Nazım Hikmet: Dehanın Yalnızlığı, Dehanın Toplumsallığı – Afşar Timuçin

Her deha kendini sonsuz bir yaratma gücü olarak yaşar. Her deha yalnızdır: kendini aşan bir şeyin özlemini çeker hep. (Ya da belki, aşacağı bir şeyin.) Kendini aşan bir yana kendine uyan bir şeyle de yetinecektir.

Dehaya ne uyar ki, uysa uysa kendisi uyar: deha uyumsuzluktur. Çünkü katışıksız bir aşkınlıktır, özgün bir aşma gücüdür. Deha belirleyici olduğu kadar da yaratıcıdır: ayrıştırmacı olduğu kadar da birleştirmecidir. Gelişigüzel bir bağla bağlanmaz başkasına ya da eşyaya: gerçekliği didik didik eder, gerçekliğin yeni yüzlerini ortaya çıkarır. Yeni içerik biçimler yaratır, kısacası dünyayı görmekle kalmaz, onu değiştirerek, daha doğrusu dönüştürerek yeniden kurar tasarı bir bütünlüktür deha için —insanı her zaman bir bütünlük olarak kavramasa da—, bir başarılar toplamıdır, deha bu başarılara yeni başarılar ekleyecektir. Burada dehanın trajiği çıkar ortaya: başarı, ortaya konduğu an, başaranın malı olmaktan çıkar, bütünsele, giderek evrensele katılır, evrenseli döller. Her şeyin bir ben temeli üzerinde akıp geçmemesi, her şeyin bir biz temeli üzerinde kurulup değerlendirilme zorunluluğu dehanın yalnızlığını ve toplumsallığını açıklamaya yetmez mi? içinde ben olarak yer aldığımız biz, benimsenir olmaktan çok aşılası olan, dönüştürülmesi gereken bir şeydir. Bütün yaratılmışlıkları ancak ve ancak aşılası şeyler olarak görmek dehanın temelindeki yaratıcı toplumsal yalnızlığı belirlemez mi? Düşünün, onun gözünde hiç bir şey benimsenesi değildir, her şey aşılasıdır. Dehanın sürekli hesaplaştığı bir şey yoktur, deha aşar ve bitirir. Aşar, bitirir ve yalnız kalır, yeni bir aşama durumuna girene kadar. Hiç bir yerde duramayan bir yolcu gibi. «Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir» der ya Baudelaire, onun gibi. Tedirginliktir deha iyileşmez yolculuktur. Dehanın bir değeri övgülediğine bakmayın, deha bir şeyi değer diye belirlediği anda o şey karşısında bir aşma tedirginliğine kapılır, o şeyi bırakıldığı yerden alıp dönüştürmek ister. Kıskançtır deha, kendisi için değil, evrensel için kıskançtır, olması gerekeni olandan kıskanır o. Bu yüzden, tutucu bilinç vardır, tutucu deha yoktur. Bu yüzden, deha tutuculukla karşıtlaşır. Deha, geçmişi ancak yaşarlığı içinde benimser, bunun dışında dehanın geçmiş’i yoktur, bugünü de kısacık bir geçittir, dehanın yarını vardır, deha ileriye bakar hep, bakışları bir ufukla sınırlanana kadar.

Deha, yüceliğe zorunlu oluşunun bilincine varmış bilinçtir, yüceliğinin zorunluluğunu kavramış bilinç değil.

(Üstinsan yoktur, üstinsan bir masaldır; deha bir mitos da olsa, daha doğrusu mitoslaşmış da olsa bir gerçekliktir, etkin bir gerçekliktir.) Deha öyle bir bilinçtir ki, hem kendini az çok sınırlı da olsa yetkin bir yapabilme gücü olarak sezer, hem de kendini bu gücün etkin nedeni olarak kavrar. Bu, dehanın kendi üstüne çıkışıdır. Kendi üstüne çıkan gelişebilir ve dönüştürebilir ancak. Dıştan baktığımızda deha tehlikelidir: genel bilinci aşan bir güçtür az çok, insanı bir tasarıya, yepyeni bir tasarıya, gerçeklikten getirilmiş, gerçek verilerden kalkılarak kurulmuş gerçeklikten kalkılarak öngörülmüş bir tasarıya göre yeniden biçimleme etkinliği vardır. Yakından baktığımızda deha hiç de tehlikeli değildir, üstelik gereklidir: dehanın özyapısında insanı yoldan çıkarma eğilimi yoktur. İnsanı daha da insanlaştırma eğilimi vardır. Buna, evcilleştirme eğilimi de diyebiliriz: insanı daha da insanlaştırmak demek onu doğal yırtıcılıklarından biraz daha sıyırarak biraz daha kendi için bir varlık durumuna getirmeye katkıda bulunmak demektir. En büyük sorumludur deha bu yüzden. «insan evcilleştirdiği kişiden sorumludur» der Saint-Exupery’nin Tilki’si.

Deha için sayısız özellikler sayabiliriz. Onun hiç bir özelliği yalnızlık özelliğinden daha ağır basmaz. Toplumsaldır, toplumcudur ve her zaman uyumsuzdur. Genel bilinç dondurmaya eğilimlidir (en azından bugün), yüceltmeye, kurallaştırmaya, mitoslaştırmaya yasalaştırmaya (daha doğrusu yasaklaştırmaya). Bu yüzden biz, Sait Faik’in deyimiyle, bir «yasaklar dünyası»nda yaşamaktayızdır. Özgün bilinç, katılaşmaların ve kalıplaşmaların dışına düşer. Bu katılaştırılan ve kalıplaştırılan şeylerin varolmasına katkıda bulunmuş olsa da. Deha her zaman uyumsuzluktur, çünkü ortaklaşmayı bilse de. katılaşmışı, kalıplaşmışı, donmuşu paylaşamaz. Bundan ötürü yalnız, yapayalnızdır; bazen, Nazım Hikmet’in deyişiyle koskoca bir okyanusun ortasında «boş bir konserve kutusu» gibi duyar kendini: kurallarla ve yasaklarla çevrelenmiştir, bir bu yüzden; bir de, her dokunduğu şeyde, her yaklaştığı şeyde belli bir donmuşluk bulduğu için. Deha durup kalmışı paylaşmayı beceremez, kim ne derse desin. Deha verir ancak, güneş nasıl ışığını karşılık beklemeden veriyorsa. Dehayı böylesi bir verimlilikten kesin, deha ölmekli olur. Çünkü zorunlu olarak eli açıktır. Yalnızdır ama savaşçıdır deha. Durallıkta öleceğini bildiğinden belki de, ama daha çok kendiliğinden. Bu yüzden gezgindir, bu yüzden ikide bir başı derde girer kendisiyle ve başkalarıyla. «Her gün yeni olsun gördüğün» diyordu Gide, «bilge kişi her şeye şaşan kişidir!» Deha öyledir, ayak basmadık toprak, dokunmadık çiçek, duymadık duygu, karşılaşmadık düşünce, konuşmadık insan bırakmayacaktır sanki. Bu yolda kana kan dişe diş girişir. Hep böyle sürer bu: emekli olmuş deha yoktur. Dehanın gözü uzaklardadır. M.Ö. V. yüzyılın yunan filozofu Demokritos’u düşünün: babadan kalma parayı Hindistan yolculuğunda yiyip meteliksiz kalmıştır, cenaze parası bırakamadan ölmüştür. Ne yapacaktı Hindistan’da? Yeni bilgiler edinecekti.

Nazım Hikmet bir dehaydı; engebesiz bir yaşamdan gelip deha olmanın engebeli dünyasına ya da deha olmakla dünyanın engebelerine dalıvermişti. Bizi rahat yataklardan tozlu çamurlu yollara, ev içi mutluluklarından kavgalara dingin ortamlardan savaşlara, ılık sevecenliklerden kaskatı gerçeklere doğru durmadan iten nedir? Engebesiz bir yaşamdan çıkıp deha olabilmek için ya da daha doğrusu deha oluşunu gerçekleştirebilmek için, ilkin dümdüz yaşıyor olmanın erincini atmak gerekir. Hırka giymeyen torunları için üzülen büyükanneler, askerdeki oğulları için gözyaşı döken anneler, varını yoğunu oğullarına harcayan babalar dehanın yalnızlığı ve etkinliği karşısında durup kalmazlar mı? Dümdüz bir dünyadan çıkmayı göze aldınız mı, dış dünyada her zaman kendinize yardımcı engeller, engebeler, nereye açıldığı belli olmayan koridorlar bulursunuz. Dış dünyada yollar vardır, sizi bütün insan’a kavuşturacak dikenli yollar. Kendinizi her zaman karanlıkta, hiç değilse alacakaranlıkta duyacaksınız, çünkü yarına gidiyorsunuz. Nazım Hikmet de, umutla umutsuzluğun, kavgayla kavgasızlığın, dürüstlükle alçaklığın, inançla inançsızlığın yan yana yaşadığı bir dünyada buluvermişti kendini. Büyük deneyler, büyük aşamalar, büyük dönüşümler, büyük devrimler geçirmiş koskoca bir dünyada. Önünde koskoca bir tarih vardı, canlı, etkin bir tarih. Özellikle yakın tarihe baktığımız zaman şunu görüyorduk: alabildiğine hızlanmış bir dünyada yaşanılıyordu artık, evcilleşebilmek, ortaklaşabilmek için canını dişine takmış insanların dünyasında. Daha karmaşık ama daha insan bir dünya, o eski dünyalara parmak ısırtacak bir dünya kuruluyordu. Büyük olaylar olmuştu: Fransa’da «etats generaux»nun açılması (5 Mayıs 1789), insan ve yurttaşlık hakları bildirisi»nin yayımlanması (26 ağustos 1789), 1848 devrimi… Rusya’da Duma’nın kurulması (1905). .. Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) … Rusya’da Ekim Devrimi (1917), S.S.C.B.’nin kurulması (1923), İtalya’da Faşizm’in kurulması (1923), Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulması (1923) … Bütün iyi oluşumlara karşın, dünyayı tozpembe görebilme olasılığı yoktu; bakmayı bilen bir göz, hatta bakmaya alışmamış bir göz, dünyaya gelen yeni güzelliklerin o eski pisliklerle kirlenme tehlikesi içinde olduğunu rahatça görebilirdi. Silah fabrikaları harıl harıl işliyordu, şairimizin deyişiyle «alın teri tacirleri» çoktan işbaşındaydılar, ayrıca «cinayet ve hırsızlık sanayi» almış yürümüştü1.

Dehanın yazgısıdır bu: hem birliktesin hem yalnızsın. Bazen yüceltmeyi düşündüğün şeylerle yalnızsın, bağlı olduğun sınıfla yalnızsın, bağlanmaya çalıştığın sınıfla yalnızsın, birlikte olmaya alıştığın kişilerle yalnızsın, tasarılarınla yalnızsın. Yalnızlığını dindiren tek şey vardır: ortaklaşma çabası ve belirlenen amaç. Ne olursa olsun, deha yalnızlığını göstermek istemez, yalnızlığını kendine saklar, yalnızlığı. ayıbıdır, deha yalnızlığını saklarken ayıbını saklar. Yalnız olmamak toplumsal çevreyle gerçek bir ortaklık bağına sahip olmakla olurdu. Bu yalnızlık ve ortaklaşma ikilemi içinde deha kendini bir büyüklük olarak sezer ya da kendi büyüklüğünü sezer, ama bunu bir yetkinlik olarak yaşayamaz, bunun uzun boylu tadını çıkaramaz. Çünkü kendisiyle uzun uzun eğlenemeyecek kadar uğraşlıdır, bir; ikincisi, kendini bir yetkin insan olarak, bir ayrıcalık olarak, ileri bir kavrama ve yaratma gücü olarak yaşarsa ortaklaşamayacağını bilir. Nazım Hikmet de sezmiştir bu büyüklüğü. Bir yazısında şöyle der: «Bana göre büyük adam odur ki, sanattan politikaya kadar, kendi işinde, en önde yürür, dönemeçleri önce geçer, olanı kavrar, olacağı sezer ve bu kavrayışla bu sezişe dayanarak yaratır» Bir başka gazete yazısında şöyle diyecektir: «Entelektüel dediğin şarkıya benzer. iyisi, özlüsü, derini ve düzenlisine doyum olmaz. Kötüsü çekilmez bir nesnedir. Ne dinlenir, ne tadılır»

Devrime yakın duran çoğunluk yamandır: birinci sınıf ortopedi uzmanları, ruhtan bilir ruh hekimleri, daktilo sesleri ve damgalar içinde boğulmuş noterler, değerli müzik yazarları, dünyamıza adaleti getirmek için canla başla direnen avukatlar, ileriye açık ürünsüz profesörler, kafalı gazete yazarları, okumuş kadınlar, köktenci görüşlü ama eylemdışı mühendis, mimar ve müteahhitler, gümrük memurluğundan ayrılma gümrük komisyoncuları, anlamlı ve anlamsız şiir yazmayı ustalık edinmiş tüm şairler, felsefeciler, tarihçiler, yurt gerçeklerini bilmeyenler için röportajlar yapan gazete muhabirleri, yayımcılar, görünüşte devrim bilincinin simgeleridirler. Ama bunlar hiç bir zaman kendilerini tehlikeye atmazlar. Tehlikeye atılmayışlarının gerekçeleri de vardır, kişisel ya da toplumsal gerekçeleri. Bunların içinden bir bölük insan ayrılır, devrim bilincini oluşturmak üzere sınıfının yörüngesinden çıkar. Bunların bir bölümü, sonradan, babasından özür dileyen ilkokul öğrencisi gibi, sınıfının dizi dibine oturur yeniden, sınıfının dizi dibine oturmakla kalmaz, bir ara bağlanmayı göze aldığı devrimci kesimin düşmanı kesilir. Çünkü ortam, her zaman, dehalardan çok aptalları değerlendirmeye hazırdır. Nazım Hikmet şöyle tanımlar aptalı: «Soyu bütün aptal için çözülmemiş mesele, tetkike değer düşünce yoktur. O her meseleyi önceden çözmüş, her düşünceyi zaten tetkik etmiş, hükmünü önceden vermiştir. İnsan, soyu bütün bir aptalla karşılaştığı vakit, adeta mistik bir heyecana kapılır. Çünkü aptal hareketsizliğin ceninidir. Aptallar ekseriya hayatta muvaffak olurlar. Uzun uzadıya muhakeme edişlerinin sonunda yüzlerine bir düşünen adam biçimi gelmiştir. Hüsnü hatları mükemmeldir. Soyu bütün aptalın en büyük hususiyetlerinden birisi de bilmediği şeyi istihfaf etmesi, hor görmesidir. (..) Aptalın dört cümle başlangıcı vardır: 1. Onu biz de biliriz, 2. Ah param olsaydı görürdün, 3. Her şeyden önce insan sıhhatine bakmalı, 4. Bir söz ettim herif mahvoldu»

İnsanı insan yapan, her şeyden önce, düşünce dürüstlüğüdür. «Hayvanlar arasında insana en çok benzeyeni balıktır. Balık da başından kokar, insan da başının içinde olanların kokmasıyla bozulun Böyle der Nazım Hikmet. Bazen de, aydın kişi, hatta bazen bir deha, Goethe örneğinde olduğu gibi, gün olur kurulu düzene karşı çıkar, gün olur kurulu düzenle uzlaşır. Goethe bazı yapıtlarında kurulu düzeni yerer, bazı yapıtlarında kurulu düzeni benimser. Yaşamı zorlaştıran, yaşamı kendini arındırma gücünden yoksun bırakan bunlardır. Aptallar, dönekler, başı kokmuş insanlar, kesin bir tutum alamayan sakınıklar… Oysa yaşam, orta yollar arayanları eleyecektir. «Orta kötü şeydir benim için» der Nazım Hikmeti Evet, deha için orta yoktur. Deha, kendini ve kendinden başka her gerçekliği sürekli olarak arayan yetkin bilinçtir. Aradığını hiç durmadan arayacak, her zaman ama her zaman aradığı şeyin en son sonuçlarına ulaşmak isteyecektir. Deha bir şeye bağlanır, evrenseli kucaklamak için. Deha bağlandığı şeyin evrensel uzanımlarını bulmaya çalışır. Bu, yaratmanın ta kendisidir. Doğurganlıktır bu. Sokrates, yaratmanın güzellik içinde doğurmak olduğunu düşünüyordu. Nazım Hikmet de doğurmak der yaratmaya. Doğurmak yaratmaktır, yaratmak da doğurmaktır. «Doğurmak kainatın en kudretli tezahürüdür. Doğuran su, doğuran ateş, doğuran ağaç, doğuran toprak, doğuran insan! Gebe kadın ne muazzam bir varlıktır. Tasanın kendi kendini istihsal etmesi kadar güzel şey bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki sokakta, insanlar arasında kayıtsız ve şartsız gururla gezmek hakkına yalnız gebe kadınlar sahiptir» Deha için birbirinin tersi ve yüzü olan iki ayrı yükümlülük vardır: gelişmek ve geliştirmek. Devrimcilik de bu yükümlülüklerle koşullanmış olmak gerekir. Devrimin temelinde inanç, eyleminde bilinç olacaktır. Yoksa devrim papazları yetişir, Ortaçağ papazları gibi. Kendilerini dünyanın orta yeri sanan papazlar. Her devrimcilik, özellikle eylemde, dıştan çok içten zorlanır. Karşıdevrimcilik bilinç istemez, devrimcilik bilinç ister. Nazım Hikmet bu bilgili olma zorunluluğunu benimsiyordu, önemsiyordu. Her devrimci bir sürekli öğrencidir. Nazım Hikmet’in devrimcilik serüveni, yalnızlığını inatla bastırarak, doğru’yu öğrenmenin peşine düşmekle başlamıştır, dünün doğru’larını da bugünün doğru’larını da. Bu, başlı başına bir serüvenci yüreği ister. Nazım Hikmet de her deha gibi serüvenciydi ama, doğru’nun peşinde bir serüvenciydi. Serüvenciliğin biçimleri vardır. Bitli gezgin de serüvencidir, zampara da serüvencidir, devrimci de serüvencidir. Tek ortak noktaları vardır: yaşamın tehlikelerini kulak arkasına atmak.

Nazım Hikmet’in yalnızlığı lüks bir yalnızlık değildir, bir bilinçli aydının yalnızlığıdır. Bu yalnızlıktan geçmeden, ortaklaşmanın anlamını ve temellerini kavrayamaz insan. Bu yalnızlıktır bizi dış dünyaya iten, bizi dışla özdeşleşme duygusuna ve dışla çekişme düşüncesine götüren. İnsan ya yenilir yalnızlığına, o zaman kendine kapanır, umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, kırgınlığını, tek insan olma sıkıntılarını yaşar, ya da dövüşür yalnızlığıyla, o zaman başkalarına döner, dışa açılır, insanlığının olanaklarını dış dünyada gerçekleştirmeye yönelir, böylece dünyayı dönüştürmeye katkıda bulunur, dönüşen dünyayla dönüşerek. Nazım Hikmet ikinci yolu, büyük ve zor yolu seçti, seçebildi «Bülbülün canı türküsüdür» Onun canı da şiiriydi, eylemiydi, dürüstlüğüydü. Kerem gibi yanmak pahasına da olsa, büyüklüğünün gereklerini yerine getirebilmeli insan. O bunu başardı. «Ben Kerem’i bilirim. O öyle acayip bir heriftir ki, Aslı olmasaydı yanmak için başka bir vesile bulurdu mutlaka. Nasıl bulmasın ki, kotasına yanmayı koymuş bir kere… Sebep Aslı’da değil, sebep daha derinlerde… iş böyle olunca, yanmak için Kerem vesile mi bulamazdı?»

Ne mutlu o insanlara ki, pislik içinde yüzen bir dünyada, ellerini kirletmeden yaşayıp umutlarını kırmadan yaratarak, sonsuza katılma büyüklüğüne ermişlerdir. Böylesi bir büyüklüğü nerede başlatıp nerede bitirebilirsiniz? «Adı yok gökyüzünün doğum kütüğünde»  Ne mutlu onlara ki sonsuzluğun ayrılmaz bir parçası öncesiz sonrasız bir yanı geçmişin en uzaklarından başlayıp geleceğin en uzaklarına uzanan bir bileşeni olmuşlardır.

Düşünce sessizlikte, yaratı yalnızlıkta gerçekleşir. Gürültü ve kalabalık dağıtır zihnimizi. Sessizlikte kalmak doğadan ve insandan uzakta, doğanın insanın, insan ürünlerinin sesinden uzakta, tam bir susmuşlukta kendini dinlemek anlamı taşımayacağı gibi yalnızlıkta kalmak da insandan ve insanın yarattığı kültür nesnelerinden kopup bireyselliğinin sınırlarına çekilmek anlamı taşımayacaktır. «Bir boşluk içinde başın dinlenmesi dayanılır nesne değil! Uçsuz bucaksız yaratılmamış yaratılışın kokusu boyası, kımıldanışı kadar sesi de benim için vazgeçilmez “bir istektir. Hele bu yaratılışın sesine biz adam oğullarının kattığı sesler! Tren sesleri, vapur sesleri, fabrika sesleri, radyo, gramofon, keman, piyano, otomobil, araba sesleri! Dile gelmiş bir şehir, mırıldanan bir dağ başından daha yakındır bana. Çünkü dile gelen şehrin sesinde dağ başlarının mırıltısı da vardır. (.,) Sesten uzaklık, yaşamaktan uzaklık demektir» Sessizlik düşüncenin yoğunlaşmasına elveren dingin ortamı, yalnızlık da böyle bir ortamı düşünce için değerlendiren kişinin özgünlük durumunu özgün bir bakış açısı olma durumunu belirler.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bejan Matur: Kim dünyada olmanın bir gölgeyle bir olduğunu bilir?

Kapat