“MutIuIuğun kaynağı dışımızda değiI içimizdedir” Liza: Baba bağışla beni – Tolstoy

Lev TolstoyArtık o, benim kızım değil, anlıyor musunuz; onu kızım saymıyorum, fakat ellere yük olarak da bırakamam. İstediği gibi yaşayabilmesi için elimden geleni yaparım, fakat onu tanımak bile istemem. Evet, evet! Kırk yıl düşünsem başıma böyle bir şey geleceği aklıma gelmezdi… Feci, pek feci!
Omuzlarını şöyle bir sarstı, başını sallayıp gözlerini havaya kaldırdı. Prens Mihael İvanoviç bunları, merkez illerinden birinde vali olan elli altı yaşındaki küçük kardeşi Prens Pyotr İvanoviç’e anlatıyordu.
Bu konuşma, bir yıl önce evden kaçan kızının, şimdi çocuğuyla beraber bu şehre yerleştiğini öğrenmesinden sonra, Mihael İvanoviç’in gittiği merkez illerden birinde geçiyordu.

Prens Mihael İvanoviç yakışıklı adamdı. Yüzünde ağırbaşlı, çekici bir ifade taşıyan, ak saçlı, boylu poslu, dinç bir ihtiyardı. Ailesi; aşırı sinirli, geçimsiz, her fırsatta kavga çıkaran, aşağılık ruhlu karısı ile zevk ve eğlenceye düşkün, müflis, hayırsız fakat babasına göre “namuslu” bir oğlu ve iki kızından oluşuyordu. Kızlarından büyüğü, karşısına çıkan iyi bir kısmetle evlenip Petersburg’a yerleşmişti. Onun küçüğü olan sevgili kızı Liza ise, bir yıl önce evden kaçan, şimdi uzak şehirlerin birinde çocuğuyla beraber ortaya çıkan kızıydı.
Prens Pyotr İvanoviç, Liza’nın niye kaçtığını ve çocuğun babasının kim olduğunu çok defa sormak istediği halde bir türlü cesaret edememişti. Daha bu sabah karısı, kayınbiraderine acıyınca, Prens Pyotr İvanoviç, kardeşinin yüzündeki ıstırabı hissetmiş ve onuruna yediremeyerek bu ıstırabı ne zorluklarla gizlediğini, lafı değiştirmek için hemen baldızına evin kirasını sormaya başladığını görmüştü. Mihael İvanoviç, sabahleyin kahvaltı masasında, bütün ailenin ve misafirlerin yanında her zamanki gibi zehir zemberek alaylı konuşuyordu. Sadece çocuklara karşı şefkatli ve saygılıydı.
Çocuklardan başka herkese karşı mağrur davranırdı. Bu hal onda öylesine doğal duruyordu ki herkes onun gururlu olmayı zaten hakettiğini kabul eder gibiydi.
Akşam kardeşiyle vint(Bir kâğıt oyunu) oynadılar. Daha sonra onun için hazırlanan
odaya çekildi. Takma dişlerini çıkardığı sırada oda kapısı iki defa hafifçe vuruldu:
– Kim o? Fransızca olarak:
– C’est moi, Michel.(Benim, Mihael)
Prens Mihael İvanoviç, gelininin sesini tanımıştı, yüzünü ekşitti.
Kendi kendine homurdandı: “Ne istiyor, acaba?”
Yüksek sesle, Fransızca:
– Entrez (Giriniz), dedi.
Gelin, ufak-tefek, sakin yapılı, kocasına karşı itaatliydi. Fakat herkesin de dediği gibi biraz tuhaf bir kadındı. (Hatta ona deli diyenler bile vardı). Güzel sayılabilirdi, fakat saçları daima dağınık durur, giyimine kuşamına dikkat etmezdi. Her zaman dalgındı.
Daha da tuhafı, bir asilin karısına yakışmayacak bir şekilde, abuk subuk fikirlerini ulu orta söylemesiydi. Böylelikle çoğu zaman, hem kocasını hem de bütün tanıdıklarını hayretten hayrete sürüklüyordu.
Bu defa da yine o kendine has üslubuyla, mantıksızca konuşmaya başladı:
– Vous pouvez me renvoyer, mais jene m’en irai pas, je vouz le dis
d’avance.(Siz beni kovabilirsiniz ama ben gitmeyeceğim. Bunu size şimdiden söylüyorum.)
Kayınbirader:
– Diev preserve (Allah korusun) diyerek her zamanki gibi aşırı saygılı bir
şekilde koltuğu ona doğru çekti. Sonra sigarasını çıkarıp ekledi:
– Ça ne vous derange pas? (Bu sizi rahatsız etmez mi?)
– Bakınız, Misel, hoşa gitmeyecek bir şey söylemek için gelmedim.
Sadece Liza hakkında konuşmaya geldim.
Mihael ivanoviç, duyduğu ıstıraptan olsa gerek şöyle bir içini çekti.
Sonra da kendini hemen toparlayıp yorgun bir tebessümle:
– Seninle zaten tek bir konuda konuşabilirim. O da senin bana söylemek istediğin bir şeydir ancak, dedi.
Bunları söylerken gelininin yüzüne bakmıyordu bile, belli ki konuşulan şeyin adını bile söylemekten çekiniyordu.
Fakat ufak-tefek şişmanca gelin hiç aldırmadan, mavi gözlerinin aynı merhametli, yalvaran bakışıyla Mihael İvanoviç’e bakmayı sürdürdü.
Aynı onun gibi, belki daha da derinden bir iç çekti:
– Michel, mon bon ami(Mihael, benim sevgili dostum), dedi. Ona merhamet ediniz! -Kaymbiraderiyle konuşurken her zaman olduğu gibi ara sıra “siz” diye kaçıyordu
ağzından. -Düşjinünüzjü o da bir insandır nihayetinde:
– Ben bundan hiç şüphe etmemiştim ki zaten.

– O sizin kızınız…
– Önceden öyleydi. Fakat sevgili Alin, bu sözlere ne gerek var?
– Sevgili Michel, onu gidip görünüz. Yalnız size şunu söyleyeceğim ki her şeyde o adamın suçu var!..
Prens Mihael İvanoviç, kızardı bozardı, yüzü dehşetli bir hal aldı.
– Allah aşkına, artık bu konuda konuşmayalım! Ben yeterince ıstırap çektim. Artık onu, ele güne muhtaç etmeyecek bir duruma getirmekten başka hiçbir arzum yok. O benim ayağıma dolaşmamalı, kendi kendine yaşayabilmelidir. Biz de kendi ailemizle ayrı yaşarız. Bunun başka yolu yok.
– Michel, sen hep “ben” diyorsun. Onun da “ben” demeyeTîakkı yok mü?
~”
– Elbette var, sevgili Aİina. Lütfen artık bu konuyu bir kenara bırakalım. Rahatsız oluyorum.
Aleksandra Dimitriyevna başını salladı, biraz sustu, sonra:
– Maşa (Mihael İvanoviç’in karısı) da mı böyle düşünüyor? diye sordu.
– Evet, o da aynı fikirde. Aleksandra Dimitriyevna, dilini şaklattı.
Mihael İvanoviç Fransızca:
– Sözü burada keselim, iyi geceler, dedi.
Fakat Aleksandra Dimitriyevna gitmiyor, susuyordu!
Petya bana, paraları evinizde yaşayan kadına bırakmak istediğinizi söyledi. Adresini biliyor musunuz?
– Evet, biliyorum.
– O halde bunu bizim elimizle yapmayınız. Onun yanına kendiniz gidiniz. Nasıl yaşadığını kendi gözlerinizle bir kere görünüz, yine de istemiyorsanız görmezsiniz. Ötekine gelince, orada değildir. Zaten hiç kimse yoktur şimdi orada. Mihael İvanoviç, gerilmiş tir tir titriyordu.
– Ah! Niye, niye eziyet ediyorsunuz bana? Bu konukseverliğe aykırıdır.
Aleksandra Dimitriyevna ayağa kalktı, sözleri ağlamaklıydı. Kendi kendine acıyarak:
– O çok acınacak bir durumda, öyle de iyi bir kalbi var ki… dedi.
Mihael İvanoviç de kalktı. Onun sözünü bitirmesini bekliyordu. Gelin, elini uzattı ona doğru.
– Michel, bu yaptığını doğru bulmuyorum, diyerek dışarı çıktı. Aleksandra Dimitriyevna gittikten sonra, Mihael İvanoviç kendisine yatak odası olarak hazırlanan bu odada uzun uzun gezinip durdu. Yüzünü buruşturuyor, titriyor, arada bir “of, of diye inliyordu. Sonra da sessizliğin içinde yükselen sesinden ürküp susuyordu.
Kırılan onuru ona büyük bir ıstırap yaşatıyordu. Kendi kızı, annesinin, yani imparatoriçeleri evinde ağırlayan Avdotya Barisovna’nm evinde büyümüş bir insanın kızı, onunla ahbap olmanın büyük bir şeref sayıldığı, ömrü boyunca kahraman bir şövalye gibi yaşayan bir insanın kızı… Bir Fransız karısından doğan, yabancı bir ülkede yerleştirdiği gayrimeşru bir çocuğu olmasına rağmen onun hakkındaki yüksek kanaati sarsılmamıştı. Ve işte onun kızı! Öyle bir kızdı ki kendisine bir babanın verebileceği her şey verilmişti. İyi bir terbiye verilmiş, Rusya’nın en yüksek sosyetesinden kendisine koca seçme imkânı sağlanmıştı. Hem bütün isteklerini karşılamış hem de onu bütün kalbiyle sevmişti. Onunla gurur duymuştu. Fakat işte bu kız, onu rezil etmişti. İnsan içine çıkacak yüzü kalmamıştı, herkesten utanıyordu.
Onu sadece ailenin bir ferdi gibi değil bambaşka bir şefkatle sevdiği, ona bakarak mutlu olup övündüğü günleri hatırladı. Sekizdokuz yaşlarındaki hali gözünün önüne geldi. Siyah parlak gözleri, sapsarı gür saçları, çıkık kemikleri sırtına dağılmış, çok akıllı, söyleneni hemen anlayan, hareketli ve zarif bir kızdı. Üstüne sıçrayıp iki eliyle boynuna sarıldığını, gıdıklayıp kahkahalarla güldüğünü, babasının bağırmasına rağmen hiç oralı olmayıp gıdıklamaya devam ettiğini, ardından da yüzünün her tarafından öptüğü günleri hatırladı. Mihael İvanoviç ne olursa olsun taşkınlığa karşıydı. Fakat kızının bu taşkınlıkları hoşuna gidiyordu. Bazen de tamamen yenilgiyi kabulleniyor, kendini kızının eline bırakıyordu. Şimdi, onu okşamanın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlıyordu.
Bir zamanlar böylesine sevimli olan bir yaratığı, şimdilerde nefretle
titreyerek hatırlayacağı kimin aklına gelirdi!..

Onun ilk gençlik yıllarını hatırladı sonra da: Erkekler, ona bir kadına bakar gibi baktığı zaman duyduğu korku ve hakareti düşündü.
Kızının, kendinden son derece emin bir şekilde balo kıyafetini giyip baloya geldiğinde, insanlarda meydana gelen kıskançlık krizlerini gözünün önüne getirdi. O, erkeklerin hiç de masum olmayan bakışlarla kızını süzmesinden tedirgin olurken, kızı, bunları anlamıyor, hatta hoşlanıyordu bile. “Kadının saf ve temiz olduğu asılsız bir efsane, aksine onlar utanmayı bilmezler. Utanma duygusu yoktur onlarda” diye düşünürdü sık sık.
Bir türlü akıl erdiremediği sebepler yüzünden çok iyi iki erkeği reddetmesini, sosyeteye girdikten sonra her geçen gün hiç kimseye ilgi göstermemesini ve yalnızca kendi başarısının esiri olarak nasıl devam ettiğini hatırladı. Fakat bu uzun sürmedi. İki-üç yıl sonra artık herkes onu görmeye alışmıştı. Güzel olmasına yine güzeldi fakat eski körpeliği kalmamıştı. Baloların değişmez simalarından birisi olup çıkmıştı. Mihael İvanoviç, kızının bu gidişle evde kalacağını görerek, eskisi kadar mükemmel olmasa da ona uygun bir insanla evlendirmek istediği günleri hatırladı. Fakat kızı aşırı kibirliydi.
Bu aklına geldikçe, kızına olan kininin daha da arttığını hissetti.

O kadar iyi kısmetlerini tepmişti, işte şimdi de böyle bir rezalet!…
– Of, of! diye inledi yine. Ayakta durarak bir sigara yaktı, başka bir şey düşünmek istiyordu. Yüzünü görmeden ona parayı nasıl gönderebileceğini planladı. Sonra yine, kızının yirmi yaşındayken, köydeki evlerinde misafir bulunan on dört yaşındaki bir çocukla aralarında geçen olayları düşünmeye başladı. Delikanlıyı nasıl çılgına çevirdiğini, nasıl gözyaşı döktürdüğünü, bütün bunlara son vermek için delikanlıyı evden uzaklaştırmca da kızının nasıl ciddi ve hatta kabaca cevaplar verdiğini hatırladı. Bunun üzerine hem onun kızma olan soğukluğu artmış hem de kızı bu soğukluğu ciddi ciddi hissetmeye başlamıştı. Sanki babasının hakaretine uğramış gibi bir hali vardı.
– Oysa ben ne kadar haklıymışım diye düşündü. Bu kız zaten utanmaz, ahlâksızdı.
İşte Moskova’dan gönderdiği mektuba ait son bir hatıra daha!
Mektubunda, artık eve dönmesinin mümkün olmadığını çünkü mahvolmuş bir kadın olduğunu yazıyor, onu affetmelerini ve unutmalarını rica ediyordu. Bunun üzerine karısıyla yaptıkları tartışma ve tahminlerin sonucunda bu rezilliğin, onu misafir olarak gönderdikleri teyzesinin evinde, Finlandiya’da meydana geldiğini hatırladı. Hem de bu rezilliğe sebep olan, beş para etmez, sefil, boş kafalı bir İsveçli talebeydi. Üstelik herif evliydi de…
Mihael İvanoviç, bütün bunları hatırlayarak odada bir o yana bir bu yana gezinip duruyor, eskiden kızına karşı duyduğu sevgi ve gururu hatırlıyor, sebebini çözemediği bu düşüşten dehşete kapılıyor, kalbinde açtığı yaralar yüzünden ondan nefret ediyordu. Gelininin söylediklerini hatırladı, onu nasıl affedeceğini tasarlamaya çalıştı. Fakat “o adam” aklına gelir gelmez kalbi müthiş kin ve nefretle doluyor, kendini hakarete uğramış gibi hissediyordu. Tekrar “of, of diye inleyerek başka şeyler düşünmeye çalıştı.
– Hayır! Hayır, bunu yapamam. Parayı ona vermesi için Petro’ya veririm, Petro da her ay ona verir. Fakat benim öyle kızım yok, yok!..
Hiç nefes alamadan tekrar kendini o bunaltıcı karışık düşüncelere kaptırdı. Bir yandan kızına karşı eskiden duyduğu sevgi ve şefkat, bir yandan da kızının sonradan ona çektirdiği ıstıraptan doğan nefret duyguları içinde yeniden çarpışmaya başladı.

Liza’nın son on yılda çektiği acı, yirmi beş yıllık ömründe çektiği acıdan daha fazlaydı. Son bir yıl içinde, o güne kadar geçen hayatının bütün anlamsızlığı, bütün iğrençliği gözünün önüne gelivermişti. Kendi evlerinde, Petersburg’un yüksek sosyetesinde nasıl hayvani bir hayat yaşadığım, sadece üst tabaka ile ilgilendiğini, onun nimetlerinden faydalandığını, fakat asıl derinlere inemediğini gayet iyi anlamıştı.
İlk iki-üç yıl her şey çok iyiydi. Balolar, suareler, konserler, akşam yemekleri, vücudunu insanlara teşhir eden balo elbiseleri, saç tuvaletleri, etrafında hep birbirine benzeyen, tecrübeli, alaycı, her şeye haklarirelduğuna inanan genç ve yaşlı sosyete mensupları…
Yazlıklarda ha3?atm yalnız eğlence kısmıyla geçen günler, eğlenceden başka bir şeyle ilgilenmeyen müzik ve kitaplar, dışarıdan çok şatafatlı fakat içine girince alabildiğine monoton olan faaliyetler gün geçtikçe güzelliğini kaybediyordu. Bu böyle yedi-sekiz sene devam etti ve sonunda düştüğü ümitsizlik, bunalım onu intiharın eşiğine getirdi. Arkadaşları onu, sosyal yardımlara ve hayır işlerine teşvik etmişlerdi. Burada da toplumun gerçek yüzünü, insana tiksinti veren sefaletini görüyor ve kendi uydurma sefaletinden daha da iğreniyordu.
Son model lüks araba ve pahalı elbiselerle gelen patron kadınların soğuk tavırları onun için hayatı daha da çekilmez bir hale getiriyordu. O, doğal bir hayat istiyordu. Onunla oynamak istemiyordu. Fakat hiçbir şey bulamıyordu. En güzel anısı, harp okulu öğrencisi Koko’ya aşık olduğu zamanlara ait olanıydı. İşte o, gerçek ve temiz bir sevgiydi. Artık bundan sonra böyle bir şey olamazdı. Her geçen gün biraz daha hüzünleniyordu. İşte böylesine kederli bir halde Finlandiya’ya teyzesine gitti. Yeni bir hayat, yeni bir iklim, yepyeni insanlar ona çok cazip görünüyordu.
Bunun ne zaman başladığını kendisi de tam bilmiyordu. Teyzesinin evinde İsveçli bir misafir daha vardı. Kendi işlerinden, milletinden ve yeni İsveç romanından bahseden bu gençle aralarındaki göz göze gelmenin, elektriklenmenin ne zaman başladığını bir türlü bilemiyordu. Aralarındaki bakışmaların mânâsını kelimelerle anlatmak mümkün değildi. Bu, söylenebilecek bütün sözlerden daha kuvvetli bir duyguydu. Karşılıklı bakışmalar ve gülümsemeler, onların karşılıklı hislerini anlatmaya yetiyordu. Bjuüyle bir şeydi sanki issettikleri bütün insanlığa ait önenli büyük bir sırrın çözülmesi gibiydi. Söyledikleri her söz, bu gülümsemeler yüzünden ferah, mutluluk verici bir mânâ kazanıyordu. Birlikte söyledikleri ya da dinledikleri şarkılarda da aynı mânâyı buluyorlardı. Aynı şekilde, yüksek sesle okudukları kitaplardaki sözlerin mânâları da böyleydi.
Bazen farklı düşündükleri konularda tartıştıkları olurdu. Fakat bir kere göz göze geldiler mi tartışılan konu çok aşağılarda bir yerlerde kalıyor, onlar beraberce adeta gökteki yıldızları fethetmeye çıkıyorlardı.
Bu bakışmaların, gülümsemelerin ardından Liza, ikisinin de ensesinde nefesini hissettiren şeytanın nasıl ve ne zaman ortaya çıkıverdiğini anlayamamıştı. Fakat içinde şeytana karşı korku duymaya başladığı zaman, artık onları birbirine bağlayan bağlar öylesine iç içe geçmişti ki Liza, bu ağdan kendini kurtarabilecek gücü kendinde bulamıyordu. Artık bütün ümidini ona, onun onur ve merhametine bırakıyordu. Karşısındaki erkeğin hiçbir zaman kuvvetinden faydalanmayacağını düşünüyordu, fakat bir yandan da bunu pek istemiyordu.
Artık tutunacak bir dalı, bir desteği olmadığını anladıkça aczi büsbütün artıyordu. Sosyetede yaşadığı, o içi boş hayattan bıkmıştı.
Annesini sevmiyordu. Babası ise, Liza’ya kalırsa onu kendinden uzaklastırmıstı.
Şimdi,havatla ovnamak değil hayatı tam manâsıyla yaşamak istiyordu. Bü~arâdîgl Hayata “da ancak bir erkeği sevmekle ulaşabileceğini düşünüyordu. İhtiraslı ve güçlü yapısı onu oraya sürüklü-yordu. İstediği gibi bir hayat sevgilisinin güçlü kollarında ve o muhteşem gülümsemesinde olmalıydı. Dünyadaki bütün güzellikler sevgilisinde toplamıştı.

O gülümsemeler, o bakışlar, o hayaller, onu, uzun süredir korktuğu ve şuursuzca beklediği sonuca sürükledi. Güzel, ilâhi, sevinçli, geleceğe dair ümit dolu şeyler birdenbire, iğrenç, hayvani, kederli ve hatta ümitsiz bir şeye dönüvermişti.
Liza, hâlâ onun gözlerine bakıyor, gülümsüyor, konuşmaya çalışıyor, adeta hiçbir şeyden korkmadığını, bütün bu olanların gayet doğal olduğunu göstermeye çalışıyordu. Fakat içi böyle söylemiyordu.
Kalbinin derinliklerinde, artık her şeyin mahvoldu-ğunu, aradığı şeyin kendinde, Koko’da olan şeyin de onda olmadığını anlıyordu.
Babasına mektup yazıp evlenme teklifinde bulunmasını istemiş, o da yazacağını söylemişti. Fakat ikinci buluşmalarında, şimdilik bunu yapamayacağını söylemişti. Gözlerinde korkuyla çekingenlik karışımı anlaşılmaz bir ifade vardı. Liza, artık büsbütün şüphelenmeye başlamıştı. Koko ertesi gün gönderdiği mektubundaysa evli olduğunu, karısının kendisini çoktan terkettiğini, şimdi bu yüzden onun gözünde mahvolduğunu, af dilediğini yazıyordu…
Liza, onu çağırıp kendisini sevdiğini, evli olmasının bir şeyi değiştirmeyeceğini, sonsuza kadar kendini ona bağlı sayacağını ve onu bırakmayacağını söyledi.
Daha sonraki buluşmalarındaysa adam, hiçbir şeyi olmadığını, akrabaları da dahil etrafındaki herkesin fakir olduğunu ve evlenirlerse ona fakir bir hayattan başka bir şey veremeyeceğini söyledi. Liza, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, onunla dünyanın her yerine gitmeye razı olduğunu söyledi.

O, Liza’yı sürekli caydırmak için uğraşıyor, beklemesini tavsiye ediyordu. Liza da beklemeye razı oldu. Ama herkesten kaçmalar, tesadüfi buluşmalar, gizli mektuplaşmalarla geçen bir hayat, Liza’yı çok sıktığından kaçıp gitmek için ısrara başladı.
Liza Petersburg’a gelince, ondan sadece bir mektup almıştı. O mektupta geleceğini söylüyordu. Fakat ondan sonra, ne bir mektubu geldi ne de kendisi. İzini kaybettirdi. Liza yine eskisi gibi hayatı denemeye çalıştı, fakat olmadı. Hastalandı, ne kadar tedavi edilse de gün geçtikçe durumu kötüye gitti.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nazım Hikmet’ten Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektup: Romanla hikâye arasındaki fark nerededir?

Nasıl seninle konuşurken sadece akli muhakememi yüksek sesle yaparsam öyle yazıyorum. Bana öyle geliyor ki hikâye ile roman arasındaki fark...

Kapat