Öykü, yazı, şiir ve oyunlar hazırlan­mış tek kişilik bir oyun; Birtakım Azizlikler*

Oyuncu (kız veya erkek): İster aydın olsun, ister halktan bir yurttaş, bugün herkesin mem­leketin durumunu bilmesi ve birbirine “Nereye gidiyoruz?” diye sor­ması gerekir ki, durumumuzu açıkça bilip yurttaşlık görevimizi ya­palım, gerektiğinde hükümeti de uyaralım; yurttaşlık görevi bunu gerektirir.
Ne yazık, öyle yurttaşlar biliyoruz ki, sabahleyin evlerinden çık­tıklarında daha nereye gideceklerini bile bilmiyorlar. Eğer bizler, bi­rer yurttaş olarak nereye gideceğimizi bilmezsek, hükümet nerden bilsin? Biz her şeyi hükümetten bekliyoruz. Şurası bir gerçek ki hiç­bir hükümet, ne kadar geniş polis kadrosu olursa olsun, yine de ayrı ayrı her yurttaşın nereye gittiğini bilemez. Değil mi efendim? Buna polis yetmez. Demek ki, biz emniyet makamlarına yardımcı olmak için birbirimizi izleyerek, her yurttaşın, hatta kendimizin nereye git­tiğini bildirmeliyiz ki, hükümet de ona göre nereye gidildiğini bile­rek gereken önlemleri alsın.

Olgun kişi, nerden gelip nereye gittiğini bilendir. İşte bu nedenle, yurttaşlarımızın nereye gittiklerini öğrenmek amacıyla yaptığımız anket niteliğindeki bilimsel incelemenin sonucu çok üzücüdür. Örne­ğin, memleketin durumunu öğrenmek için bir yurttaşımıza, “Nereye?” diye sorduğumuzda, bize, “Hamama,” diye cevap vermiştir. Oysa biz, memleketin nereye gittiğini öğrenmek istiyoruz. Bir ya da birkaç yurttaş hamama gidiyor diye, bundan bütün memleketin ha­mama gittiği sonucu çıkarılamaz.

Başka bir yurttaşımız da aynı sorumuza – çok affedersiniz – “Sa­na ne ulan?” diye karşılık vermiştir. Bir başkası da: “Nereye?” diye sorunca, “Elinin körüne!” cevabını vermiştir. Ne acı! Yani gel de böyleleriyle demokrasiyi kur bakalım.

Bir akşam Karaköy’den Kadıköy’e giden vapura binmiştim. Kala­balık yolculara şöyle bir bakın da acaba içlerinden kaç kişi nereye gittiklerini biliyor, diye düşündüm ve bunu öğrenmek için yolculara yüksek sesle, “Nereye gidiyoruz yurttaşlar?” diye sordum. Hepsi bir­den “Kadıköy’e!” diye bağırdılar. Yazık, çok yazık! Bunun üzerine “Ben size vapuru sormuyorum, memleketi soruyorum, memleket ne­reye gidiyor?” diye bir daha sorduğumda oradan biri, “Memleket hiç­bir yere gidemez, olduğu yerde duruyor!” dedi.

Bu vurdumduymazlığın sonu nereye varacak? Nereye gidiyoruz yurttaşlar?

Parça II

Aziz Nesin’in “Zamazingo” başlıklı köşe yazısından alınmış bu taşlama, Türkçenin  kullanımdaki düzensizliği anlatıyor. (S. 18)

Oyuncu (Erkek):
Dilimizin zengin olmadığını söylerler. Ben o kanıda değilim. Bi­zim dilimiz çok zengindir. Belki dilimizdeki kelime sayısı azdır. Ama siz kelimelerin azlığına çokluğuna bakmayın. Bir kelime kaç anlama geliyor, ona bakın. Bizim kelimelerimiz, “istediğin yana çek uzat,” denildiği gibi, lastiklidir. Örneğin, şu “zamazingo” kelimesi­ni ele alalım. Kelimenin kökü Yunanca mıdır, Latince midir, Frenk-çe midir bilmem… Kimileri buna zavazingo da der, ki çok zengin anlamlı bir kelimedir. Bir kişi “zamazingo”yu öğrendikten sonra başka hiçbir şey bilmese de, her konuda yetkiyle, bilgiyle konuşabi­lir. Bunu örneklerle açıklamak istiyorum.

Geçen gün dolmuşta gidiyoruz, araba birden zınk diye yol orta­sında durdu. Şoför, söverek indi. Motoru kurcaladı, çalıştıramadı,

sinirlendi, yoldan geçen bir arabayı çevirdi. Şoförüne,

– Yaa şu zamazingonu versene! dedi.

Öbür şoför, bizim şoföre zamazingoyu verdi. Bizimki bir iki uğ­raştı, motor çalıştı. Sonra zamanzingoyu geri verdi, oldu bitti.

Aynı gün akşam üstü bir arkadaşımı yolda yabancı bir kadınla gördüm. Yavaşça,

– Kim bu kadın? dedim.

– Bizim zamazingo… dedi.

– Nereye gidiyorsunuz?

– Doktora götürüyorum, zamazingosu için…

Kadında bozulan zamazingonun, mide mi, bağırsak mı, dalak mı olduğunu artık sen bileceksin.

Gene bir gün rakı sofrasmdayız. Arkadaşlardan biri, karşısın­dakine,

– Versene şu zamazingoyu! dedi. Arkadaş, tirbuşonu uzattı.

Bakın ama; İngiliz anahtarı, hovardalık edilen kadın, yeri bilin­meyen hastalık, tirbuşon, hepsi zamazingo…

Bununla da kalmıyor. Dün gece bir yerde topluca oturuyorduk. Hepsi de aydın kişilerdi. Herkes, memleketin nasıl kalkınacağını kendine göre açıklıyordu. Biri,

– Önce şu zamazingo işi çözümlenmeli… dedi.

Evet dediler. Zamazingonun ne anlama geldiğini benden başka herkes anlamıştı. Yavaşça,

– Yahu zamazingo işi nedir? diye birinin kulağına eğilip sordum,

– Şeriat, dedi. Öbürüne sordum,

– Enflasyon… dedi. Üçüncüsü,

– Güneydoğu sorunu… dedi. Bir tanesi de,

– İşkence, dedi.

Evet. Yani işte bu söylenişi babafingoya benzeyen zamazingo gerçekten çok önemli bişeydir. Ne yapıp, ne edip, yetkililer şu za­mazingoyu ele almalı, bir yola koymalıdırlar. Ama zamazingo ne­dir? Deyin ki özgürlük, deyin ki demokrasi, ya da İngiliz anahtarı, tirbuşon… Her ne ise, ama artık şu zamazingo düzeltilmeli. Mutla­ka düzeltilmeli, mutlaka…

Parça III

Aziz Nesin’in “Korkacak Ne Varmış” adlı öyküsünden alınmış bu bölümde, bir insanın korku üzerine görüşleri ve davranışları, tersinlemeli ve gülmece biçiminde anlatılıyor. (S. 29)

Oyuncu (Erkek)

Kiim? Ben mi? Ben korkak mışım, öyle mi?… Kim söylemiş benim korkak olduğumu?

Kim görmüş, nerde, ne zaman görmüşler benim korktuğumu? Yalan, hiç kimseden korkmam ben. Hiçbir zaman, hiç kimseden korkmadım ve korkmam.

Allah’tan mı? O başka… Allah’tan elbet korkarım. Herkes korkar Allah’tan. Sen Allah’tan korkmayandan kork, demişler, ama ben ondan da korkmam. O da insan, ben de insanım, ne diye korkayım…

Annemden babamdan mı? Oooo… o eskidendi. O zamanlar çocuktum daha. Çocuklukta anne babadan korkulur elbet, ama çocuklukta… Her çocuk korkar… Kaç yaşma kadar mı?

İnsan annesinin babasının gözünde hep çocuk kalır, ben kırk-dokuz yaşıma kadar hep öyleydim.

Efendim? Ölülerden mi? Aaa, daha neler… Ölüden korkulur mu hiç… Yeter ki ölmüş olsun. Teyzem öldüğü zaman mı? Ama teyzem geceleyin ölmüştü. Evde de benden başkası yoktu. Gece yarısı sesini duydum. Koştum yatak odasına ki, ölmüş… Otele gittim o gece… Vallahi, korkudan değil.

Mahallemizdeki o çocuktan mı? Hiçbir zaman… Ondan bile kork­mazdım. “İte dalanmaktansa, çalıyı dolanmak yeğdir,” demişler. Ben de öyle yapardım. Bizim evin balkonundan bakardım, o çocuk dışar-daysa sokağa çıkmazdım. Ama onun olmadığı zamanlarda sokaktan da geçerdim hiç korkmadan.

Öğretmenlerimden mi? Öğretmenlerimden korktuğum hiç doğru değil. Korku değil ki o, saygıydı. Dövdükleri zaman bile saygı duy­muşumdur. Tarih öğretmeni döverken niçin mi dama kaçtım? Say­gımdan.

Sınavlardan mı dediniz? Kesinlikle doğru değil. Sınava girerken tir tir titrediğim doğrudur, ama korkudan değildi ki, o heyecandan­dı. Aaaa sınav kapısında işemiş miyim? Ne yalaaan!.. Heyecandan herkes altına işer, yani tuvalete yetişemeyince birazcık altıma kaçır­mıştım, o kadar… Ona korku mu denir?

Neee… Karımdan mı korkarmışım… Ne kendi karımdan, ne başkasının karısından korkarım. Kim uyduruyor bu yalanları? Erkek adam karısından korkar mı hiç… Korkmak denmez ki ona… Kadm kısmının suyuna gitmek, biraz alttan almak gerekir; evde tatsızlık çıkmasın, konu komşu duymasın diye, sonra çocukların terbiyesi bozulmasın diye filan… Ben hayatta hiç kimseden korkmamışımdır, değil ki karımdan korkacağım… Hah hah haaa… Güleyim bari.

Askerlikte mi? Daha da neler… Vatani vazife yapılırken korkulur muymuş. Dayak mı yemişim? Yerim, ne olacak… Dayak yedim diye korkacak mıyım? İyi valla, hem askerlik yapacaksın, hem de dayak yemeyeceksin, oooh ne iyi… Nerde o yağma… Hem de onbaşıdan? Değil onbaşıdan, binbaşıdan bile ben ş’aapmam… Ben vatani vazife­mi yapıyorum orada, ne diye, öyle dii mi ama… Yüzbaşı dayak mı atmış bana. Attıysa attı be, size ne? Yüzbaşım değil mi, ister döver ister sever, başkaları karışamaz ki… Ama ben korkmam…

Yaşamım boyunca hiç korkmadım…

Karanlıktan mı? Daha neler… Karanlıktan da korkulur muy­muş… Geceleri mezarlıktan geçerken de korkmam. Niçin mi kork­mam?… Çünkü geceleyin mezarlıktan geçmem…

Ne işim varmış mezarlıkta, ne gece geçerim, ne gündüz…

Bekçiden, polisten, candarmadan filan… Ne yalan, ne yalan… Ben bikere, polisin molisin, bekçinin mekçinin, karakolun marakolun olduğu yerlere yakın yerlerden bile geçmem ki, onlardan korkayım.

Kaynak: “Sahne Çalışması için 100 Monolog – Türk Oyunları” Cilt 2,
Kitap: Adam Yayınları, Birtakım Azizlikler, 1997.
Hazırlayan: T. Yılmaz Öğüt, Mitos&Boyut Yayınları 2001

*Aziz Nesin Öykü, yazı,  şiir ve oyunlarından hazırlan­mıştır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
3. ŞİDDET? Üçüncü Dünyalı Sanatsal Üretim Sürecinde ve Siyaset’te Neden Şiddete Başvurur? (3)

<öncesi] O zaman tam bu noktada Türkiye’de bir insanın, bir akademisyenin ya da adayının, ya da bir sinema tarihçinin eğer...

Kapat