları seyredebilir, hoşlarına gidebilir, gülebilirler, hatta seyretmekten zevk de alabilirler, ama bu onların sanat filmi olduğunu göstermese de, örneğin üniversitelerde sanat sosyolojisi dersleri veren bir Prof. Emre Kongar’ın şimdiye kadar çekilen en iyi Türk filmi diye kendi sitesinde Vizontele’yi nitelediği bir ülkede yaşıyoruz. Örneğin Adana Film Festivali’nden sonra Beyaz Melek’in yapımcısından başlayarak izleyicinin tepkilerini örnek göstererek ödülü kendilerinin alması gerektiğini söyleyenler ya da Yumurta filminden sonra Sinan Çetin’in söylediği “haftada bir ben bu filmden bir tane yaparım” sözü gibi unsurlar bu toplumda yaygın bir inanış ve söylemdir. Gerçekten ciddi ciddi okumuş, üniversite mezunu insanlarda dahi sanat filmlerinden uzak durma anlayışı ve bunları anlaşılmaz bulma eğilimleri vardır. Ya da örneğin Türkiye’de belirli toplumsal sorunlar hakkında bir yönetmen film yapınca bu kez insanlarda politik sorunların rantını yiyiyor diye değerlendirmelerde yaparlar. Ya da bir başka sanatla ilişki kurma sürecinden devam edelim; yılların solcularının şiddet filmlerinden, korku filmlerinden, ya da gerçekten böylesini de görmüştüm, örneğin bir Stefan King’ten hoşlanması ne yazık ki, bu toplumumuzun derin kültürel yıkımının tipik sonuçlarından birisidir. Tam da bütün bu nedenlerle, yani insanların sanatla kurduğu ilişkiler içinden tanık olduklarımdan dolayı, filmden çıktıktan sonra bunun sanat eseri olduğuna karar verdim, bu nedenle Pandora’nın Kutusu’nun basın gösteriminden çıktığımda bizzat bu filmin niçin sanat Beyaz Melek’in niçin sanat olmadığını düşündüm. Çünkü genel olarak 1994 sonrası Yeni Türk Sinemasının bir haritasını çıkarmaya çalışıyorum, problematiğim bu tarihsel dönemi bir bütün olarak düşünmeye yöneltiyor beni.]

Bu film, yani Pandora’nın Kutusu insanları duygulandırıyor, dokunaklı yani patetik bir film. Ancak kesinlikle bir duygulara oynama durumu yok, duyguyu uyandıran bizzat başrollerden birinde olan yaşlı Fransız’ımızın gerçekten etkileyici performansı değil, bizzat filmin tam merkezine yerleştirilen bir çözülüşün adım adım anlatılması ve bu çözülüşün diğer karakterlerin yaşamlarına etkileri, sonuç olarak yaşanan çıkışsızlığın bizzat kendisinde. Ama buna karşın böylesi yaşlı insanların çok farklı vesilelerle hemen her birimizin hayatına girmiş bir yaşanmışlığı da var. Zaten aslında yönetmenin televizyonlara yaptığı konuşmada -aldığı uluslararası altın istiridye ödülünden sonra- çıkış noktasının değer verdiği bir insan ve eleştirmen olarak Fethi Naci’den söz etmişti. Fethi Naci Yeşim Ustaoğlu’nun komşusuydu, son yıllarında gerçekten Alzheimer olmuştu, bu sürecin çeşitli aşamalarına da yönetmenimiz tanık olmuştu. Ancak bu tanıklıktan çok farklı bir hikâye çıkardı Ustaoğlu; orta sınıf merkezli bir ailenin kendi iç ilişkilerini, bu hastalığa yakalanan anne vesilesiyle, hayatın her birini farklı yönlere savurduğu insanlar arasındaki ilişkileri sorguladı. Dolayısıyla Pandora’nın Kutusu bu anlamda Alzheimer olan yaşlı bir anneyi değil, daha çok bu anne vesilesiyle birbirleriyle yüzleşen insanları anlatıyor, yer yer çözülen insanları anlatıyor. Bunu yaparken de bizzat somut yaşamda gördüklerinin tetiklediği çıkış noktası, daha sonra bizzat hekimlerden hastalık hakkında bilgi alması, böylesi bir hastayı anlamlı bir çatışma eksenine yerleştirmesi sonucu karşımıza bir eser çıkıyor. Bu eser elbette ki, Alzheimer olan annenin yaşamı, bu karakterin kelimenin gerçek anlamıyla mükemmele yakın bir oyunculukla canlandırılışı, insanların çoğu için gerçekten çok dokunaklı, hatta etkileyici bir ortam yaratıyor. Ama filmin amacı insanları duygulandırmak üzerine kurulu değil, böylesi bir toplumsal dokunun belirli maddi koşullar altındaki insan ilişkilerinin sorgulanması.

Filmle kurulan ilişkiye gelince, ben filmi iki kere sinemada seyrettim, bana göre film bir yabancılaşmanın değil de daha çok bir yüzleşmenin ve belki de biraz kendini bulmanın filmi. Ancak bizzat sanat filmi olması vesilesiyle tartışma doğurgan ve farklı yönlerden yakınlaşılabilecek bir çerçeveye sahip. Bu anlamda eleştiri bir filmi bütünüyle açıklamak ve tüketmek yerine, bizzat seyir sürecinin ve daha sonra filmsel metinde kurulan çerçevenin tartışılmasıyla anlam bulabilecek bir şey; yani kesinlikle seyretme sürecinin önüne geçecek, ikame edilebilecek bir şey değil. Film hakkında son sözü söyleme ve kimi zaman yönetmene ve seyirciye baba tavrıyla yargılar bildirme sanatı olarak bizim ülkemizde fazla yeşermiş, nesnel bir ifade olarak yerleştirilmiş ve kendini bir tür hakem ya da Amerikan filmlerindeki mahkeme sahnelerindeki jüri üyesi olarak takdim eden eleştiriyi ilk önce dışlamak gerek. Yönetmen ne kadar öznel olarak bir dünyaya yaklaşıyorsa, eleştirmende o kadar hayatın kendisini getirdiği bugünkü konumunda geçmişiyle yüklü olarak esere yaklaşmaktadır, bu da hakikaten bütün nesnel olma çabalarına karşın hakkıyla yapıldığında öznel bir süreç, aynı zamanda nesnel bir düşünme ve tartışma, dahası bir yaratma süreci. Bu anlamda geçerken bir şey daha söylemek istiyorum, 1990 yılında Ömer Kavur’un söylediği “Türkiye’de sinema eleştirisi sinema sanatının gerisinde kalmıştır sözü” hem katılıyorum, hem de buna ekleyeceklerim var; Türkiye’de halkın filmi anlaması ve seyretme süreci de Türkiye’deki sinemanın gerisinde kalmıştır, bu tablo içinde gerçekten at iziyle it izi bu karambolun içinde çoğu kere birbirine karışmaktadır.

Eğer filmin konusunu anlatırsam ve bu süreçte alıntı olarak büyük oranda yönetmenin görüşlerine başvurursam, sanıyorum okuyucuya çok daha yardımcı olabilirim. Film Karadeniz’de dağın ve ormanlık bir alanın içine kurulmuş bir köyde başlıyor, doksanlarında olan bir kadın evinin balkonunda ya da verandasında bir şeyler yapıyor, hareketlerinden bilincinin bulanık olduğu ve karmaşık bir şekilde geçmişle yüklü olduğu anlaşılabiliyor. Sonra İstanbul’a geçiyoruz. Bir anne çocuğunu arıyor, gün doğarken, bir 17-18’inde delikanlının evinde değil sokaklarda olduğunu görüyoruz, bu delikanlı için babadan daha çok annenin kaygılandığını. Sonra annenin bir küçüğü orta yaşlarında bir kadın erkek kardeşinin yıkıntı içindeki Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki evine gidiyor. Filmin açılışını yapan annenin, büyükanne olduğunu ve kaybolduğunu öğreniyoruz. İki abla ve bir erkek kardeş arabayla Karadeniz’e köylerine gidiyorlar, annelerini bulmak için. Bu yolculuk sırasında kardeşlerin arasındaki gerilimi öğreniyoruz; her biri hayatın başka bir noktasından tutunmuş, her biri bir diğerini onun kendini gördüğünden çok farklı görüyor, herkes kendi noktasından bakıyor. Dolayısıyla ilişkilerdeki farklılıkların ve çatışmaların nedeni kişilik çatışması değil, hayata yüklenen anlamda, hayata karşı gösterilen tavırda, hayatla uzlaşma çabalarında, hayattan beklenilen yerlerde. Bu anlamda bizim geri sinemasal ve öyküsel anlatımımızdaki çözümlemelerde haddinden fazla kişi ve kişilik merkezli açıklamalar yerine dünya görüşlerinin ve insanların maddi varoluş koşullarının yerleştirildiğini gördüğümüzde, yönetmenin daha önceki filmlerindeki toplumcu ve siyasal filmlerinin gerçekten dünya görüşünden kaynaklandığını hatırlıyoruz. Hatırlarsak iyi olur yani. Belki de olabildiğince herkesin birbirinden uzaklaştığı ve diğerleri hakkındaki düşüncelerini kendisine sakladığı bu ayrışmış-parçalanmış-belki de tükenmiş ilişkiler bizzat anne(anne) nedeniyle kardeşleri birbirleriyle yüzleşmeye götürüyor. Bu yüzleşmenin vesilesi anne, aynı zamanda kardeşleri geçmişe götüren, birbirleriyle belirli sorumluluklar üzerinde ilişki kurduran, bununla da yetinmeyip bizzat çocuklarına en kritik anlarda en gerçekçi ve acımasız sözleri-öğütleri-anımsatışları-doğruları veren birisi. Birde tüm bu ilişkilerin içinde anne dolayısıyla kardeşlerin tek çocuğu olan Murat özelinde hayata farklı bir yerinden yaklaşan bir gencecik delikanlıyı görüyoruz; bu kardeş bir anlamda kendi ebeveynlerinden daha farklı bir aranışta. Daha sonra göreceğimiz gibi kendi ailesi içinde en korunaklı olan anne-baba-oğuldan oluşan bu çekirdek ailemiz, aynı zamanda iletişimsizliğin ve sevgisizliğin en çok ayırdığı, kendilerini en çok tüketmiş ilişkilerin içinde. Bu aile yaşamında, bu korunaklı ortamda, kurallar kendini en çok hissettiriyor. Sosyal roller en baskın olarak kendini hatırlatıyor, insanları birbirine bağlayan şeyler onların ne başka bir şey yapmasına izin veriyor, ne de yeniden başlayacak güçleri var; Murat yani filmin başında kendini sokaklara bırakan genç kardeşimiz bu ilişkileri çözümleyen değil yaşayan-hisseden ve bu süreçten uzaklaşmak isteyen birisi. Ancak Murat ne yapacağını bilemeyen, yönünü kendi çizmekte zorlanan, hedefsiz birisi aynı zamanda.

[İşte bu noktada insan gerçekten sosyalist solu hatırlıyor, bu başkalaşmış, bu varolan düzenin kendilerine hayali ilişkiler, ikiyüzlülükler sunduğu ortamla yetinmeyen insanlar bizzat bu tükenmiş ilişkilerin ve rollerin yığılı olduğu ortamların merkezinde kapitalizmi gördükleri, yeni ve farklı ilişkileri gördükleri zaman sosyalist hareket gerçekten anlamlı bir kaynak edinmiş olur. Bu Muratları örgütleyelim demek değildir, ama Muratlar için başka bir dünyanın olabildiğini hissettirdiğimizde, sokaklara sığınan bu insanlar hakikaten çok şey yapabilirler, bunu bilelim diyoruz.]

Üniversite çağında, üniversitesine, üniversitedeki arkadaşlarına, üniversitenin ve ailesinin ona dair gelecek planlarına yabancılaşmış bir karakter, ancak bizzat Murat’ta anneanne dolayısıyla yaşamın karşısında ilk kez kendi isteğiyle, kendisiyle baş başa kalacağı mekânlara, zamanlara, duygulara yelken açacaktır. Bu anlamda bir kendini buluşa yolculuk diye de filmi niteleyebiliriz.
Eğer öyküden devam edersek, kardeşlerin birbirleriyle yüzleştikleri araba yolculuğu bazı şeyleri hatırlatıyor. Birincisi en korunaklı, site içindeki evde oturan büyük abla, gittikleri ve doğup büyüdüğü mekânların insanlarına karşı oldukça mesafeli ve hatta bu insanlara karşı güvensiz, onların içinde tedirgin hissediyor kendini. Ortanca ve gazeteci olan abla bu insanların dışında tutmayı seçiyor. Kardeşlerin en küçüğü delikanlımız için ise her yol Roma’ya çıkıyor. Kendi ilişkileri hakkında konuştukları zamanda kuşkusuz Roma’yı sever görünen bu kardeşler, bu yolları beğenmiyorlar ve onun neredeyse hayattan vazgeçmiş ve zor maddi koşullarıyla yetinmesini belirli açılardan küçümseyerek niteliyorlar. Ortanca ablanın “ilişkisi” ise diğerleri tarafından kuşkuyla ve inandırıcılıktan uzak olarak karşılanıyor. Ama tepeden bakışa sinirlenen delikanlımız, iniyor, kilometrelerce olan yolu yürüyerek köy evine dönüyor. Ancak dönüş bir kabullenme dönemini değil, geçici olarak dengelerin kurulmasını, insanların konuşurken birbirlerine biraz daha özenli davrandıkları bir ara dönem olarak ilişkilerine yansıyor. Sonrasında annenin bulunması ve asıl sürpriz olan annenin Alzheimer hastası olduğunu öğrenmeleri gerçeğinden sonra, anneyle birlikte İstanbul’a dönmeleri. İstanbul’da her birinin özel yaşamlarına, yaşamlarının birbirleriyle kesişmelerine, her birinin kendi içinde yaşadıkları sorunlara dönüyoruz. Bu sürece Murat’ta katıldığında hikâye tamamlanıyor. Alzheimer’in soğuk yüzü, kurallar kurallar, gündelik yaşamın kuralları… Bir başkasına katlanmakta, onun sorunlarını ve sorumluluklarını yüklenmekte hepimize zor gelen gündelik yaşamlarımızın koşuşturmacası ve birbirlerimizin hallerini hissedememekten-paylaşamamaktan doğan parçalanmış yaşamlarımız, herkesin kendine özerk bir hayat kurup her şeyden kaçma çabalarının yıkıcılığı, sevgisizliğimiz, iletişimi engelleyen önyargılarımız, hayatın bezdirici el-alem ne der baskıları, içinde bulundukları sorunların bizzat en azından bu insanlar için çözümsüz olması. Olan sadece bu çözümsüzlüğün içinde bu insanların kendileriyle yüzleşmeleri, yeni bir hayat yok bu ilişkilerde, kimse yeniden başlama cesaretine de sahip değil, köklü bir konformizm ve açıkça kendini hissettiren bir bireycilik söz konusu, bir tek bu süreçlerde hayata nereden başlayacağını ve ne yapacağını bilemeyen Murat’ımız var, zaten film Murat’ın başlangıç noktasında bitiyor.
Tuhaf olan şu; bütün bu ilişkiler zincirinde insanların birbirlerinden olabildiğince uzaklaşmış ve ortak mesaiyi minimuma indiren gündelik hayatın kuruluşuna rağmen, olduğu gibi kabul-edememenin baskısıyla insanları geren önyargılarımız. Hakikaten tam da bu noktada söylenmesi gereken bir şeyle karşı karşıyayız: 1994 sonrasında yapılan bütün sanat filmlerinde hayatın karşısında mutsuz-birbirinden kaçan-iletişimsiz-sevgisiz ilişkilerin yansıtıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Toplumsal olarak bağlarımızın güçlülüğü üzerine dinlediğimiz ulusal özelliklerimiz masallarıyla büyümüş bizler için tuhaf değil mi?
[İsteyen bu tuhaf durumu bunlar bizim toplumumuzu anlatmıyor diyerek, yerli-yabancı festivallerin ve eleştirmenlerimizin ortak kurduğu bir sığınak içinde bazı “yaratıcı sanatçılarımızın” gerçeklikle ilişkisi olmayan sanrıları-düşleri-kurguları diyerek rahatlayabilir. Ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Gerçek şu ki, bu toplumun geçmişteki ilişkilerinden ve sinemasının çizdiği sosyal ortamlardan çok daha farklı bir ortamla günümüzün sinemasında karşılaşıyoruz.]

Devamı  >>

———————-

[1] Ustaoğlu Yeşim, kendi sitesinden, Yönetmen Görüşü

“Zahit Atam: Pandora’nın Kutusu yabancılaşmanın değil de daha çok bir yüzleşmenin ve belki de biraz kendini bulmanın filmi (1)” üzerine bir yorum

  1. merhaba. Filmelere ve sanata dair güzel oluşumların olmasını temenni ediyorum ve film için tebrik dileklerimi iletiyorum Yeşim USTAOĞLUNA. Türkiyenin en önemli ve acı gerçeği olan her şeyin başında gelen eğitimsizliğin hat safhada olduğu bir ülke Türkiye. Hal böyleyken hasta olan annesine veya babasına bakmayan sadece kendini düşünen egoist bir toplum haline gelen Türkiyede filmler ne kadar yeterli olabilir, diyorum ve yaşadığım ve utandığım bir olayı paylaşmak istiyorum . Geçenlerde bir eczaneye gittim ve sıramı beklerken bir anne ve oğul benden önce gelmişler ve onların işlemleri yapılıyor eczacı işlemlerini bitirdi karneyi oğlanın önüne koydu ad soyad imza at dedi ve oğlan 15 yaşlarında kalemi tutmayı
    bile bilmiyor bırakın kalemi tutmayı imza nedir bilmiyor yazık Ülkeyi ne hale koyduk beraberce .Yerel seçimler yaklaştıkça okadar komik oyunlar oynanıyorki yok AHMET KAYA nın mezarı türkiyeye gelsin NAZIM HİKMET vatandaşlığa tekrar alınsın da, ne münasebet efendim bırakın herkes rahat uyusun bari ölümde rahat bırakın insanları ne istiyorsunuz .
    evet biz izin verdikçe daha çok oyunlar oynarlar bahçelerimizde bizde daha çok görürüz okuma yazma bilmeyen çocuklar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi – Prof. Dr. İşaya Üşür

"Kapital-Ekonomi politiğin Eleştirisi" Marx'ın en önemli eseridir. Orijinal halinde dört cilt tasarımlandığı halde, Kapital denilince ilk üç cilt akla gelir....

Kapat