1960-80 Arasında Türkiye’de Politik Tiyatronun Tarihi – Zahit Atam & Selda Karakoç

1960’lar hem Dünya için hem de Türkiye için büyük değişimlerin olduğu bir dönemdir. İlginç olan yanı ise dinamik bir dönem olarak 1960’lar yalnızca gelişmiş batılı toplumlar için değil, aralarında pek çok üçüncü dünya ülkesinin de bulunduğu hızlı ve şiddetli bir geçiş/çatışma ortamının doğmasıdır. Doğal olarak bu yıllar insanlık tarihinde resmi tarihlerin ve resmi kurumların sarsıldığı, belirli ülkelerde yıkıldığı bir tarih olarak görülmelidir. Üçüncü Dünya ülkelerinde ulusal kurtuluş ve tam bağımsızlık mücadeleleri de olmak üzere toplumsal hayata yön veren ilkelerin büyük değişimler geçirdiği bir dönemdir.[1] Siyasal yükselişler beraberinde kültürel hayatta da büyük bir canlılığı getirmiş, bu toplumlar ilk kez kendi sanatlarıyla mücadelelerini birleştirme yoluna girerek, sanatın toplumsal işlevini modernize etmişlerdir. Sanat, yükselen siyasal mücadele için amaçlara ulaşmanın bir aracı haline gelerek fonksiyonelleşmiştir.[2] 
Dünya tarihine kısaca bir göz atarsak, Avrupa’da ve ABD’de küçük burjuva hareketlilik büyüyerek radikalleşmiş, içlerinde radikal değişiklikler isteyen örgütler kurulmuştur. Küçük burjuva hareketliliklerin düzenden kopuşu, fakat toplumu bir bütün olarak değiştirecek dinamik güce ulaşamaması, bir anlamda Marksist yaklaşımda içkin olan “üretimden gelen güç”ün belirleyici olacağı siyasal tespitine haklılık kazandırmıştır. Bu ülkelerde statüko ve siyasal iktidarların kendisine karşı radikal siyasal hareketlilikler olmasına karşın, düzen kendisini devam ettirebilmiştir. Siyasette belirli bir düzeyin ötesinde öznel dil kullanmak ve öznel taleplerde bulunmak sınırlı başarı getirebilir. Nitekim özellikle 1968’de doruğuna çıkan, buna karşın örneğin ABD’de 1950’lerin beat kuşağıyla başlayan düzenden gittikçe uzaklaşan gençlik sendromu, doruk noktasından sadece birkaç yıl sonra hızlı bir düzene eklemlenme pratiği sergilemiştir. Bu açıdan dönemin karakteristik siyasal eylemleri ve gerçek tarih bu gençlik tarafından değil de, bizzat emperyalist güçlere karşı aktif olarak savaşan ve kendisini çok boyutlu olarak dışa vurmaya mücadelesi veren Üçüncü Dünya ülkelerine kaymıştır. Aynı nedenle dönemin aktif siyasal idolleri ve aktif tartışma konuları da bizzat gelişmiş ülkelerin kendisi olmaktan daha çok, Üçüncü Dünya ülkelerinin liderleri ve kuramcılarına doğru kaymıştır.

Latin Amerika’da düzen değişikliği talepleriyle anti-emperyalist talepleri birleştiren sosyalist bilincin gelişmesi, Afrika’da Komünist Partilerin yükselişiyle bağımsızlıkçı hareketler, komşularımız arasında Irak ve İran’da sosyalist hareket güçlü, militan hareketlere dönüşmüştür. Çin’de Kültür Devrimi özellikle batılı dünyada güçlü bir dalga yaratmıştır. Hindistan’ın belirli eyaletlerinde komünist partilerin belediye başkanlıklarını kazanmaları, Afganistan’da modernist sol hareketin yükselişi, Vietnam’da anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı hareketin pax-Amerikana’ya karşı mücadelesi, Fransa ve İtalya’da komünist partilerin seçimlerden birinci parti olarak çıkmaları, 1960’lı yılların başlarında Fransa’nın bütün gücüyle Cezayir’i sömürgesi halinde tutma mücadelesine karşı ulusalcı hareketin zaferi …[3] ve Fransız solunun bu hareketi onaması ve sanatçıların-aydınların üçüncü dünyanın siyasal taleplerine eğilim göstermesi…
Türkiye’de siyasal mücadelenin yükselişi 1961’de Yön’ün çıkışıyla başlatılır, oysaki gençliğin politizasyonu ve toplumun siyasallaşmasının kökenleri 1950’lili yıllarda olmuştur. Bu dönemde bir bütün olarak gericilik semirmeye başladığında ve dünya doludizgin Soğuk Savaş nezdinde karşıt kamplara bölündüğünde Türkiye bir anlamda modern siyasal çekişmelerin içinde kendini buldu. O yılların Türkiye’sinde ezanın Türkçeleştirilmesi, tarikatların yeniden semirmeye başlaması, siyasi olarak gerici ve Amerikancı söylemin birinci elden yapılmaya başlanması, sanayileşme yönünde devletin hiçbir politik ve iktisadi yatırımının olmaması, ayrıca kırsaldan göç ve bu göçün yarattığı sorunlarla büyüyen kentler bir anlamda toplumun yeniden saflara ayrılacağını gösteriyordu. Bu anlamda 1950’lili yıllarda bizzat hükümet tarafından toplumun politizasyonu için her şey yapılmaktaydı; vatan-millet cepheleriyle, kırsal alanlarda dahi toplum kamplara ayrılıyordu. Entelektüel olarak bir hiç olan, bunun yanı sıra siyasi kültürümüze dobra dobra kabalığı getiren Menderes, tarikat beslemesi olarak büyürken, gençleri kaybediyordu. Aslında özellikle Ağustos 1958 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonunun olması ve doların bir gecede 2.80 liradan 9 liraya yükselmesi, Türkiye Cumhuriyetinin borçlarını ödeyemeyeceğini belirtip konkordato ilan etmesi, süreci hızlandırmıştır. Hızla büyüyen dış borçlar ve daimi hale gelen enflasyon, önlenemeyen ve önlemez hale gelen işsizlik, bütün bunların yanında ilericilik-gericilik mücadelesi… Türkiye bu kadar kapsamlı sorunla böylesine projesiz bir iktidarla başa çıkamazdı, ancak aynı şekilde giderek toplumun eğitimli kesimiyle eğitimsiz ve itaatkar koca gövdesinin çatışması bir ülkeyi büyük yıkımlara götürebilir. Menderes, Türkiye’de ilericilere karşı toplumun gerçek anlamda gerici yığınlarını karşı karşıya getirmeyi ve konuşmak isteyen insanları susturarak süreci yönetmeyi hedefliyordu. Aslında ön plandaki demokratlar-cumhuriyetçiler çatışmasında, gerçekte gericiler-ilericiler, bağımsızlıkçılar-Amerikancılar, sanayiciler ve tüccarlar, planlamacılar ve piyasacılar, gençlik ve giderek erken bunayan tarikat kökenli yaşlılar ayrışması vardı. Bir anlamda 1950’lerin sonlarının Türkiye’sinde üniversitelerde gençlik içinde Demokrat Partililer yok denecek kadar azdı; kitlesel olarak büyüyen ve giderek radikalleşen solculardı. Fakat hangi sol? Bu anlamda sorun bu yıllarda çözülmemiş ve bu sorunun yanıtı 1960’lara kalmıştı. Ancak resmi tarihten ve TC’nin hükümetlerinden umudu kesenlerin sayısı çığ gibi artıyordu. Bir anlamda Demokrat partinin çok ötesine geçmiş, planlı kalkınan sosyal yönleri ağır basan ve anti-Amerikancı bir söyleme sahip sol, toplumda gençlerin ve diğer okumuşların içinde öne çıkmaya başladı.

Türkiye’de de sosyalist hareketin 1961 yılından itibaren başta YÖN aracılığıyla kendini dışavurması ve iktisadi bir kalkınma reçetesi olarak, planlama yanlısı eğilimin güç kazanması ve bağımsızlık talepleri ülkemiz için büyük bir sarsıntıya yol açmıştır. YÖN kadrosunun “İkinci İstiklal Savaşı” olarak bağımsızlık mücadelesine girişmesi toplumsal açılım kanallarını bulduğu gibi, eğitilmiş çevrede meşru ve çıkar yol olarak görülmeye başlanmıştır. Örneğin bu yıllarda ODTÜ rektörleri dâhil, pek çok akademisyenin birinci gündemi bağımsızlık ve sosyalizm haline gelmiştir. 1950’lerin Batı’ya açılma kapısı olarak görülen NATO ise emperyalizmin bir savaş aygıtı olarak görülmeye başlanmıştır. Bu anlamda Yunanistan’la bir yarış halinde başvurduğumuz Avrupa Birliği’nin nüvesi Ortak Pazar, bizim için “onlar ortak, biz pazar” yargısıyla gençlik arasında reddedilmeye başlamıştır. Aynı süreç birinci boğaz köprüsü yapımına karşı Hakkari’de üniversite öğrencilerinin çabalarıyla Zap Suyuna bir köprü yapımıyla kendi ifadesini bulmuştur.[4] Dolayısıyla Türkiye’de ilk kez gerçek anlamda anti-emperyalizm, bir ideolojik form olmaya başlamıştır. Böylesi geniş bir hareketlilik içerisinde Dünya’da ve Türkiye’de genel anlamda solun, daha özele inersek sosyalist hareketin yükselişi estetik anlamda geleneksel formlardan uzaklaşma eğilimini yaratmış, yenilikçi ve alternatif bir estetik hareketin oluşmasının önünü açmıştır.
1950’lili yılların kitaplarının referans kaynaklarıyla 1960’ların referansları büyük oranda değişmiştir; 1950’lili yıllara damgasını vuran gerici hareketler 1960’lı yıllara damgasını vuran ilerici hareketlerdir. Türkiyeli aydın 1950’lilerin sözlüğünde soğuk savaşta “Hür Dünya”nın yanındayken, 1960’larda yüzünü Sovyetler Birliğine, sosyalizme dönmüştür. Kısa sürede yenilikçi hareketler, tiyatroda önce Brecht’i sonra da Geleneksel Türk Tiyatrosunun epik tiyatroyla benzeşen yanlarını keşfederek, Muhsin Ertuğrul döneminin genel-çizgisi (“mainstream”=ana akımı) olan “natüralist” tiyatrodan uzaklaşmaya başlamıştır.[5]  Bu bakımdan yeni tarz oyunculuk belirli bir üslubu içerecek şekilde değişimi tetikleyen yeni anlatılar kurma gereksinimi olarak somutlanmış, geçmişin belirli kalıpları tekrarlayan oyunculuğu sarsılmaya başlamıştır. Oyunlarda toplumsal gerçekliğe hızlı bir dönüş olmuş, sanatın işlevi bir toplumsal olaydan yola çıkmakla yetinmemiş, o sosyal gerçekliği değiştirme ve dönüştürme için bir araç olarak da görülmeye başlanmıştır.[6]

Benzeri değişimler Türkiye Sinema Tarihi’nde de görülmüştür. 1960’larda sinemamızda Toplumcu Gerçekçilik olarak değerlendirilen Gecelerin Ötesi, Otobüs Yolcuları, Yılanların Öcü, Susuz Yaz, Üç Tekerlekli Bisiklet, Karanlıkta Uyananlar, Bitmeyen Yol gibi filmler sansürle büyük mücadeleleri sonrasında ilk kez olaylı bir biçimde[7] gösterilme olanağı bulmuştur. Bu yıllarda ülkemizde sinema bombalamaları, filmlere karşı sağcı basında kampanyalar, sanatçılara yönelik tehditler, tiyatro yakmalar, salonların nümayiş alanına dönmesi, prova basmalar… birbirini izlemiştir.

1960-80 Arasında Türkiye’de Politik Tiyatronun Tarihi [sonrası>>Zahit Atam  &  Selda Karakoç

 

————————————
[1] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, dördüncü cilt
[2] Bu değişimde öncülüğü Sovyetler Birliği yapmaktaydı. Ancak sanatın siyasal edimlerle birlikte kullanılması daha öncelere ve farklı ülkelere de gider, ancak ortak bir eğilim olarak mücadele haline gelmesi ve bunun dünya ölçeğinde olması anlamında 1960’lar özel bir öneme sahiptir.
[3] The Battle of Algiers filmi, yönetmen Pontecorvo, 1968
[4] Bu konuyu 2007 içinde bitirilen ve festivallerde ödül alan Devrimci Gençlik Köprüsü hüzünlü bir belgesele dönüştürmüştür.
[5] Natüralisti tırnak içine almamızın nedeni dönemin tiyatrosunun doğalcı olduğuna dair genel yargıları inandırıcı bulmamamızdır. Elbette ki bunların örneklerini somut olarak görmedik, ancak dönenim sinemasına baktığımızda oyunculuk açısından bu çizgi içinde olmadığı kanısındayız, oyunculuk gösterisine girişilen filmlerdeki oyunculuğa bakıldığında, sinema eleştirisi bunların doğalcı değil, aksi olduğu için eleştirmektedir ve bizimde gördüğümüz filmlerde iğreti bir oyunculuğun olduğu kanısını desteklemekteyiz. Tiyatrodaki oyunculuk çabalarına bakıldığında (pek çok tiyatrocu sinema oyunculuğu da yapmıştır, ya da seslendirme süreçlerinde yer almıştır) sahnede doğalcı tarzın yapılamadığı ve aksine böylesine bir oyunculuk tarzının beklendiği görülmektedir. Benim bu konudaki -eksik bilgi ve somut örnek eksikliğine rağmen- yargım varolanın stilistik bir tutarlılığa sahip olmadığıdır.
[6]  Benzeri bir süreç Türkiye sinema tarihi’nde de görülmeye başlamıştır. Darbe sonrasında gösterime çıkan Gecelerin Ötesi ve Otobüs Yolcuları ve hemen ardından büyük bir sansür tartışmasına yol açan Yılanların Öcü adlı filmlerle sinemamızda melodram ve eğlenceden daha toplumcu konulara doğru bir geçiş olduğu söylenebilir. Ancak aynı yıllarda melodram genel-çizgi olmaya devam etmektedir, geçmişten farkı bu yıllarda bu anlatı kipine girmeyen örneklerin yapılması ve önemli sanatsal başarıların genel-çizgiden uzaklaşan örneklerde somutlanmasıdır. Bu tip filmlerde mekandan oyunculuğa, senaryodan diyaloglara kadar gerçekçiliğe bir dönüş yaşanmış ve anlatı gerçekliği yansıtma bakımından ilerleme göstermiştir.
[7] Komünizm propagandası yapıldığı için sansür kampanyaları yapılmış, sanatçılara saldırı olmuş, sinemalar kundaklanmıştır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Maymunlar da hatalarından ders çıkarıyor

Bilim insanlarının araştırmalarında ortaya çıktı: Maymunlar hatalarından ders çıkarıp pişman olabiliyor. ABD’nin Duke Üniversitesi’nden Ben Hayder ve ekibi, maymunları, bilgisayar...

Kapat