2011 Yılı Türkiye Sinemasının Panoramik Görüntüsü (1) – Zahit Atam

2011’in Genel Değerlendirmesini ilk önce rakamlar ve kültürel ortam açısından değerlendirmek, ardından sanat, siyaset ve kültürel açıdan incelemeyi hedeflediğimiz bu yazı dizisinde, amaç bir anlamda Türkiye ile de yüzleşmek.
Buradan yola çıkarsak, ilk tezimiz genel olarak kültür sanatın toplumumuz için kelimenin gerçek anlamıyla gözden çıkarılmış minimal bir alana sıkışıp kaldığı gerçeğidir. Çünkü sinemanın bir endüstri alanı olduğu ve amacınız hangi türde film yapmak olursa olsun ilk önce rakamlar düzeyinde yaşamayı becermeniz gerektiği hep söylenir durur. Oysa 2011’in toplam hâsılatı 400 milyon liraya ulaşmadı, üstelik son 22 yılın rekoru kırılmış olmasına rağmen.

Peki, bu bize neyi gösteriyor? Şimdi satılması gündeme gelen Sabah/atv medya grubunun piyasa değerinin 1 milyar dolar civarında bir rakamla ele alındığını düşündüğümüzde, yaklaşık 288 filmin gösterildiği, 2000 sinema salonunun var olduğu dikkate alındığında, sektörün tümünde dolaşan paranın bir televizyon kanalı etmediğini. Bir de Fransa’yı ele aldığımızda, orada yılda devletin sektöre akıttığı yardımların toplamının 1,5 milyar avro olduğunu bildiğimizde iş içinden çıkılmaz oluyor, bizde toplam piyasada dönen paranın yaklaşık 9 katı orada destek olarak sektöre enjekte ediliyor.

Gösterim süreçlerindeki değişim: dijitalin gelişi…

Türkiye’de gösterim süreçlerinde önemli değişiklikler olmaya başlıyor. Örneğin dublajı yapılan ya da 3D ve dijital olarak yapılan gösterimlerde artış var, henüz piyasa bu yönden bütünü zorlayacak bir değişikliğe gitmese de, gerçekten de giderek daha fazla yeniliklerin öne çıkacağı belli. Zaten belirli yabancı ve yerli filmler hem dijital hem de 35 mm gösterimleri birlikte yapılıyor. 32 film Türkçe dublajlı gösterildi 2011’de, 3D gösterilen filmlerin sayısı ise 40’a ulaştı.
Dijital meselesinde şöyle bir durumla karşı karşıyayız: Türkiye’de filmlerin büyük bölümü dijital çekiliyor, tamamı bilgisayarda kurgulanıyor, aynı şekilde diğer post-prodüksiyon işlemleri de. Dünyada da durum böyle, buna karşın ülkemizde dijital gösterim yapabilen salon sayısı çok az. Avrupa Birliği bünyesinde dijitale geçiş ortak bütçeden destekleniyor on yılı aşkın süredir, hatta dijital gösterimi yapabilecek makinistlere eğitim veriliyor. Ancak ülkemiz bu konuda geride kaldı, neden mi? Büyük oranda 1999 depreminin etkisiyle, ülkemiz ekonomisi için o kadar büyük darbe oldu ki dijitale ayrılması planlanan yatırımlar yapılamadı, aynı nedenle televizyon yayıncılığında da dijital yönünden geride kaldık. Bu alanda önümüzdeki beş yıl içinde büyük oranda dijitale geçiş tamamlanacak, ancak iş orada bitmiyor, çünkü dijital demek sürekli değişim anlamına geliyor, dolayısıyla sürekli teknik yatırım gerektiriyor, ortaya çıkan sorunlara da anında müdahale edecek teknik ekibe de ihtiyaç var, bu anlamda dijital platformda sürekli sorunlar yaşamaya hazır olalım.
Yerli Filmlerin sayısı düzenli biçimde artıyor…

Türkiye’de özellikle 2004 sonrasında gösterime çıkan yerli filmlerin sayısı düzenli olarak artıyor. Bu anlamda geçen yıl 1 Ocak’tan sonra gösterime giren filmlerin sayısının 70’e yükselmesi büyük bir artışa karşılık geliyor. Bir zamanlar festival yapmak için yeterli film bulunamayan ülkemizde, yapılan filmlerin sayısındaki büyük artışa karşın toplam hâsılat yerinde saydığı için, hatta yerli film seyirci sayısı azaldığı için, film başına satılan bilet sayısı hızla düşüyor. 2011 yılında son yirmi iki yılın yerli film açısından gelir rekoru kırılmasına rağmen, bunun bir nedeni enflasyon, diğer nedeni ise gösterilen film sayısındaki artış, ama bu rekor hiçbir şekilde önemli değil.
Sinema salonlarının sayısında minimal düzeylerde artış var, toplam koltuk sayısı 268 bin civarında seyrediyor, artık sinemalar müstakil binalar ya da büyük salonlar olma niteliğine sahip değil. 520 binada 2000 civarında perde de gösterim yapılıyor, dolayısıyla ortalama koltuk sayısı 150’nin altına düşmüş durumda, geçmişteki büyük salonlara bir daha dönülemezmiş gibi duruyor.

Dağıtım sürecinde Hollywood’un belirgin üstünlüğü var…

Bu genel bilgilerden sonra dağıtım sürecine eğildiğimizde ki bağımsız sinemanın en büyük sorunlarından birisi bu alanda karşımıza çıkar, dağıtımda özünde üç şirketin egemen olduğunu görüyoruz: UIP, Warner Bross ve Tiglon. Dağıtım sürecinde yer alan toplam 18 şirket var, ama diğer 15 şirketin cirosu tek başına UIP Türkiye kadar etmiyor, bu üç dağıtıcı firmanın ise toplam hâsılatı 312,5 milyon lira. Şimdi asıl dikkat edilecek noktalara geliyoruz, Türkiye’de satılan toplam bilet sayısı 42 milyonu biraz geçiyor, toplam gelir ise 398 milyon lira civarında. Eğer yerli filmlere bakarsak, toplam bilet 21.222.541, ama toplam hâsılatın ancak % 46’sı yerli filmlere gidiyor, yani 183 milyon lira, bunun nedeni büyük alışveriş merkezlerinde ve görece lüks sinemalarda özellikle Hollywood filmlerinin gösterilmesi, o sinemaların seyircisinin özellikle Hollywood filmlerini tercih etmesidir. Bu nedenle yabancı filmlerin ortalama bilet fiyatları yerli filmlerin ortalama bilet ücretlerinden sürekli daha yüksek olmaktadır. Özellikle Anadolu’da gösterim yapan sinemalar düşünüldüğünde, bilet ücretleri düşmekte, bunun yanı sıra yerli filmler ikinci vizyon gösteren sinemalara da girdiğinden ortalama ücret daha da inmektedir. Aslında bunun anlamı şudur, sinemanın asıl piyasasında Hollywood’a karşı geriyiz, şu da söylenebilir zaten en çok iş yapan yerli filmleri de Hollywood şirketleri de dağıttığı için bu açık çok daha fazla olmak zorundadır. Örneğin son iki yılın rekortmeni olan ve 36 milyon lira hâsılatı aşan Eyvah Eyvah 2 ve Aşk Tesadüfleri Sever gibi filmleri yerli dağıtıcılar dağıtmıyor, bu gerçek şunu açıkça ortaya koyuyor, kendi piyasamızın domine eden karakterleri yabancılar. Warner Bross ve UIP özellikle çok kopyayla çıkan filmlerin büyük bölümünü dağıtıyor, yani sinemamızın can damarı olan en çok rağbet gören sinemalar ve en modern sinema salonlarını Hollywood kontrol ediyor. Bu anlamda bağımsız sinemacılarımız ve sanat sineması yapan isimlerin tamamı bu sinema içinde önemsiz kategorisi altında kalıyor, çoğu gösterim tarihini bile kendileri seçemiyor, aynı şekilde gösterilecekleri sinemaları da. Öyle ki geçen yıldan bazı filmlerin gösterimleri de 2011 yılına sarktı, toplam ticari gösterime giren yerli filmlerin sayısı 120’yi buldu, buna karşın ortalama bilet ücreti 10 liranın üzerinde olan tek bir film var: Bir Zamanlar Anadolu’da. Bunun nedeni ise Bir Zamanlar Anadolu’da filminin Anadolu’da yaygın bir dağıtımı seçmemesi, bizzat bu nedenle daha Kasaba’dan itibaren hiçbir Nuri Bilge Filminin gösterilmediği illerin sayısı gösterilen illerden daha fazla. Sınırlı sayıda büyük ilde gösterime giriyor.

Yerli filmlerin durumu ve Ulusal Kültür Programının Yokluğu…

Milyon hâsılat barajını aşan film sayısı 20, geri kalanların toplamı çok sınırlı bir rakamda kalıyor, bu anlamda gösterim sürecinde Türkiye’de bağımsız sinema büyük oranda önemsiz bir aktör konumunda, bu nedenle dağıtımcılar karşısında yapabilecekleri çok şeyler yok. Hatta şöyle diyelim, 2010 yılında Berlin’de Altın Ayı alan Bal filmi festivalin hemen ardından ülkemizde gösterime çıkacak salon bulamamış ve iki ay beklemişti, yine 2011 Berlin’de yarışmaya katılan Bizim Büyük Çaresizliğimiz de gösterim sürecinde zorlandı, Bal yaklaşık 30 bin, ötekisi ise 20 bin civarında iş yaptı. Buradan şunu söylemek gerekir, uluslar arası başarı ülkemizde çok fazla şey ifade etmiyor, burada efendiler başka, basın reklam tanıtım gibi öğelerin hiçbirisi durumu açıklamıyor. Çünkü örneğin Bir Zamanlar Anadolu’da filmine basında lehte ya da aleyhte o kadar çok yer verildi, aynı şekilde görsel medyada konu hakkında pek çok haber yapıldı ki buna karşın Bir Zamanlar Anadolu’da 155 bin, Kolpaçino: Bomba 736 bin bilet satmış. Buna kısaca halkımızın kültürel tercihleri ve sanatla kurduğu ilişki açısından yaklaşmaktan başka çaremiz yok, Türkiye’de kültür ötelenmiş, önemsizleştirilmiş durumda, ülkemizin kültürel bir kimliği yok ve en açık haliyle kültür bakanlığının hiçbir anlamlı ve önemli kültür politikası yok.

Dolayısıyla eğer rakamların diliyle konuşursak, Türkiye Avrupa genelinde iki birinciliğe sahip durumda, birincisi yerli film seyircisinin toplam hâsılattan aldığı pay yine toplam satılan bilet içindeki oranı açısından en yüksek orana sahibiz, % 50 civarında seyrediyoruz, bu hele pek çok Avrupa ülkesi düşünüldüğünde hayal bile edilemeyecek bir durum. Ama sondan birinciliğe gelince, durum daha bir aydınlığa kavuşuyor, ülke nüfusu başına satılan bilet sayısı: 0,56, yani eğer sinemaya giden herkes yılda sadece bir film seyretse bile, 2 kişiden birisi ancak sinemaya gidiyor. Bunu deştiğimizde ise durum daha bir başka, ülkemizde nüfusun 5’te 4’ü sinemaya artık gitmiyor. Aradaki açığı elbette korsan dvd, internet ve televizyon ile kapatıyoruz. Buradan çıkacak sonuçlardan birisi şu, başta kültür bakanlığının koordinatörlüğü olmak üzere, belediyelerin sinemamız için yapabileceği çok şey var. Özellikle alternatif bir gösterim ağının kültür merkezleri aracılığıyla kurulması, örneğin İstanbul, Ankara, Antalya, Adana film festivallerinde ödül alan en azından 10 filmin ve yurtdışında ödül alan tüm yerli filmlerin bu alternatif dolaşım ağına sezon bittiğinde sokulması çok etkili olabilirdi. Bu hem ulusal kültürel bir program olur, hem de bağımsız sinemanın yaşatılması için çok anlamlı olacaktır. Sinema stratejik bir sanattır, dahası ulusal kültür hükümetlerin kayıtsız kalamayacakları bir konudur, oysa hiçbir şey yapmadan durmak, anlamsız festivallere paralar akıtmak, yurtdışında tanıtım diye eş/dost besleme faaliyetlerine inanılmaz meblağlar akıtmak tercih ediliyor, eğer çok önemseniyorsa, aile için asıl felaket budur.

Zahit Atam
Sinema Eleştirmeni

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here