OKUMA ÜZERİNE: BAŞKALARI İÇİN KONUŞURUZ AMA KENDİMİZ İÇİN SUSARIZ – MARCEL PROUST

“Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların insanlarıyla konuşmak gibidir.” [Descartes]

Bize yaşanmamış gibi gelen çocukluk yıllarımızda, çok sevdiğimiz bir kitapla geçirdiğimiz günler kadar dolu dolu yaşanmış başka zaman belki yoktur. Başkalarına göre bu çocukluk günlerini dolduran, bizimse, kutsal bir zevki kabaca engelliyor diye uzaklaştırdığımız her şey: kitabın en ilginç bölümündeyken oyun oynayalım diye bizi aramaya gelen bir arkadaş; gözlerimizi sayfadan ayırmak ya da yerimizi değiştirmek zorunda bırakan rahatsız edici güneş ışığı ya da arı; tadına bakalım diye getirilen yiyecekler –ki, dokunmadan, yanımızda, sıranın üzerinde bırakmışken, tepemizde, mavi gökyüzünde güneşin ışıkları zayıflar, akşam yemeği için içeri girmemiz gerekir, oysa bizim aklımız fikrimiz yemeğin hemen ardından çıkıp kitabın yarım kalan bölümünü bitirmektedir–; kitap okurken sadece uygunsuz bir şey olarak algıladığımız bütün bu şeyler, tersine öylesine tatlı (o dönemde bu denli bir aşkla okuduğumuz kitaptan çok daha değerli olduğunu şimdi anladığımız) bir hatırayı içimize işliyordur ki, bugün bile geçmiş zamanın bu kitaplarını karıştırmak aklımıza gelirse, bu kitapları, geçmiş günlerden kalan tek takvim olarak ve artık var olmayan evlerin ve gölcüklerin, sayfalarına yansıdığını görme umuduyla karıştırırız.

Rahatça okuyabilecek kadar dingin ve dokunulmaz, günün her saatine sırasıyla sığınılan tatil günlerindeki bu okumaları kim anımsamaz. Sabahları, park dönüşü, herkes “bir gezinti yapmaya” gitmişken, henüz uzak olan yemek saatine kadar sesi soluğu pek çıkmayan ihtiyar Félicie dışında kimsenin girmediği ve duvara asılı boyalı tabaklar; bir önceki günün yaprağı henüz koparılmış takvim; karşılık beklemeden konuşan ve anlamca boş tatlı sözleri, okuduğunuz sözcükleri değiştiren insanların laflarından farklı, duvar saati ve ocak türünden okumaya çok saygılı arkadaşların bana eşlik ettiği yemek odasına süzülüverirdim. Sabahları erken kalkan bahçıvan amcamın yemek sırasında, “Rahatsız etmiyor ya! Biraz ateş insana iyi gelir; sizi temin ederim ki, saat altıda bostan pek soğuk oluyor. Sekiz gün sonra Paskalya olduğuna kim inanır!” diye sözünü ettiği küçük odun ateşinin yanına, bir iskemleye ilişirdim.

Okumaya, ne yazık ki son verecek olan yemeğe hâlâ iki büyük saat vardı. Zaman zaman pompanın gürültüsü işitilir; su sızdırdığından bakışlarınız pompaya yönelir ve orada, çok yakındaki, yarım ay biçiminde tuğla ve fayanslarla kaplı menekşe tarhları olan –bu menekşeler, sanki şu çok güzel gökyüzünden, şu yanardöner renkli ve kimi zaman köy çatıları arasından görülen kilisenin vitraylarında yansır gibi olan gökyüzünden, fırtınadan önce ya da sonra, çok sonra, gün batarken beliren hüzünlü gökyüzünden derlenmiş gibidir– küçük bahçenin tek ağaçlıklı yolundaki kapalı pencereden pompaya bakardınız. Ne yazık ki, aşçı kadın sofrayı kurmaya pek erken gelirdi; bari konuşmadan kursa! Ama, “Böyle rahat değilsiniz, size bir masa yanaştırayım mı?” demek zorunda sanırdı kendini. “Hayır, teşekkür ederim,” diyebilmek için birdenbire susmak ve gözlerin okumakta olduğu bütün sözcükleri dudakların arasında sessizce, koşarak tekrarlayan sesi uzaklardan geri getirmek gerekirdi; sesi durdurmak, dışarı çıkarmak ve uygunca, “hayır, teşekkür ederim,” diyebilmek için bu sözcüklere kaybetmiş oldukları olağan yaşam görünümünü ve yanıt vurgusunu vermek gerekirdi. Zaman geçerdi, yorulup gezintiyi kısa kesenler, “Méséglise’den dönenler” ya da “yazacak şeyleri olduğundan” o sabah çıkmayanlar, çoğu zaman, yemekten çok önce yemek salonuna gelmeye başlardı. “Seni rahatsız etmek istemem,” derlerdi ama ânında ateşe yaklaşmaya, saate bakmaya, yemeğe oturmanın pek de fena olmayacağını söylemeye başlarlardı. “Yazmak için kalmış” erkeğin ya da kadının etrafını özenle çevirirler ve saygı, sır, çapkınlık ve ihtiyat içeren bir gülümsemeyle ona, “Minik yazışmanızı tamamladınız mı?” diye sorarlardı, sanki bu “minik yazışma” hem bir devlet sırrı, bir ayrıcalık, hem de keyif kaçırıcı bir şeymiş gibi. Bazıları daha fazla beklemeden, masaya, kendi yerlerine önceden otururdu. Bu bir felaketti, çünkü bu davranış sonradan gelenlere çoktan öğle olduğunu düşündürtecek ve ailemi, “Hadi, kapa kitabını, yemek yiyeceğiz,” gibi öldürücü sözleri söylemeye yöneltecek kötü bir örnekti. Her şey hazırdı, sofra örtüsünün üzerine bütün sofra takımı yerleştirilmişti, sadece yemeğin sonunda getirilen şey eksikti: bahçıvan ve aşçı amcanın bizzat masada kahve yaptığı camdan aygıt; bir fizik aleti gibi karmaşık, boru biçimindeki bu aygıt güzel kokardı ve buğulanmış çeperlerde kokulu ve kahverengi bir kül bırakan ani kaynamayı cam kapakta görmek çok hoştu; yine bu amca, her zaman aynı oranlarda karıştırdığı krema ve çilekleri, renklerle uğraşan bir ressamın deneyimi ve bir oburun uzgörüsüyle, gereken pembeliğe eriştiklerinde karıştırmayı durdururdu. Yemek bana ne kadar da uzun gelirdi! Büyük halam itirazı hoşgörü ile karşılayan ama kabul etmeyen bir tatlılıkla düşüncesini belirtmek için tadardı yemekleri sadece. Bir roman, dizeler, haddini iyi bildiği şeyler hakkında, bir kadın alçakgönüllülüğüyle daha bilgili olanların düşüncesine her zaman güvenirdi. Bu konuların, tek bir kişinin beğenisinin doğruyu saptamaya yetmediği geçici heveslerin belirsiz alanı olduğunu düşünürdü. Ama kurallarını ve ilkelerini annesinden öğrenmiş olduğu birtakım konular; kimi yemeklerin yapılışı, Beethoven’in sonatlarını çalma ve nezaketle konuk ağırlama hakkında kusursuzluğun ne olduğunu bildiğine ve öbür insanların bu kusursuzluğu ne kadar yakın olduğunu ayırt ettiğine emindi. Zaten bu üç konuda da kusursuzluk hemen hemen aynı şeydi: yeteneklerde bir tür basitlik, sadelik ve sevimlilik. Kesinlikle baharat konulmaması gereken yemeklere baharat konmasına, piyano çalarken gereğinden fazla pedal kullanılmasına ya da yapmacık çalmaya, “misafir kabul ederken” kusursuz bir doğallıktan çıkılmasına ve insanın kendinden abartıyla söz etmesine şiddetle karşı çıkardı. Daha ilk lokmadan, ilk notalardan, basit bir belirtiden yola çıkarak karşısındakinin iyi bir aşçı, gerçek bir müzisyen, iyi yetiştirilmiş bir kadın olup olmadığını bildiği iddiasındaydı. “Benden daha hünerli olabilir ama bu kadar basit bir andanteyi böyle abartıyla çalarak zevkten yoksun olduğunu gösteriyor.” “Çok parlak ve nitelikli bir kadın olabilir ama kendinden bu denli ayrıntılı söz etmesi incelik eksikliği.” “Çok bilgili bir aşçı olabilir ama patatesli biftek yapmayı bilmiyor.” Patatesli biftek! Gözde yarışma parçası, basitliğiyle bile zor, mutfağın bir tür Patetik Sonatı, toplumsal yaşamda bir hizmetçi üzerine sizden bilgi almaya gelen, incelikli ve eğitimli olup olmadığını çok basit bir davranışla kanıtlayabilen soylu kadının ziyaretinin gastronomik eşdeğeri! Büyükbabam gururuna öyle düşkündü ki, bütün yemeklerde başarılı olunsun isterdi ve yemek yapma konusunda ne zaman başarısız olunduğunu asla anlayamayacak kadar az şey bilirdi. Çok ender de olsa kimi zaman başarısız olunduğunu kabul edebiliyordu ama tamamen rastlantı sonucu.

Tersine, aşçı kadının falanca yemeği yapmayı bilmediğine ilişkin büyük halamın her zaman gerekçelendirilmiş eleştirileri, büyükbabama hoşgörüden özellikle yoksun gelirdi. Genellikle, büyük halam yemeği dudağının ucuyla tattıktan sonra, onunla tartışmaktan kaçınmak için düşüncesini belirtmezdi, zaten biz de hoşuna gitmediğini ânında anlardık. Susardı ama büyükbabamı öfkeye boğmaya yetecek, kesin ve kararlı bir onaylamazlığı uysal gözlerinden okurduk. Büyük halamın sessizliği karşısında sabrı taşan büyükbabam, inceden inceye alay ederek düşüncesini belirtmesini rica eder, sorularla onu sıkıştırır, kızdırırdı, ama halamın, büyükbabamın düşüncesini, ara yemeğin fazla şekerli olmadığını doğrulamak yerine, azap çekmeye razı olduğu hissedilirdi.

Yemekten sonra hemen okumaya koyulurdum; özellikle o gün hava biraz fazla sıcaksa, herkes “odasına çekilmeye” çıkardı, bu da benim, insanın kendini sokakta bulmak için bir çocuğun sıçrayarak bile pencerelerinden atlayabileceği kadar alçak olan birinci kattaki odama dar basamaklı küçük merdiveni çıkarak hemen çekilmemi sağlardı. Penceremi kapamaya gittiğimde, rüzgârlıkları indirme bahanesiyle her gün yemekten sonra kapısının önüne sigarasını içmeye çıkan ve sokaktan geçerken kimi zaman sohbet etmek için duran insanlara merhaba diyen karşıdaki silahçının selamına karşılık verirdim. İngiliz dekoratörler ve Maple tarafından uygulanagelmiş William Morris teorileri, bir odanın sadece bize yararlı şeylerle dolu olma ve yararlı her şeyin, basit bir çivi bile olsa, gizli değil ortada olma koşuluyla güzel olduğunu kesin olarak belirtir. Bakır çubuklu ve üstü tamamen açık yatağın üzerinde, bu temiz odaların çıplak duvarlarında kimi başyapıtların taklitleri. Bu estetiğin kurallarına göre değerlendirildiğinde benim odam asla güzel değildi, çünkü hiçbir işe yaramayacak şeylerle doluydu ve bunlar, bir işe yarayacak şeyleri, kullanımlarını son derece güçleştirecek kadar duyarlıkla gizliyordu. Ama bence odam güzelliğini tam da, benim rahatım için değil, sanki kendi zevkleri için oraya gelmişe benzeyen bu şeylerden alıyordu. Sanki bir tapınağın dibine yerleştirilmiş yatağı gözlerden gizleyen o uzun beyaz perdeler; gündüzleri yere saçılan süslemeli yumuşak ipek yatak örtüsünün, çiçekli karyola örtüsünün, nakışlı yatak örtüsünün, patiska yastık kılıflarının altındaki yatağım, Meryem yortusunda fistolar ve çiçekler altında kaybolan sunak gibi kayboluyordu, ve geceleri, yatabilmek için bütün bunları geceyi geçirmeyi kabul ettikleri bir koltuğun üzerine özenle yerleştiriyordum; yatağın yanında, mavi desenli bardak, aynı desenden şekerlik ve (dökmemden çekinen halamın emri üzerine geldiğimin ertesi gününden beri boş duran) sürahi üçlüsü ile öteki araç gereçler; görmezden gelmenin de, kişisel gereksinimlerim için kullanmanın da mümkün olmadığını bildiğim, ama soyunurken, yanlış bir hareketle deviririm korkusuyla uzun uzun dikkatle baktığım bir tür ibadet araç gereçleri –bunlar, neredeyse cam bir ampül içinde yanlarına yerleştirilmiş portakal çiçeği likörü kadar kutsaldır–; okumayı bitirdiğim ve her kalkmak istediğimde yapışıp kaldığımı fark ettiğime göre dikensiz olmasına imkân olmayan beyaz güllerden örtüsü koltukların sırtına fırlatılmış tığ işi ajurlu o küçük atkılar; fanus altında kaba temaslardan korunan sarkacı, uzaktan gelen deniz kabuklarıyla ve eski, duygusal bir çiçekle içtenlikle gevezelik eden ama yerinden kımıldatılamayacak kadar ağır olduğundan, sarkaç durduğunda saatçi dışında kimsenin onu yeniden kurmaya girişecek kadar ihtiyatsız olmadığı o camdan çan; birinde İsa’nın resmi, ötekinde kutsanmış şimşir iki vazoyla süslü konsolun üzerine bir sunak kaplaması gibi atılmış olduğundan, konsolu Kutsal Masa’ya benzeten (her gün, “oda yapıldığında” oraya yerleştirilen bir dua iskemlesi bu düşüncenin çağrışımını tamamlıyordu) ama her zaman çekmece aralarına sıkışan tiftikleri oyunu tamamen imkânsız kıldığından, İsa’nın resmini, kutsal vazoları, kutsanmış şimşiri bir hamlede düşürmeden ve sendeleyip dua iskemlesine tutunmadan tek bir mendil bile alamadığım şu beyaz güpür sofra örtüsü; küçük etamin perdelerin, büyük muslin perdelerin ve daha büyük pazen perdelerin oluşturduğu üst üste asılmış üçlü; bu perdeler genellikle güneşlenmiş akdiken beyazlığı içinde her zaman güleryüzlüydü ama koşut tahta çubukları etrafında hareket etmedeki ve pencereyi açmak ya da kapamak istediğimde birbirlerinin arasına ve hep birlikte de pencereye sıkışmadaki beceriksizlikleri ve inatları yüzünden de aslında oldukça sinir bozucuydular, bir perdeyi kurtarmayı başardığımda, sanki perdeler, gerçek akdiken çalısı ya da orayı seçecek kadar hayal gücüne sahip kırlangıç yuvaları tarafından kusursuz biçimde tıkanmışçasına, eklemlerdeki yerini almaya öbürü her zaman anında hazır oluyordu, öyle ki, görünüşte çok basit bu işlemi, penceremi açma ya da kapama işlemini, evden birinin yardımı olmadan asla başarıyla sonuçlandıramıyordum; benim hiçbir gereksinimimi karşılamamaları bir yana, bunların tatminine hafif de olsa köstek bile olan ve elbette asla biri yararlansın diye odama konmamış bütün bu şeyler, odamı bir anlamda kişisel düşüncelerle, genellikle ağaçsız bir alandaki ağaçlarda ve yol kıyısında ya da eski duvarların üzerinde biten çiçeklerde görülen bu tercih havasıyla, orada yaşamayı ve oradan hoşlanmayı seçmiş olma havasıyla dolduruyordu. Bu eşyalar odayı sessiz ve değişken bir havayla, kişiliğimi hem yok eden hem de büyüleyen bir esrarla dolduruyordu; bu odayı bir tür küçük kilise haline sokuyordu; güneş –amcamın pencerelerin tepesine eklemiş olduğu küçük kırmızı karoları geçip– perdelerin akdikenini pembeleştirdikten sonra duvarların üzerine, sanki bu küçük kilise vitraylı daha büyük bir nefin içine hapsedilmiş gibi garip ışınlar yolluyordu; ve zaten önemli bayramlarda, kutsal emanetlerin çiçekli yoluyla evimize bağlanan kilisenin yakınlığı nedeniyle çanların gürültüsü öyle güçlü geliyordu ki çanların sanki bizim çatıda, dua kitabını elinde tutan papazı, akşam duasından dönen halamı ya da bize kutsanmış ekmek getiren kilise korosundaki çocuğu sık sık selamladığım pencerenin tam üzerinde çaldığını hayal edebiliyordum. William Morris’in işlevsiz güzelliğe tanıdığı ayrıcalıkla, Maple odalarının duvarlarında, şöminenin üzerinde duran Botticelli’nin İlkbahar’ının Brown tarafından çekilmiş fotoğrafına ya da Lille Müzesi’ndeki Meçhul Kadın mulajına gelince, itiraf etmeliyim ki, benim odamda onların yerine, önü işlemeli asker ceketi içinde olağanüstü ve yakışıklı Prens Eugène’i temsil eden bir tür gravür vardı ve bir gece, şiddetli lokomotif ve dolu gürültüsü altında, bir bisküvi markasının reklamını yaptığı gardaki bir büfenin kapısında, her zamanki gibi olağanüstü ve yakışıklı haliyle onu görünce çok şaşırdım. Bugün, bu gravürün sonsuza dek duracağı odama yerleşmeden önce, eskiden bir fabrikatör tarafından büyükbabama cömertlik olsun diye prim olarak verildiğinden kuşkulanıyorum. Ama o zaman, bana tarihi ve esrarlı gelen kökeninden kuşku duymuyordum ve benim tarihi bir kişilik, kendisiyle odamı paylaştığım kalıcı bir oda sakini olarak kabul ettiğim ve her yıl, hiç değişmeden karşımda bulduğum kişinin birçok kopyasının olabileceğini hayal bile edemiyordum. Şimdi onu görüşümün üzerinden epey zaman geçti, bir daha da göreceğimi sanmıyorum. Ama talih bir gün onu karşıma çıkarırsa, hakkında Botticelli’nin İlkbahar’ından daha fazla şey söyleyebileceğimi sanıyorum. Değerli bir resmi oyma tahtadan bir çerçeveye emanet edip koruma zahmetini zihinlerden uzaklaştırarak evlerini hayran oldukları başyapıtların röprodüksiyonlarıyla süslemeyi zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Odalarını zevklerine göre döşemeyi ve sadece onaylayabilecekleri şeylerle doldurmayı da zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Bense, kendimi, her şeyi benimkinden çok farklı hayatların, benimkine karşıt bir zevkin yaratısı ve dili olduğu bir odada, bilinçli düşünceme ait hiçbir şey bulamayacağım, hayal gücümün kendini ben olmayanın bağrına gömülmüş hissederek coştuğu bir odada ancak yaşıyor ve düşünüyor hissederim; uzun, soğuk koridorlu, dışarıdaki rüzgârın kaloriferin ısıtma çabalarına başarıyla karşı koyduğu, duvarlarını hâlâ ilçenin coğrafi haritasının süslediği, her sesin sessizliği yerinden oynatarak görünür kıldığı, odalarda hava akımının temizlediği ama silinmeyen bir kapatılmışlık kokusunun korunduğu ve bu duruma hayran kalan, bu kokuyu düşünce ve hatıra olarak içerdiği her şeyle birlikte kendi içinde yeniden yaratmayı denemek için ona bir model gibi poz verdiren hayal gücüne ulaştırmak için yüzlerce kez teneffüs ettiren; geceleyin, odanın kapısını açtığında, insanın, orada dağınık duran tüm bir hayata tecavüz etme hissine kapıldığı ve kapıyı kapayıp, daha ileriye, masaya ya da pencereye kadar ilerlediğinde, bu hayatı çekinmeden elinden tuttuğunu sandığı; ilçe merkezindeki halıcının Paris zevki sanarak döşediği kanepenin üzerine bu hayatla birlikte bir tür hafifmeşreplikle oturma hissine kapıldığı; başkalarının ruhuyla ağzına kadar dolu olan ve ızgaraların biçimine ve perdelerin desenlerine kadar onların düşlerinin izlerini koruyan bu odada, eşyaları şuraya buraya koyarak efendi rolü taslayıp, odadaki meçhul halı üzerinde çıplak ayak yürüyerek ve insanın samimiyetle kendi kafasını karıştırma niyetiyle her yerde bu hayatın çıplaklığına dokunma hissiyle dolup taştığı gar yolu, rıhtım ya da kilise meydanındaki bu taşra otellerinden birine ayak bastığımda kendimi ancak mutlu hissederim; o zaman, insan titreyerek sürgüyü çektiğinde, bu gizli hayatı kendisiyle birlikte kapadığını, önünde, yatağa doğru ittiğini ve nihayet üzerine çektiği büyük beyaz çarşaflarda onunla birlikte yattığını sanır, oysa, çok yakındaki kilise, can çekişenlerin ve âşıkların uykusuzluk saatini bütün şehir için çalmaktadır.

Köye bir kilometre uzaklıktaki parka gitmek gerektiğinden uzun süredir odamda okuyamıyordum. Ama bu zorunlu oyun bitince, sepetlerde getirilen ve nehir kıyısında, kitabın el sürmemek kaydıyla bırakıldığı çimenlerin üzerinde çocuklara dağıtılan ikindi kahvaltısını kısa kesiyordum. Biraz ilerde, parkın oldukça bakımsız ve esrarlı kimi kuytularında, nehir, kuğularla dolu ve heykellerin gülümsediği ağaçlı yollarla çevrili, kimi zaman sazan balıklarının sıçradığı düz çizgi halinde akan yapay bir su olmaktan çıkıyor, hızlanıyor, hızla akarak parkın kapısını geçiyor ve sözcüğün coğrafi anlamında bir nehir haline geliyordu, bu nehrin bir adı olmalıydı, sularının sarı düğünçiçeklerine boğduğu ve öküzlerin uyuduğu, tam bir batağa dönmüş çayırlık benzeri otlaklar arasında dağılmakta gecikmiyordu (tıpkı heykeller arasında ve üzerinde kuğular yüzerken olduğu gibi mi?) ve bir yanıyla, ortaçağdan kaldığı söylenen biçimsiz, yıkıntı kulelerle köye bağlanırken, öte yandan kuşburnu ağaçlarıyla ve akdikenlerle kaplı patikalarla başka adları olan bilinmedik köylerin sonsuza uzanan “doğa”sına kavuşuyordu. Ben, parkın aşağısında, kuğuları seyrederek ikindi kahvaltısını bitirmeyi ötekilere bırakıyordum ve karmakarışık yollarda koşarak, kuşkonmaz fidesine, çilek fidanlarının bittiği yere, bazı günler atların çevresinde dönerek suyunu yükselttikleri havuza, arada bir yukarıda “parkın sonu” olan kapıya ve ötedeki peygamberçiçeği ve gelincik tarlalarına bakarak, sırtımı budanmış fındık ağaçlarına dayayarak oturduğum, kimsenin beni kolay kolay bulamayacağı yeşilliklerden herhangi birine kadar gidiyordum. Bu yeşillikte derin bir sessizlik vardı, keşfedilme tehlikesi neredeyse yoktu, aşağıdan bana boş yere seslenenlerin, hatta kimi zaman yaklaşıp ilk bayırları çıkanların, her yeri aradıktan sonra eli boş dönenlerin uzaklaşan çığlıkları güvenliği daha hoş kılıyordu; bu çığlıklar da uzaklaşınca hiç gürültü kalmıyordu; sadece zaman zaman, uzakta, ovaların ötesindeki çanların mavi gökyüzünün ardında çınlıyor gibi gelen altın sesi geçen zaman konusunda beni uyarabiliyordu; ama bu sesin tatlılığından şaşkına dönerek son çan vuruşlarının içini boşalttığı daha derin sessizlik kafamı karıştırdığından vuruş sayısından asla emin olamıyordum. Bu ses, köye girerken yakından bakıldığında yüksek ve sarp görünümünü yeniden kazanan, akşamın mavisi üzerinde kargaların belirginleştirdiği arduvazdan baca şapkası dimdik yükselen kiliseye yaklaşıldığında işitilen, gökgürültüsünü andıran ve “yeryüzünün iyiliği için” meydanda pare pare çınlayan çanların sesi gibi değildi. Bu çan sesleri, parkın ucuna hafif ve cılız ulaşıyordu ve bana değil, bütün kıra, bütün köylere, tarlalarında yalnız başına olan köylülere sesleniyordu, beni asla başımı kaldırmaya zorlamıyordu, zamanı uzak ülkelere taşıyarak, beni görmeden, beni tanımadan ve rahatsız etmeden yanımdan geçiyordu.

Ve kimi zaman evde, yatağımda, yemekten çok sonra, kitap okumak için akşamın son saatlerine sığındığım da oluyordu ama bu sadece bir kitabın son bölümlerine geldiğim, bitirmek için fazla okumanın gerekmediği günlerdi. O zaman, eğer yakalanırsam cezalandırılmayı ve kitap bittiğinde, belki bütün gece sürecek uykusuzluğu göze alarak, evdekiler uyur uyumaz mumumu yeniden yakıyordum; hemen yakınımızdaki silahçının eviyle postane arasındaki sokak sessizliğe bürünmüşken, karanlık ama yine de mavi gökyüzü yıldız doluyordu, ve solda, kıvrılarak birdenbire tırmanmaya başlayan küçük dik sokakta, geceleri uyumayan canavar gibi ve karanlık heykelli kilise apsisinin ortalığı gözlediği hissediliyordu; bu bir köy kilisesi olmasına karşın tarihi bir yerdi, Ulu Tanrı’nın, kutsanmış ekmeğin, rengârenk giysili azizlerin ve komşu şatolardaki soylu hanımların büyülü konutu! Bu hanımlar bayram günlerinde pazarda dolaşırken tavukları bağırtıyor ve dedikoducu kadınları kendilerine baktırıyor, ayine “koşum takımlarıyla” gelip, dönüşte müminlerin dolaplı kapıyı iterek sahına yakutlar serptiği sundurmanın gölgesini terk eder etmez meydandaki pastacıdan, aylak ve şekerli kokusu benim için büyük ayin çanlarına ve pazarların neşesine karışıp kalmış, bir storla güneşten korunan kule biçimindeki pastalardan –“pralinli bisküvi”, “krem şantili çörek” ve “bademli pasta”– birkaç tane satın alıyordu.

Son sayfa okunduktan sonra kitap bitiyordu. Gözlerin çılgınca yarışını ve gözleri gürültüsüzce izleyen ve sadece nefes almak için derin bir iç çekişle duran sesinkini durdurmak gerekiyordu. O zaman, uzun zamandan beri içimde uyanan kargaşaları yatıştırmak ve öbür hareketleri yönetmek için ayağa kalkıyor, yatağım boyunca aşağı yukarı yürümeye koyuluyordum; öteki uzaklıklar gibi metreyle ya da mille ölçülmeyen ve ancak “başka şeyler” düşünenlerin “uzak” gözlerine bakıldığındakiyle karıştırılması zaten imkânsız bir ruh uzaklığında olmasına karşın odada ya da dışarıda boş yere aranan bir noktaya dikili duruyordu. O halde ne? Bu kitap bundan ibaret miydi? Bizi okurken gören ebeveynlerimiz heyecanımız karşısında gülümser bir hava takındığında, yapmacık bir ilgisizlik ya da sahte bir sıkıntıyla kitabı kaparken, yaşayan insanlardan daha fazla özen ve şefkat gösterdiğimiz, onlar için soluk soluğa kaldığımız bu varlıkları bir daha görememenin, haklarında hiçbir şey bilememenin içimizi parçaladığını itiraf edemeyiz. Yazar daha şimdiden birkaç sayfadan beri katı yürekli “Sondeyiş”inde, bu varlıkları buraya kadar adım adım izleyişindeki ilgiyi bilen biri için inanılmaz bir ilgisizlikle onları “uzaklaştırmaya” özen göstermişti. Hayatlarının her saatinde yaptıkları bize anlatılmıştı. Sonra ansızın: “Bu olaylardan yirmi yıl sonra Fougères sokaklarında hâlâ dimdik yaşlı bir adama rastlayabilirdiniz, vb.” Ve ortaya çıkan her engelle korkup, ardından engel aşıldığında sevinerek iki cilt boyunca hayal meyal sezmek için hazırlandığımız o tadına doyum olmaz olasılığın, evliliğin kutlandığını, bizim anlık tutkularımıza ilgisiz, yazarın yerine geçmiş bir kişi tarafından yüksek semalarda yazılmış bu şaşırtıcı sondeyişteki ikinci dereceden birinin araya karışmış bir tümcesinden öğreniriz, ne zaman olduğunu tam olarak bilemeyiz. Kitabın devam etmesini çok isteriz ve eğer mümkünse, bütün bu kişiler üzerine başka bilgilere sahip olmak, şimdiki hayatlarından bir şeyler öğrenmek, bize esinledikleri ve eksikliğini birden hissettiğimiz aşka tümüyle yabancı olmayan şeylere kendi yaşamımızı uygulamak, yarın, hayatımızla ilişkisi olmayan ve değeri hakkında kuşkusuz yanıldığımız, çünkü bu dünyada payına düşen, şimdi anladığımız kadarıyla ve gerektiğinde ebeveynlerimizin bize küçümseyici bir tümceyle öğrettikleri üzere, asla sandığımız gibi evreni ve yazgıyı kapsamak değil, noterin kütüphanesinde, Journal de modes illustré’nin ve Géographie d’Eure-et-Loir gibi önemsiz yıllıkların arasında çok az yer işgal etmek olan kitabın unutulmuş sayfasındaki adlardan başka bir şey olmayacak varlıkları, bir saat için boş yere sevmemiş olmayı isteriz …

.. “Kralların Hazinesi”ne başlarken, bence okumanın niçin bu küçük eserde Ruskin’in ona atfettiği baskın rolü oynamaması gerektiğini göstermeden önce, hatırası her birimiz için bir Tanrı lütfu olarak kalması gereken çocukluğun sevimli okumalarını tartışma dışı bırakıyorum. Hiç kuşkusuz, bu okumalardan çıkardığım ilk sonucu –bu okumalardan bizde kalan şey, özellikle bizim bu kitapları okuduğumuz yerlerin ve günlerin imgesidir–, yaptığım açıklamanın uzunluğu ve niteliğiyle fazlasıyla kanıtladım. Bu imgenin büyüsünden kaçamadım: Okumadan söz etmek isterken, kitaplardan başka her şeyden söz ettim, çünkü okumalarım sırasında benimle konuşanlar kitaplar değildi. Ama belki okumaların bende birbiri ardına bıraktığı hatıralar benim okurumda da uyanacaktır, bu çiçekli ve sapa yollarda zaman kaybetse de okuma adı verilen özgün psikolojik edim, zihinde yavaş yavaş yeniden yaratılacak ve böylece benim belirtmem gereken kimi düşünceleri şimdi kendine aitmiş gibi izleyebilecek güce sahip olacaktır.

Marcel Proust
Okuma Üzerine
Fransızcadan Çeviren: Işık Ergüden

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz