İstanbul’un Halleri: İstanbul’un Havası Kalleştir – Aziz Nesin

aziz nesinBir daha söyleyeyim, Kadıköy vapur iskelesi bekleme salonu. Saat onüç. Kış, ama hava yazdan bigün gibi, açık ve ılık, gök duru, deniz durgun. İki telefonun başında da konuşmak için kadınlı erkekli sıraya girmişler. Sol yandaki telefonda orta yaşlı, iyi giyimli bir erkek, sağ yandakinde vazo ve kuş yuvasına benzeyen şapkalı bir kadın.
Soldaki erkek – Allo… Allo… Semahat… Allo, Semahat… Sen misin yavrum? Ben şimdi yazıhanedeyim. Sana yazıhaneden telefon ediyorum.
Sağdaki kadın – Allo… Allo… Faik… Allo… Faik.. Sen misin canikom? Ben şimdi hastanedeyim. Sana hastaneden telefon ediyorum.
Soldaki erkek – Yavrum, hani Amerikalılarla bir işimiz vardı ya. Ha? Evet. İşte o iş. Olacak galiba.

Şimdi Amerikalı heyet benim yazıhanemde. Burada müzakere halindeyiz. (O sırada iskele memuru düdük öttürür. Adamın karısı telefonda düdük sesini duyar.) Ne? Düdük mü? Ne düdüğü canım? Yanımda birisi düdük mü çalıyor? Haa… anladım. Bilirsin ya, bu
Amerikalılar dünyanın en acayip insanlarıdır. N’apalım, onları da Allah böyle bir acayip yaratmış. Buraya gelen ticaret heyetinin başkanının bir huyu var. İkidebir cebinden düdüğü çıkarıp çıkarıp öttürüyor, dinle beni!..
Sağdaki kadın – Ben sabahtanberi hastanedeyim Faik. Doktorlar, annenle görüşmeme müsaade etmediler. Konuşması kati olarak yasakmış. O kadar rica ettim, yalvardım, olmaz, dediler. (O sırada salona giren gazeteci çocuğun bağırması duyulur: Yazıyoooor!) Ne? Ne diyorsun Faik? Yazıyor mu? Aaa… Sen çıldırdın mı? Yanımda kimse yok vallahi… Hastaneden telefon ediyorum ayol. Kim olurmuş yanımda?
Soldaki adam – Beni dinle yavrum, bu Amerikalı ticaret heyetine, malum ya, bir ziyafet vermek, gezdirmek filan lazım. Onun için ben belki bu gece gelemem. Eğer ellerinden kurtulabilirsem erken gelmeye çalışırım yavrum. (İskele memurunun düdüğü: Fır, fırrt!) Bak şu Amerikalıya, amma acayip adam, fırrr… fırrr!.. boyuna düdük öttürüyor. Haydi canım, allahaısmarladık, beni
merak etme.
Sağdaki kadın – Doktorlar konuşturtmuyorlar. Yalvardım, yakardım, bırakmadılar. (Gazeteci, Millet var, Millet!) Ne? Anlamıyorum. Millet mi? Millet değil ayol, illet… Doktor, illet çıktı, imkânı yok konuşturmam, diyor. Annende illet çıkmış. Sen boşu boşuna gelme. Konuşturmuyorlar. En aşağı iki, üç ay daha hastanede yatması gerekirmiş. Ben geleyim mi? Ayol, zavallı kadıncağızı bırakıp da nasıl geleyim?.. Yazık değil mi? Ben akşama kadar burada bekleyeceğim. Belki bir kolayını bulur, konuşurum. Beni merak etme Faik. Akşama kadar hastanedeyim. Belki geç kalırım… Allahaısmarladık canım.
Telefonu, arkada bekleyenlerden sırası gelen aldı. Soldaki telefona bir delikanlı geçti. Sağdakine bir genç
kız…
Soldaki delikanlı – Baba… Allo!.. Baba… Siz misiniz?
Ben Yalçın…
Sağdaki kız – Allo… Anne… Ben Ayla… Gülbinlerin evindeyim. Sana Gülbinlerden telefon ediyorum. Aman anne, bir yağmur, bir yağmur, sorma… Sokakları seller götürüyor. Nasıl? Orada hava açık mı? Yaz gibi mi? Bilmem işte, burası berbat…
Soldaki delikanlı – Baba ben şimdi Beykoz’dayım. Size Beykoz’dan telefon ediyorum. Cafer Bey’i evinde bulamadım. Yokmuş. Sordum baba, nereye gittiğini kimse bilmiyor. Gazetelere, “kayıp aranıyor” diye ilan vereceklermiş. Ne zamandanberi mi? Bu sabah onda evden çıkmış, bir daha gelmemiş. Yani şey… Bir haftadır ortada yokmuş. Hemen geleyim mi? Aman baba, nasıl geleyim? Havayı görmüyor musun? Havada ne mi var? Hava berbat… Kar, tipi, fırtına… Şimdi bir kadın denize uçtu. Bir tipi, bir tipi… Orada bişey yok mu? Güneş mi var? Baba, bu istanbul havası, bilirsiniz, kalleştir.
Sağdaki kız – Aman anne, burada kaldım, ne yapacağım bilmem. Gelmemin imkânı yok. Hem yağmur, hem dolu yağıyor. Dolmuş mu? Ne diyorsun anne?.. Gözümüzün önünde bir taksiyi seller aldı götürdü.
Soldaki delikanlı – Ben artık havanın düzelmesini bekleyeceğim baba. Merak etmeyin. Yatacak biyer bulurum. Olur olur… Hiçbiyere çıkmam.
(Delikanlının yanındaki kız kıkır kıkır güler.) Kız sesi mi? Bir kız mı gülüyor? Ne kızı baba? (Yanındaki kıza: Gülme Ayla!) Sizin kulağınıza öyle gelmiştir baba… Olur bazen… Hadi allahaısmarladık. Hava açar açmaz gelirim baba… Sağdaki kız – Anne, hava düzelinceye kadar ben Gül-binlerde kalırım. Ne? Gülbin’in annesini mi istiyorsun? Annesi mutfakta… Nasıl çağırayım canım. Kadın mutfaktan telefona çağrılır mı? Gülbin’i mi vereyim? Aman anne… Kız ders çalışıyor içerde.
Beni merak etme. Hava açınca gelirim. Çıkmam. Hiçbiyere çıkmam. Bu havada nereye çıkılır?.. Olur… Allasmarladık anneciğim…
Soldaki telefona bir erkek, sağdakine de kadın geçer. Soldaki genç erkek – Beyefendi, Allo… Ben Şahap… Beyefendi… Sabahtanberi Kadıköy iskelesindeyim. Vapur bekliyorum. Yok Beyefendi, vapurlar işlemiyor. Bir sis, bir sis… Göz gözü görmüyor. Bendeniz iskeleyi bile zor buldum Beyefendi. Bir adam rıhtımdan denize uçtu. Gelemeyeceğim Beyefendi.
Sağdaki kadın – Allo… Sıtkı Bey’i rica ediyorum… Allo… Sıtkı!.. Sıtkı ben Pendik’te kaldım. Sana Nazan-lardan telefon ediyorum.
Soldaki genç erkek — Bugün işe gelemeyeceğim. Sordum efendim, bugün hiçbir vapur işlemeyecekmiş. Belki akşama işler diyorlar. Ahmet Bey geldi mi? Nasıl olur Beyefendi, gelmemiştir. Geldi mi? Allah Allah… Siz bikez gelip gelmediğini kendisine sorun. Üsküdar’dan mı? Oradan da vapurlar işlemiyor. Radarlı vapurlar mı? Radarlar işlemiyormuş efendim. Gaz yok Beyefendi, gaz nerde? Gaz olmayınca radar madar işler mi? Bir okul arkadaşım, elli yıldır istanbul’da böyle sis olmadı, diyor. Evet, benim okul arkadaşım. Elli yıldanberi görmemiş. Nasıl? Kaç yaşında mı?.. Yani şey… Babamın okul arkadaşı.
(Vapur düdüğü öter, çımacı bağırır: “Köprüü”) Kim? Düdük mü? Sisten Beyefendi, sisten vapurlar boyuna düdük öttürüyor. Birisi “Köprü” mü dedi?.. Şaka… Ahali şaka ediyor. İskeleyi görmeyin, ben diyeyim ellibin, siz deyin yüzbin kişi… Mahşer gibi. Herkes vapur bekliyor. Evet… Orada hava açık mı? Olabilir, istanbul havası Beyefendi, malum-u âliniz, kalleş bir havadır. Yarın, tabii… Erkenden gelirim Beyefendi… Ahmet’e inanmayın Beyefendi… Gelmemiştir, istanbul yakasında kaldıysa, onu bilmem. Allahaısmarladık.
Sağdaki kadın — Sıtkı… Tiren çarpıştı. Yaralı da var… Ölülerin sayısı daha belli değil, sayıyorlar. Bana bişey olmadı. Ben nerde miyim? Canım nerde olurum. Nazan’ dayım. Ana-baba günü. Herkes ağlaşıyor, ağlaşıyor… (Cikletçi bağırmaya başlar: “Çikleeet… Royal Emeriken çiklet…” Jilet satan adam bağırır: “Yedi milimlik atom jiletleri… Vatandaşlar!.. En sert sakalları…”) Ne? Sıtkı! Ne diyorsun? Kulağına ses mi geliyor? Canım şaşırmış millet! Herkes şaşkınlıktan ne yaptığını bilmiyor, ağlaşıyor…
Şaşkınlık Sıtkı… Nerde miyim? Sana kaç kez söyleyeceğim. Pendik’teyim işte… Nazanların evinde. Olur şey değil… Ama Pendik istasyonundayım. Sen de mi Pendik’teydin. Nasıl? Ay, Pendik’te miydin? Ne? Çarpışma hangi tirende mi? Saat kaç tireni mi? Canım ben onikiye çeyrek tirenine bindim. Aaaa… Üstüme iyilik sağlık. Sende mi o tirendeydin? Aman biyerine bişey olmadı ya… Nerde mi? Tiren kazasında. Sizin tirene bişey olmadı mı? Öyleyse sen başka tirendeydin. Allah Allah!.. Belki o saatte iki tiren birden kalkıyor. Biri çarpıştı, biri çarpışmadan kenardan dolaşıp geçti. Tiren yolu bitane mi? N’olacak? Bir yoldan iki tiren gidemez mi? Ne? Nasıl? Demek, ben yalan söylüyorum. Öyle mi? Bana inanmıyor musun? Yalancı, alçak! Rezil!.. Bir de utanmadan Pendik’teydim diye beni aldatıyorsun… Utanmaz yalancı…
İskele kapısı açıldı. Vapura girdim. Bu eğlenceli telefon konuşmalarının arkasını dinleyemedim. Vaktiniz bol, paranız da olmadığı zaman siz de Kadıköy iskelesine gidip, telefon konuşmalarını dinleyin. Telefon odaları kurulmadıkça, istanbul havasının kalleşliği sürüp gidecek.

Aziz Nesin
İstanbul’un Halleri
İstanbul’un Havası Kalleştir

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Freud ve Vygotsky: Sovyetler Birliği’nde Psikanalistler ve Psikanaliz Eleştirmenleri*

Vygotsky’nin olgusal psikanaliz araştırması zamanında Sovyetler Birliği’ne egemen olan ve psikanalizi temelde mücadele edilmesi gereken bir burjuva düşüncesinin ifadesi olarak gören parti...

Kapat