“Mutluluğun kaynağı dışımızda değil içimizdedir” Düşlemlerim – Lev Tolstoy

Lev TolstoyBütün mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

Başıma gelen bunca yıkımdan sonra ölmeyeceğimi, bir gün bunları dinginlikle anımsayacağımı o sıralarda bilebilir miydim?
Yaptıklarımı anımsadıkça ne olacağımı kestiremiyor, büsbütün yok olduğumu seziyordum.
Önceleri çevremde ve aşağıda tam bir dinginlik egemendi. Belki de içimdeki heyecanın gücünden böyle sanıyordum. Bununla birlikte yavaş yavaş sesleri ayırt etmeye başladım: Yukarıya çıkan Vasiliy, pencerenin içine süpürgeye benzer bir şey attıktan sonra sandığın üzerine uzandı. Aşağıdan August Antonoviç’in gür sesi duyuldu. (Sanırım benden söz ediyordu.)

Arkasından çocuk sesleri, gülüşmeler, koşuşmalar ve karanlık odada kapatıldığımdan kimsenin haberi yokmuş, kimse beni düşünmüyormuş gibi, birkaç dakika sonra evin her zamanki canlılığı geri döndü.
Ağlayamıyordum ama, yüreğimde taş gibi bir ağırlık vardı. Düş kurduğum, düşündüğüm şeyler, karmakarışık olan kafamda büyük bir hızla birbirini kovalıyordu. Fakat yıkımımı her anımsayışım düşlemimin bu sürükleyici zincirine ara veriyordu, ben yine bilinmeyen yazgımın içinden çıkılmaz dehlizine, umutsuzluğuna ve korkuya dalıyordum.
Bazen, herkesin bana karşı beslediği soğukluğun, hatta nefretin bilinmeyen bir nedeni olduğu aklıma geliyordu. Filip’e kadar herkesin, nefret ve acımdan zevk duyduklarına inanıyordum. Kendi kendime, annemin babamın oğlu, Volodya’nın kardeşi değil, Tanrı rızası için alınan, atılmış yoksul bir öksüz olduğumu düşünüyordum. Bu saçma düşünce, bana bir tür üzünçlü avuntu verdiği gibi, doğru olduğuna da inanıyordum. Talihimin kötülüğünü suçlarıma bağlamıyor, zavallı Karl İvanoviç’in talihsizliği gibi doğuştan olduğunu düşünerek ferahlık buluyordum.
Keşfettiğim bu gizi bundan sonra saklamanın ne anlamı vardı? Hemen yarın babama giderek: “- Baba doğuşumun gizini benden boşuna saklıyorsun, ben biliyorum” diyeceğim. O bana: “- Ne yapalım kuzum, er geç bunu öğrenecektin. Oğlum değilsin, fakat seni oğul edindim… Eğer sevgime layık olursan hiçbir vakit seni bırakmam”, yanıtını verecek. Ben: “- Baba, seni böyle çağırmaya hakkım yoksa da son kez baba diye sesleniyorum, seni her zaman sevdim ve seveceğim. İyiliklerini hiçbir vakit unutmayacağım; fakat artık senin evinde de kalamayacağım. Burada kimse beni sevmiyor. St. Jérôme beni yok etmeye kararlı. İkimizden birinin bu evden gitmesi gerek, çünkü kendime egemen değilim ve her kötülüğü yapabilecek kadar ondan nefret ediyorum. Kendisini öldüreceğim, evet baba, ben onu öldüreceğim” diyeceğim. Babam bana yalvaracak, fakat ben elimi sallayarak: “- Hayır dostum, velinimetim, birlikte yaşamayacağız, bırak gideyim”, dedikten sonra onu kucaklayacak ve niçin olduğunu bilmiyorum Fransızca: “Oh, mon père, oh mon bienfaiteur, donne-moi pour la dernière fois ta bénédiction et que la volonté de Dien soit faite!” (20) diyeceğim. Karanlık odada oturduğum sandığın üzerinde bunları düşündükçe hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Birdenbire beni bekleyen yüz kızartıcı cezayı anımsıyorum, gerçek gözlerimin önüne geliyor ve bir anda düşlemim dağılıyor.
Bazen kendimi evden uzakta, özgürlüğüme kavuşmuş görüyorum. Süvari alayına giriyor ve savaşa gidiyorum. Düşman her yanımı sarıyor, kılıcımı savuruyorum. Bir…iki…üç… derken hepsini yere seriyorum… Yorgunluktan ve aldığım yaralardan bitkin olarak yere yuvarlanıyor: “Zafer!” diye bağırıyorum. General bana yaklaşıyor: “Nerede bizim kurtarıcımız?” diyor. Beni gösteriyorlar. General, sevinç gözyaşları içerisinde sarılarak: “Zafer!” diye bağırıyor. İyileşiyor, kolum siyah bir sargıyla asılı olarak Tverskoy Bulvarı’nda geziyorum. Artık general oldum. Bir gün Çar benimle karşılaşıyor: “Bu yaralı delikanlı kimdir?” diyor. Ona “Bu, ünlü kahraman Nikolay’dır” yanıtını veriyorlar. Çar bana yaklaşıyor: “Teşekkür ederim. Benden ne dilersen yerine getireceğim.” Saygıyla eğilip kılıcıma dayanarak: “- Vatanım uğruna kan döktüğüm için mutluyum. Hatta uğrunda ölmeyi bile isterdim. Ama mademki senden her şey isteyebilme iznini bana bağışlıyorsun; düşmanım olan St. Jérôme adındaki yabancıyı öldürmeme izin ver. Bu düşmanımı öldürmeliyim…” yanıtını veriyorum… Korku içindeki St. Jérôme’un karşısına geçiyor: “-Benim yıkımıma neden oldun, à genoux.!!” diyorum. Fakat birdenbire gerçek St. Jérôme’un elinde sopayla her dakika odama girebileceğini anımsıyor, yurdunu kurtaran general değil, güçsüz, acınacak bir yaratık olduğumu görüyorum.
Kâh Tanrı’yı düşünüyor ve küstahça ona beni niçin cezalandırdığını soruyorum. “Sabah akşam dua etmeyi de unutmuyordum. Öyleyse bu acılar niçin?” Gençliğimin ilk dönemlerinde beni rahat bırakmayan dinle ilgili düşüncelerimin kesin olarak bugün başladığını söyleyebilirim. Bu kuşkularım, başımdan geçen yıkımların beni inançsızlık ve başkaldırıya yöneltmesinden doğmuş değildir. Bir günlük tutukluluğumda, tümüyle bozuk bir ruh durumu içindeyken aklıma gelen Tanrı’nın adaletsizliği düşüncesinin, yağmurdan sonra verimli bir toprağa düşen kötü bir tohum gibi çabucak büyüyüp kök salmasındandır. Bazen herhalde öleceğimi düşünerek benim yerime cansız bir vücut bulacak olan St. Jérôme’un şaşkınlığını canlı olarak gözümün önüne getiriyordum. Natayla Savişna’nın: “Bir ölünün ruhu kırk gün kadar evinde dolaşır” dediğini anımsıyor ve düşlemimde ölümümden sonra evimizin bütün odalarında görünmeden dolaşıyor, Lüboçka’nın içli gözyaşlarını, büyükannemin üzüntüsünü, babamın August Antonoviç’le konuştuklarını gizlice dinliyorum. Babam yaşlı gözleriyle: “O, çok iyi bir çocuktu” diyor. St. Jérôme da: “Evet, ama çok yaramazdı” yanıtını veriyor. Babam “Ölülere saygı göstermeniz gerekir, diyor, ölümüne siz neden oldunuz. Onu siz korkuttunuz. Onu korkutmanıza, alçakça davranışlarınıza dayanamadı… Çekil buradan katil!”
St. Jérôme diz çökerek ağlayacak, af dileyecek. Kırk günden sonra ruhum göklere yükseliyor. Orada olağanüstü güzel, beyaz saydam, uzunca bir şey görüyorum, annem olduğunu anlıyorum. Beyaz şey beni sevecenlikle kucaklıyor. Fakat ben heyecan içindeyim ve sanki onu tanımıyorum. “Gerçekten annemsen, bana daha iyi görün ki seni kucaklayabileyim” diyorum. “Burada hepimiz böyleyiz, seni daha iyi kucaklayamam, bu kadarından hoşnut değil misin?” diye yanıt veren sesini işitiyorum. “Hayır, hoşnutum, ama sen beni gıdıklayamıyorsun, ben de senin ellerini öpemiyorum.” “-Bu gibi şeylerin burada yeri yoktur. Burası böyle de güzeldir” diyor, ben gerçekten bu güzelliği duyuyorum, onunla birlikte daha yükseklere uçmaya başlıyoruz. Bu sırada uyanır gibi oluyorum, karanlık odada bir sandığın üstünde, yüzüm gözyaşlarımla ıslanmış bir durumda bilinçsizce: “Uçuyor, daha yükseklere uçuyoruz” diye yineleyerek kendime geliyorum. Durumumu anlamak için bir süre türlü çabalar harcıyorum, fakat düşlemimde anlayamadığım uzak ve karanlık uçurumlar görünüyor.
Gerçeğin dağıttığı ferah, mutlu düşlemlerime yeniden dönmek için çalışıyorum, ama bu kadar yorulduktan sonra kavuştuğum düşlemleri uzatmanın olanağı olmadığını, daha garibi, bunlardan artık haz duymadığımı görüyorum.

Lev Tolstoy
Yeniyetmelik
Rusçadan Çeviren: Râna Çakıröz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Deneklere Zarar Veren Yoldan Çıkan Psikoloji Deneyleri – Tevfik Uyar

Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise...

Kapat