NERUDA: ARANDIĞIMDA HİÇ TANIMADIĞIM İNSANLAR BENİ SAKLAMAK İÇİN KAPILARINI AÇIYORDU

1

“İkiye Bölünmüş Gövde”

Konuşmalarım gitgide sertleşmeye, senato salonu da her toplantıda daha çok dolmaya başladı. Sonunda bazı senatörler, dokunulmazlığımın kaldırılmasını ve polisçe tutuklanmamı istediler.

Biz şairleri oluşturan maddenin büyük bir bölümü ateş ve dumandandır. Duman, yazmamıza yardımcı olur. Başımdan geçenler, Amerika’nın tarihi için tipik ve dramatik örneklerdir. Tehlikelerle dolu ve saklanarak geçen o yıl, en önemli kitaplarımdan birini bitirmeyi başardım: Canto General!

Hemen hemen her gün başka bir yerde kalıyordum. Her yerde beni saklayacak insanlar kapılarını seve seve açıyordu. Bunların çoğu hiç tanımadığım kimselerdi; birkaç gün için de olsa beni saklamayı arzu ettiklerini söylüyorlardı. İster bir saat, isterse bir hafta için olsun, vatandaşlarım bana kollarını açıyordu! Saklandım; limanlarda, tarlalarda, şehirlerde, depolarda, köylülerin, mühendislerin, avukatların, denizcilerin, doktorların ve maden ocağında çalışan işçilerin evlerinde.

Halk şairinin gövdesi parçalara bölünmüştür: Ayakları bir adadayken, vücudunun öteki organları tarlalar ve kentlerdedir. Şair, kendini ülkenin her yerinde görür. O günlerde ben de kendimi böyle hissediyordum. Saklandığım evlerin içinde beni en çok duygulandıran Valparaiso’nun yoksullar tepesinde iki odalı bir evdi.

Küçük pencereli, daracık bir odayı bana vermişlerdi. Buradan, aşağıdaki hayat dolu limanı görebiliyordum. Bu küçük gözetleme deliğimden, akşamları acele acele insanların gelip geçtiği bir sokağı da görüyordum. Burası yoksullar semtiydi. Bu dar sokakta bütün canlılığıyla semtin yaşamını izliyordum. Sokağın sağına soluna dizilmiş küçük dükkânlardaki yaşam, çekiciydi.

Kapanmış olduğum odada merakım her geçen gün biraz daha artıyordu. Tek başıma geçirdiğim saatler, düşünceler ve yine düşüncelerle doluydu. Bazen kendi kendime sorular soruyor, çok kez de bu soruların cevabını bulamıyordum. Örneğin, aşağıdaki sokakta acele acele yürüyenler ile sallana sallana yürüyenler, belli bir yere geldiklerinde niçin duruyordu? Burası bir dükkânın önüydü. Acaba vitrinde çok çekici şeyler mi vardı? Bütün insanlar duruyordu. Aileler çocuklarını omuzlarına almış vitrini seyrediyordu. Fakat yüzlerini iyice seçemediğimden, o ilgi çekici vitrinde neler durduğunu da tahmin edemiyordum.

Altı ay geçtikten sonra dükkânın vitrininde ne olduğunu öğrenebildim. Burası bir ayakkabıcı dükkânıydı ve vitrinde ayakkabılar duruyordu. Demek ki, bu kadar çok insanın ilgisini çekmiş olan şey ayakkabı, diye düşündüm. Bu durumu öğrenmeye, incelemeye ve bir şeyler yazmaya karar verdim. Ama bunun için hiçbir zaman fırsat bulamadım. İçinde yaşadığım şartlar bu kararımı yerine getirmemi engellemişti. Ancak yine de ayakkabılar şiirlerimde hiç eksik değildir. Mısralarımda yürürler, dönerler, gezerler.

Kaldığım eve konuklar gelip gitmeye başladı. Ev sahipleriyle uzun uzun söyleşiyorlardı. Bu evin daracık bir odasında, insan avcılarının peşinden koştuğu bir şairin saklandığından haberleri yoktu. Hafta sonlarında da evin kızının nişanlısı geliyordu. O da, benim burada kaldığımı bilmemesi gereken kişilerdendi. Kızın kalbini kazanmış bir genç işçiydi, ama ailenin güvenini henüz kazanmamıştı. Küçük penceremden, semtte yumurta taşıdığı bisikletinden indiğini görüyordum. Biraz sonra şarkılar mırıldanarak, evden içeri giriyordu. Benim sessizliğimin düşmanıydı. Düşmanıydı diyorum, çünkü benden birkaç santimetre ötede genç kızı kollarına almaktan başka şey düşünmüyordu. Evin kızı ise parkta ya da sinemada “platonik aşk”tan söz ediyorsa da, genç adam bunu reddediyordu. Ve ben dişlerimi gıcırdatarak, budala yumurtacının inatçılığına küfürler ediyordum.

Evdeki insanların bana çok yardımı dokunuyordu. Dul anne, iki genç kızı ve iki denizci oğluyla burada yaşıyordu. Bu iki oğul, muz toplayıp gemilere yüklüyorlardı. Günün birinde bana, körfezdeki eski bir gemi kalıntısından söz ettiler. Küçük odamda onlara direktifler verdim. Birkaç gün sonra gemi kalıntısının burnundaki güzel tahta heykel, yerinden çıkarıldı ve limanda bir ambara saklandı. Ancak aradan yıllar geçip de, kaçışım ve saklanmalarım sona erdiğinde, bu heykelle tanışabildim. Eski yelkenli gemilerin resimlerinde gördüğümüz o heykellerden biriydi. Şimdi deniz kıyısındaki evimde şu anıları yazdığım günlerde bütün melankolik güzelliğiyle bana bakıyor.

Evin bu iki oğlunun Guayaquil’e bir gidişinde kaçak yolcu olarak gemide seyahat etmeye ve oraya vardığımızda ortaya çıkmaya karar verdim. Denizci oğlanlardan biri, gemi Ekvador limanında demir attığı sırada, çok iyi giyimli bir yolcu gibi, elimde puroyla ortaya çıkmamı söyledi. Yakında bir gemi limandan ayrılacağı için, bana tropik ülkelerde giyilen bir elbise yapmaya karar verdiler. Hemen ölçümü aldılar. Birkaç gün içinde elbise dikildi. Onu gördüğüm zamanki kadar neşelendiğimi pek hatırlamıyorum. Kadınların bana diktikleri elbise, ‘Rüzgâr Gibi Geçti’ filminden esinlenilerek yapılmıştı. Genç kadınlar, o filmden çok etkilenmiş olacaklardı. Bu iyi yürekli insanların hazırlamış olduğu ilginç elbiseyi her zaman sakladım, fakat giymeye bir türlü fırsat bulamadım. Çünkü saklandığım o evi terk ettiğimde gemiye gitmedim. Clark Gable gibi giyinip, muzlarla birlikte Guayaquil’e yolculuk yapmadım. Ben soğuklara giden yolu seçtim. Güney Amerika’nın en güney ucuna gidip, dağları aşmaya karar verdim.

Pablo Neruda
Yaşadığımı İtiraf Ediyorum
Çeviren: Ahmet Arpad, Evrensel Yayın

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz