Bir Direnç Adamı: Orhan Kemal Üstüne Anılar – Yaşar Kemal


Bir insanı anlatmak zor bir iş. Bütün yönleriyle anlatmaya uğraşmak zorun zoru. Bu adam Orhan Kemal olunca iş daha da zorlaşıyor. Bir adamı anlatırken onun bir tek yönünü alıp üstünde durmak, yazarın, sanatçının, anlatıcının işini epeyce kolaylaştırır.

Benim en kolay anlatabileceğim insanlardan biri de Orhan Kemaldir. Onu tam yirmi üç yıldır tanıyorum. Tanımadan önce ününü duymuştum. Bu ünün yazarlık ünü olduğunu sanmayın. Orhan Kemal, benim gençlik yıllarımın Adanasının en ünlü futbolcusuydu. Adana karmasında santrfor oynamıştı. Beş yıldır Adanadan ayrı, hapiste olmasına karşın ünü daha dillerdeydi. Adanalılar bu cin gibi, ayağına aldığı çok topu gol eden usta futbolcularını unutmamışlardı. Bir de Orhan Kemal, Adananın en ünlü kişisi, Ahali Fırkası lideri Abdülkadir Kemalinin oğluydu. Orhan Adananın en ünlü futbolcusu, babası en ünlü adamıydı derken, sözümü bilerek söylüyorum. Gerçekten öyleydiler.

1943 sıralarıydı ve Orhan Kemalin Orhan Raşid adıyla dergilerde hikayeleri çıkıyordu. Usuldan usuldan ünü yayılıyordu. Bu sıralar bir arkadaş sokakta beni onunla tanıştırdı. Ona şiirlerimi okumaya başladım. Dinledi. “İyi iyi… Güzel” dedi. Beni şöyle tepeden tırnağa süzdü. Gözleri yırtık ayakkabılarım üstünde bir süre durdu. Keskin, bıçak gibi sert bir sesle:

“Allahaşkına söyle delikanlı, sen kimden yanasın?” diye sordu.

O gün Adana istasyonuna gittik. Adana istasyonu bir yırtık pırtık insan pazarıdır. Binlerce insan gece gündüz, toprak gibi, o istasyonda kaynaşır durur. İstasyonun önü o zamanlar boştu. Her gün o düzlükte on beş, yirmi köy kalabalığı hasta sayrı, sıtmalı, kaynaşır dururdu. İnsanlıktan çıkmış, kıtlıktan çıkmış, üstleri başları paramparça binlerce insan… Hayvan hayatından daha aşağı bir durumda… Bir içimlik suya muhtaç insanlar… Orta Anadoludan dimdik gelmiş, Çukurovada hastalanmış, sıtmadan zangır zangır titreyen insanlar…

Orhan:

“Bak,” dedi, “şair arkadaş, bunlardan yana mıyız, Temir Ağadan yana mı?”

Orhan işsizdi. Kızı Yıldız vardı. Oğlu Nazım ya yeni doğmuş ya da doğmamıştı. Hiç kimse Orhana iş vermiyordu. Ve Orhan koskoca Adanada bir öfke yığını gibi dönüp duruyordu. Sınıf arkadaşları, birlikte futbol oynadığı kimselerin hepsi iş güç sahibi, çifti çubuğu olan, fabrikası olan kimselerdi. Bunlar bile Adana sokaklarında karşılaştıklarında ona selam vermekten kaçınıyorlardı. Orhanın koşullarında Adanada iş bulmak mucizeydi. O da uzun süre iş bulamadı. O zaman Orhan Kemal adıyla İstanbulda hikayeleri, kitapları yayımlanmaya başladı. Ve onlardan az da olsa paralar geldi. Her hikaye parası, kitap parası gelince sevincimize diyecek yoktu.

Bu sıralar Orhan kahveler ve arkadaşlar bulmuştu. Çaycı Nadir vardı. Bir Kurtuluş Savaşı kahramanıydı. Küçücük bir çayhanesi vardı: Nadir Bulunmaz Çayevi. Nadir Bulunmaz, kedileri ve Orhan Kemali dehşet severdi. Bir de meyhaneci Mahmut vardı. Öğretmen Mahmut… Bir de Murtaza vardı, bekçi Murtaza. Romanını sonradan yazdığı Murtaza… Daha romanını yazmadan beni Murtazayla tanıştırmıştı. Murtaza onun kafasında gönlünde sıcacık, vazgeçilmez bir dosttu. Yıllar yılı bana hep Murtazadan söz açtı. Öyle bir muhabbetle konuşurdu ki Murtazadan… Bir insan çocuğundan bile böyle muhabbetle söz edemez. Orhanın küçük oğlu Yaşar Işık var. Orhan Işığı çok sever. Sevdiklerinden her zaman söz açar Orhan. Işıktan da öyle… İşte yıllar yılı bana Murtazadan da böyle konuştu Orhan Kemal. Onun üstüne ne tatlı hikayeler anlatmadı ki… Sonra bir de baktım, ortaya Murtaza romanı çıkıvermiş. Ve okudum ki, Murtaza romanını ezbere biliyorum.

Sonra bizim Adanadaki arkadaş kuşağı büyüdü. İsmail Usta, Selahattin Usta, Osman Zenginler, Ali Şahin… Bunların çoğu işçiydi. Kimi fabrika, kimi tarım işçisiydi. Orhanı halk çok sever. Onlarla çok anlaşır Orhan. Ama halktan ayrı bir yere düşerse rahatsız olur. İçine kapanır, oradan kurtulmak için can atar. Kapana düşmüş gibi olur. Arkadaşları bilirler Orhanın böyle yerlerdeki halini… Oradan çıkınca bir yürekten “ohh” çeker ki…

Sonunda, 1948’e doğru, Orhan Kemal Adanada bir iş bulabildi. Verem Savaş Derneğinde bir katiplik verdiler ona… Hem katiplik, hem tahsildarlık, hem kapıcılık, bir dairede ne iş varsa hepsini Orhan görüyor, karşılığında 120 lira alıyordu. Geçinebiliyor muydu diyeceksiniz. Orhan Kemal hayatında bir gün bile geçinememiştir. Bana öyle geliyor ki, bundan böyle de geçinemeyecektir. Allahtan umut kesilmez diyeceksiniz ama, bu böyle… Remil atmadım ya, devran böyle gösteriyor.

Ben de artık hikayeler yazmaya başlamıştım. Köyümden altı aya bir Adanaya geliyor, hikayelerimi Orhan Kemale okuyordum. Orhan Kemalin deyimiyle bir eşek yükü hikayeyle gelip kafasını üteliyordum. Orhan Kemal, ne kadar çok hikaye getirirsem getireyim, bir tek cümlesini kaçırmadan dinliyordu, sonra hikayeler üstüne tartışmalara girişiyorduk. Arkadaşlığımız bu sıralar gittikçe ilerliyordu.

1949-1950 sıraları inanılmaz bir baskı altına soktular bizi. Polis soluk aldırmıyordu. Hiç yoktan, bir gün bakıyordum ki, bizim evi aramışlar. Bütün kasaba, çoluğu çocuğuyla bizim evin önüne toplanmışlar, candarmalar evi didik didik ediyorlar. Bu en azından haftada bir oluyordu. Kasabalıya eğlence çıkmıştı.

Sonra bir de polis halkı bizim üstümüze saldırtıyordu. Sokağa çıkamaz olmuştuk. Orhanın karısı, Orhan da sokağa çıkamıyorlardı. Biz bir şey mi yapıyorduk o sıralar, politik eylemlerimiz mi vardı? Vallahi de billahi de yoktu. Yalnızca hikayeler yazıp birbirimize okuyorduk. Bu sıralar ben tam beş yıl her girdiğim işten çıkarıldım. O da bir şey mi? lrgatlıktan çıkarıldım. Gidip bir çiftliğe arabacı duruyordum, örneğin. Bir hafta sonra bir polis… Haydi başka yere… Batos ırgatlığından, çeltik arkı kazmaktan bile kovuldum. İşte böyle günlerdi. Orhan Kemali de Verem Savaştan kovdular.

Bir gün buluştuk. Haydi İstanbula, dedik. Ben önce geldim. Bir ay sonra da Orhan geldi. Bir el arabası alacak, sokaklarda sebze satacaktık. İstanbulda para bulamadık. Sebzecilik de suya düştü.

Ben Cumhuriyet gazetesine girdim, 1963 yılına kadar orada kaldım. Orhan başını İstanbulda oradan oraya vurdu, tam on altı yıl bir iş bulamadı. Verem Savaş Derneğiyle beraber ona bütün kapılar kapatılmıştı. Belki şimdi bir işi vardır içerde…

İnsanları anlatmak zor, demiştim. Ama insanların bir yönü olur ki, bütün yönlerine baskın çıkar. O yönünü anlatmak, ortaya çıkarmak da kolay olur. Örneğin Orhan Kemal bir direnç adamıdır. Şu insan soyu içinde Orhan kadar belaya, işkenceye, zulme dayanan çok az insan çıkmıştır bence… Orhanın bu dayanıklılığı şimdi bir sürü olayla gözümün önüne geliyor da tüylerim diken diken oluyor. Senaryocular, en pespaye, aşağılık Avrupa romanlarından çaldıkları senaryoları Yeşilçamda 5 bine okuturlarken Orhan ancak 500 lira alabilir alnının teri, gözünün nuru o güzelim hikayelere… Çünkü Yeşilçam esnafı, polisin, hükümetin Orhanı sevmediğini bilir. Çünkü Yeşilçam esnafı, o gün öğleyin Orhanın evinde çocuklarının ekmek beklediğini bilir.

Babıali esnafı da daha iyi davranmaz Orhana… Babıali esnafı da onun bir öğle yemeğine muhtaç olduğunu bilir. Onun için, en kötü bir çeviriye en azından 2 bin lira verirken, Orhan Kemalin içinde Bereketli Topraklarının da bulunduğu altı kitabına 2 bin 500 lira verir. 1966 yılında, bu çağda, asıl zulüm budur. Baskı, vahşet, utanılacak hal budur. Hapis mapis değil… İnsanlığımızın yüz karası, bir yazarın buna mahkum edilmesidir.

Orhan Kemalle birlikte bir dergicinin kapısında 50 lira için tam iki saat beklediğimizi de biliyorum. Adam bizi bekletti bekletti de, sonunda “yarına” dedi. Oysa Orhan o dergiciye tam beş tane hikaye götürmüştü. Orhanın ömrü böyle gazete kapılarında, Yeşilçam, kitapçı kapılarında, böyle elli liralar beklemekle geçti. Zulmün en amansızı budur işte. Hapis mapis değil…

Hala şaşarım, Orhan Kemal o güzelim kitaplarını bu dert, bu bela içinde nasıl vakit bulur da yazar? Onunla her şeyi soracak kadar arkadaşım, ama bu soruyu bir türlü soramadım.

Bazı eyyam dalkavuğu eleştiriciler, onun çabuk yazdığından, yazarlık gücünü harcadığından söz ediyorlar, yukarda anlattıklarımdan dolayı onu kınıyorlar. Hayır, yalan söylüyorlar, kasıtlı konuşuyorlar. Ya da anlamıyorlar. Orhan yukarda anlattığım insanlık dışı koşullar içinde bile yaratma mucizesini gerçekleştirmiştir. Hem de yapıtlarını her gün biraz daha geliştirerek, güzelleştirerek… Benim şaştığım, bu koşullar altında her gün biraz daha nasıl olgunlaştığıdır. Örneğin bir Eskici ve Oğulları, Bereketli Topraklardan daha güzeldir. Bir Hanımın Çiftliği, Baba Evinden daha güzeldir.

Orhan çocuksu bir adamdır. Orhan sevgiyle doludur. Orhan kahveleri, kenar mahalleleri, işçileri ve hamalları –ki çoğu onun yakın arkadaşlarıdır– delicesine sever. Mustafa Kutlu ve Mehmet Şahin onun mahalle arkadaşlarıdır. Onları canı gibi sever. Adanadaki Selahattin Ustanın, İsmail Ustanın yerini Mustafa Kutlu ve Mehmet Şahin tutmuştur. Ben biliyorum ki, bu sevgili arkadaşlar, Cibalideki mahalleyle birlikte yakında Orhanın romanlarına girecektir. Orhanın romanları sevgiyle dolup taşar. Çünkü Orhan sevdiklerini, birlikte yaşadıklarını, birlikte acı tatlı gün gördüklerini yazar.

Orhan demir gibi huyu olan, yılmayan, sevmekten ve yazmaktan bıkıp usanmayan, insanlar azıcık mutlu olsunlar diye hiçbir şeyini esirgemeyen, bütün gönlünü ve gücünü hiçbir karşılık düşünmeden veren büyük usta bir sanatçıdır.

Milletler Orhan Kemal huyunda, namuslu, iyi, sevgi dolu insanları var diye millet olurlar. Bu namuslu, yiğit adamın büyük bir sanatçı olması da cabası…

İnsanlar içinden bir insanın halk sevgisi uğruna, beladan belaya uğraması, en korkunç yoksulluklara düşmesi, sonuna kadar da hiçbir ödün vermeden dayanması insanlık içinde övünülmesi gereken bir davranıştır. Hele bu insan büyük bir yazarsa…

Yön, 15 Nisan 1966

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Adını Kana Bulayan Ressam – Nedim Gürsel
Pers Müziğine Khaterehangiz Motonave’nın ‘Sad Sal Santour’ adlı albümüyle yolculuk
Kapat