Edebiyat camiası içinde de artık seviliyorsun üstadım, yazarlar seni rahatlıkla sevdikleri yazarlar arasında sayabiliyorlar, çünkü artık ölüsün, kimseyle yarışmıyorsun, varlığın kimseyi tehdit etmiyor, yeni bir kitapla söz almıyorsun. Bilirsin, geçmişte de böyleydi gününe kızanlar, küsenler hep ölülere sığınırlar, sana da öyle yapılıyor.
“Üstadım,
Elbette hatırlıyor, ama artık umursamıyorsundur, sen öleli otuz yıl oluyor. Sana Tutunamayanlar’ı, Tehlikeli Oyunlar’ı yazdıran bu memlekette, zamanla değişenlerle hiç değişmeyenlerin dökümünü yapmak; yokluğunda olanları bir bir anlatmak bir mektubun kaldıracağı şey değil. Ayrıca gerekli mi, ondan da emin değilim. Bazı şeylerin kolay değişmeyeceğini sen zaten biliyordun. Seni yazar yapan şeylerden biri de, sende içselleşmiş bu yerleşik, bu kara bilgiydi belki.
Yalnız şu kadarını söyleyeyim: Daha önce başkalarının başına gelen şey, senin de başına geldi. Yalnızca kıymetin bilinmekle kalmadı, aynı zamanda “entelektüel camia” içinde moda da oldun. (Bu cümlenin tadını en çok sen çıkarırsın!) Senin “Ben buradayım sevgili okuyucum. Sen nerdesin acaba?” lafını herkes üstüne alındı. Şimdi malına, mülküne, makamına, “tutunduğu” iktidar çeşidine bakmadan her önüne gelen kendini, senin “tutunamayanlar”ından biri sanıyor. “Tutunama yanlık” nicedir bir edebiyat hali! Zaten sen hep oyunlardan söz etmez miydin?
Bilirsin: Ölüler çabuk kimsesiz kalır. Sahipleri çoğalır çünkü. Sen bundan kurtulabileceğini sanmıyordun, değil mi? Bütün bunları düşündükçe aklıma Necatigil’in dizesi geliyor:
“Siz böyle olsun istemezdiniz.”
Hangimiz böyle olsun isteriz ki, ama öyle oluyor.
Seninle ilgili sonradan çok şey söylendi, çok şey yazılıp çizildi hakkında; bana gelene kadar söylenecek sözler epey seyreldi: Anlatmanın imkansızlığıyla anlatmanın zorunluluğu arasında bölünen var oluş sancından, “Türkiye’nin ruhu” dediğin şeyi anlama ve anlatma isteğinden; acı zekandan, ironik anlatımının arkasındaki umutsuzluktan, kara alaycı tutumundan; trajikomik halleri betimleme gücünden; küçük burjuva duyguculuğuyla nasıl dalga geçtiğinden; aynı anda hem acıklı hem gülünç olmayı başaran kendine özgü mizahından; bu mizahın ille de anlatma gereği ile anlatmanın imkansızlığı arasında gidip gelen geriliminden; bu gerilimin el yazına kazandırdığı yüksek titreşimli güçten; Türkiye’nin Batılılaşma sürecinde derin bir sancı biçiminde yaşadığı geleneksel-modem ikilemini sorunsallaştırmandan; bu durumu, senden önceki yazarlardan farklı olarak yalnızca yaşantı uyumsuzlukları olarak değil, bilinç oluşumları olarak ele alışından; yazdıklarındaki “oyun payı”nın anlaşılıp paylaşılabilmesinin, hayatı, katı bir gerçeklik, ağır bir politik sorumluluk ve görev duygusuyla yaşayan 70’lerin siyasal ortamından çıkıldıktan sonra mümkün olabildiğinden; yazdıklarında kötülük kavramıyla kurduğun ilişkiden; kahramanlarının adına varasıya metinlerini kuşatan simgesel söylemden; “tektonik” olmayan bir roman yapısı kurduğundan; romanlarının büyük ölçüde otobiyografik verilerden beslendiğinden; bizde geleneği olmayan bir roman yazdığından; roman içinde değişik anlatı biçimlerinden nasıl çok yönlü yararlandığından; kitaplarındaki dilin birbirine eklenmiş çeşitli seslerden, üst üste yığılmış çeşitli söylem katmanlarından oluştuğundan; ilk postmodem yazarımız olduğundan ve buna benzer nice şeyden bolca söz edildi.
Üniversitelerde hakkında tezler, üzerine kitaplar yazılıyor, yerli, yabancı araştırmacılara konu oluyorsun. Gene de her şey ne kadar söylenebilir ki? Anlatmakla, anlatmanın imkansızlığı ne kadar aşılabilir?
Üzerine yazılan yazılarda çeşitli görüşler karşı karşıya geldi: Savruk, dağınık yazıyor oluşunu eleştirenlere; savruk, dağınık görünen yazının aslında kullandığın bilinçakışı tekniğiyle ilgili olduğunu söyleyerek karşı çıkanlar oldu. Ama bu kez de yazdıklarının bilinçakışı tekniğiyle hiç ilgisi olmadığı; bunu söyleyenlerin, iç ses kullanma tekniğiyle bilinçakışını birbirine karıştırdıkları iddia edildi. Anlatımındaki güçlü hicvetme yeteneğine değinenlerse, sendeki ironiyi, kara mizahı, hiciv sanmakla eleştirildiler. Dinmeyen gevezeliklerinle malzemeni yorduğunu ileri sürenlere, bu tutumunun, “anlatı”nın kendinden başka bir şeyin gelişmesine izin vermeyen seçilmiş bir teknik olduğu söylenerek karşı çıkıldı. Seni anlattığın kahramanlarla birebir özdeşleştirenlere karşılık, senin “çift portreli” biri oluşuna dikkat çekenler oldu. Bütün kahramanlarının birbirine benzediğinden; romanlarında herkesin aynı konuştuğundan söz edenlere, bunun kurduğun roman biçiminin bir gereği olduğu savıyla itiraz edildi. Senin Kemalizmle ilişkini koparmış olduğun tespitinde bulunanlara, asıl Kemalizmden kopamadığın yerlerde tökezlediğin söylendi. Bilirsin, bu tartışmaların sonu gelmez. Gene gelmedi. Herkes kendi algısının gördükleri ve gene kendi algısının çarpıttıkları arasında senin yazdıklarınla, kendi gerçekleri arasında ilişki kurdu.
Elbette, senin sancılarını doğru okuyan; meselelerini kendine dert edinen, kitaplarında yazılmış cümlelerin kadar yazılmamış cümlelerini de görebilen, metinlerinde gürültüye getirdiğin, sözcüklere boğduğun ham sessizliğin değerini bilen okurlarının sayısı bugün hiç de az değil. Kendiyle ve dünyayla derdi, meselesi, sancısı olan; var oluşunun kilidini kurcalayıp duran bütün has yazarlar gibi, kendi okurunu yetiştirerek, kendi zamanını yarattın; yazdıklarını zamanın ve yabanın elinden gene de çabuk kurtardın sayılır; için rahat olsun! Bu nedenle senin kırgın bir tonla “nerede” olduğunu sorduğun “sevgili okuyucularının” sayılarının zamanla çoğaldıkları rahatlıkla söylenebilir. Gene de sayısal artışı, nüfus artışına oranlayacak olursan, o zaman da azınlıktı o “sevgili okuyucular”, şimdi de öyleler.
Bazı denklemler kolay değişmiyor. Edebiyat dünyamızın trajik “geciktirmeleri” sayılabilecek Ahmet Hamdi Tanpınar, Nahit Sırrı Örik, Safiye Erol kadar da beklememiş, keşfedilmiştin artık. Aramızdan erken ayrılmış olman, yaşarken değerinin yeterince bilinmemiş olması mitolojini büyütüp güçlendirdi. Mitoloji dedikleri biraz da böyle şeylerden çatılıyor, değil mi? Mitleştirme düşkünlerinin, yazının kendisinden, yazarın edebi serüveninden çok, ölümün kazandırdığı dokunulmazlığa ve yazarın ölerek çekildiği bilinmezliğin tılsımına tutulduklarına, hatta bazen sahibinden bağımsızlaşmış hayranlıklarıyla baş başa kaldıklarına hemen her devirde rastlanmıştır, değil mi?
Bilirsin, her yazı öncelikle bir dil kurmaktır. Bir “Oğuz Atay anma kitabı” için benden yazı istendiğinde, ilkin nasıl bir dil kurmam gerektiğini düşündüm. Bir biçim aradım. Malum, fikri kaleme dökme devrinin yazarları değil, fikre biçim verme devrinin yazarlarıyız.
Sana mektup yazma düşüncesini, elbette öncelikle senin o güzelim hikayene, “Babama Mektup”a borçluyum. Sekiz öyküden oluşan kitabında ikisinin doğrudan mektup biçiminde yazıldığı, “Korkuyu beklerken” adlı öykünün, kahramana gönderilen “Ubor Metenga” imzalı bir mektupla başladığı ve bir karabasan ögesi olarak öykü boyunca varlığını sürdürdüğü, diğer öykülerinin içindeyse mutlaka bir yerde yazılmış bir mektup bulunduğu ya da “Demiryolu Hikayecileri”nin sonunda olduğu gibi, öykünün bir mektup yazma ihtiyacı ve fikriyle bittiği düşünülürse, “mektup”un senin “yazının” içindeki öneminin, yalnızca bu iki öyküyle sınırlı kalmadığı görülür. Hatta romanlarının taşıdığı özel “seslenme tonu” göz önüne alındığında, bütün yazdıklarının aslında okura yazılmış birer uzun mektup olduğu söylenebilir. “Mektup” ve “oyun”, yazarlığının iki anahtar kavramı değil midir sence de?
Yalnızca “Bir mektup” adlı öykünde değil, diğerlerinde de Çehov okumuşluğun kendini belli eder. Hatta, bazen özellikle belli olsun istermiş gibi yazarsın. Yalnızca Çehov da değil, başta Dostoyevski olmak üzere, Borges’ten Nabokov’a bir dizi yazarın gölgelerine bastığın rahatlıkla görülür. Örneğin, usyarılımına uğramış, parçalanmış kişiliklerin ağzından anlattığın öyküler, ruh sağlıkları çeşitli derecelerde zedelenmiş kahramanların içinde bulundukları durumlar, Gogol’den Dostoyevski’ye uzanan Rus anlatı geleneğinin malzemesini çağrıştırır. Kimi araştırmacılar Gonçarov ve Kafka’yla da ilişkilendirir yazdıklarını. Seninle yapılan bir söyleşide, etkilendiğin yazarlar arasında Stendhal, Joyce, Laclos, Herıry James, Emily Bronte adlarını da sayarsın.
Tutunamayanlar romanının kanavasını büyük ölçüde Vladimir Nabokov’un, Türkçeye çok sonra “Solgun Ateş” diye çevrilecek olan Pale Fire romanından yola çıkarak kurduğunu fark edenler, kim bilir hangi mahcubiyetle uzun süre seslerini çıkarmadılar. Galiba sen de bu konuda pek bir şey söylemedin ya da söylemek istemedin.
Oysa, yararlandığın, etkilendiğin, esinlendiğin, bilerek ya da bilmeyerek kullandığın kaynaklar ne olursa olsun, senin asıl önemin, yerli ve hakiki olman; bütün bunları kendine, yazına, kişisel dünyana katmadaki yeteneğin ve hepsinden bir roman biçimi kurmadaki başarındı. Senin bakışını ve sesini taşıyan ve seni “orijinal” kılan bir biçimdi bu.
Elbette evrensel ölçülerde bir yazarsın, ama hangi dile çevrilirsen çevril, kimsenin seni buradaki kadar derinden anlayıp kavrayamayacağını düşünmüş olmam da, sende bulduğum ve önemsediğim bu “yerli olmak” durumuyla ilgilidir. “Mahalli”, “milli” ya da “ulusal” olmaktan değil, yerli olmaktan söz ediyorum. Evrensel ya da uluslararası bir değer sayılmanın, Batı’nın etno-merkezci zihniyetinin kültürel, estetik değerlerine, ölçülerine, “trendlerine” ve yapı kurulumlarına ne kadar yaklaşılabildiğiyle ölçüldüğü bir dünyada
elbette bir kayıp değil bu.
Ne de olsa sen bizim dünya görmüş yerli yazarımızsın. Bu mektuba başladıktan sonra, dönüp üzerine yazılanlara bir baktığımda, sana yazılmış başka mektuplar da gördüm. Bazı adresler hiç mektupsuz kalmıyor, ne iyi!
Sen bilmezsin, ama seninle güzel okuryazarlık günlerimiz oldu. Tutunamayanlar kitabının benim yeniyetmelik yıllarıma denk gelen ilk baskısı, Sinan Yayınları tarafından iki cilt olarak yayımlanmıştı.
Ben daha sonra ancak birini bulup alabilmiştim; diğeriyse hiçbir kitapçıda bulunmuyordu artık. Bulunmayan cildin, ilki mi, ikincisi mi olduğunu şimdi hatırlamıyorum. Benim döne döne aradığım piyasada hiçbir yerde bulunmayan işte bu ciltlerden birinin, kitabın ticari başarısızlığı nedeniyle çuvallara doldurulup yeniden kağıt olmak üzere Seka Kağıt Fabrikası’na satıldığından söz ediliyordu. Bir kitap diğer yarısını arıyordu. Benim aradığım cilt, kitabın başı mıydı, devamı mı? Başlayamadığım için mi devam edemiyordum; devam edemeyeceğimi bildiğim için mi başlayamıyordum; şimdi gerçekten hatırlamıyorum. Senin yazdıklarına çok yakışan, başlı başına bir “metafor” sayılabilecek bu, diğer yarısını arayan kitap macerasının, benim için nasıl sıkı bir takibe, tutkulu bir ava dönüştüğünü, o günlerin heyecanını, aradığı hemen her şeyi elinin altında bulan sonraki kuşak okurlarına aktarmakta zorlanabilirim şimdi. Ankara’ da çarşı kitapçılarını çoktan tüketmiş; dükkanlarının bir köşesinde mutlaka birkaç raf kitap bulunduran kıyı bucak kırtasiyecilere varana dek her yerde aynı soruyu sorup duruyordum:
“Sizde Tutunamayanlar bulunur mu?”
Yeri gelmişken Ece Ayhan’ın ünlü dizesini anmak için de bir fırsattır belki: “Sizde eski harf Kalp Ağrısı bulunur mu?”
Tutunamayanlar’ da da eski harf bir kalp ağrısı yok mudur?
Bu maceranın izinde Ankara’daki kitapçıları bitirmiş, İstanbul’da Beyazıt’taki sahafların da altını üstüne getirmiştim. Bir zaman sonra iki cildin kitaplığımda yan yana geldiği günün sevinciyle nihayet Tutanamayanlar’ı okumaya başladığımda, kitabı herkesten daha fazla beğenmeye hazırdım artık. Bazı kitaplar birçok nedenle “bizim” olurlar. Bu da öyleydi. Ardından diğer kitapların geldi benim için. Dergilerde yayımlanan öykülerini hatırlıyorum. Yeni Dergi’de “Mantolu Adam” diye yayımlanmıştı ilk; “Beyaz”ı sonradan geldi. “Unutulan” adlı öykünü Soyut dergisinde okumuştum galiba. Bir sızıyla kalmış aklımda.
Daha sonra May Yayınlan’ndan çıkan öykü kitabın Korkuyu Beklerken’in içinde yeniden karşıma çıktığında, konusundan çok bende bıraktığı sızıyla hatırlamıştım. “Aşk”ı yeterince görünmeyen “Unutulan”ın, dilimizdeki en iyi aşk hikayelerinden biri olduğunu düşünürüm hala. Gücünü, bir aşkın “sağlamlığından” değil, “olmamışlığından” alan aşk hikayeleri de yok mudur?
Üniversiteyi bitirdikten sonra Devlet Tiyatroları’nda dramaturg olarak çalışmaya başlamıştım. Edebiyat dünyasından tanıdığım adların, ya başvurusu yeni yapılmış, ya da hep dendiği gibi, “arşivlerin tozlu raflarında kalmış” oyunlarını, çevirilerini bulup çıkarmayı;
onların repertuara alınıp oynanması için raporlarını yazmayı özel iş edinmiş, gönüllü olmuştum. O dönemde tiyatronun “Edebi Kurul” unda yer alan Cevat Çapan’ın koltuğunun altında getirdiği Oyunlarla Yaşayanlar da bunlardan biriydi; bu nedenle ilk sahnelenişinde
“dramaturg” olarak görev aldım.
Yeni Sahne’de yapılan daha ilk okuma provasında, “Bu yazarın romanları da varmış galiba, sen hiç duydun mu?” diyen bir “rejisör” sahneye koydu oyununu! Anlayacağın, her şey yazdıklarındaki gibi oluyordu. Bir tiyatro sahnesinde yapılan provada hayat, sanatı taklit ediyor gibiydi. Kahkahadaki sızı! Senin yazdıklarında olduğu gibi; ne zaman, hangisini öne aldığına bağlı yalnızca …
Oyunun sahnelenişinden sonra, Ankara Yeni Sahne’de düzenlenen, seni, yazarlığını, oyununu seyircilere tanıtmayı; sahnelenen yapımı tartışmaya açmayı amaçlayan bir açıkoturumu, sesimin titremesini engellemeye çalıştığım bir heyecanla yönetmiştim. “Yönetmiştim” dediğime bakma, sahne üstündeki herkesten çok daha gençtim. Sevda Şener, Füsun Akatlı, Ayşegül Yüksel ve Vüs’at O. Bener’in konuşmacı olarak katıldığı bu oturumdan elde kalan birkaç siyah beyaz fotoğrafa bakıyorum şimdi. Ne kadar dün gibisin!
Açık söylemek gerekirse, her ne kadar özel bir sevgim olsa da Oyunlarla Yaşayanlar’ın yazdıkların içinde “zayıf halka” olduğunu düşünüyorum. Şimdiki kadar kendinden emin sözcüklerle seslendiremesem de, o zamanlar da böyle hissediyordum. Oyun oynamanın, oyun kurmanın senin yazındaki anahtar önemine bakıldığında ortaya çıkan bu durum, bu yanıyla paradoks gibi görünüyor. Ama kim bilir, belki şiirlerinde oyuna ve oyun kurmaya bunca yer veren Edip Cansever de, düpedüz oyun yazacak olsaydı, benzer bir durumla karşılaşacaktık. Bazen kağıt üzerinde okunurken verdiği hazzı, metin aynı ölçüde sahneye taşımayabiliyor. Bunu dile getirme nedenim, oyun yazmakla, yazıda oyun kurmak arasındaki ilişkiye; yazmanın doğasındaki paradoksal görünen ve insana sorular sorduran
bu çeşit olgulara senin üzerinden dikkat çekmek içindir.
“Oyun”, yazıda başka, oyunda başka duruyor. Bir “tehlike”si de bu olamaz mı?
Yaşasaydın, oyun yazmayı sürdürüp çoğaltsaydın, yazdıklarının sahnelenmesiyle birlikte, deneyimleyerek öğrendiklerini yeniden yazına katarak zenginleşseydin, ne olurdu bilinmez. Hayat, bazı sorularımızı elimizden aldığıyla da hayattır, değil mi?
Günlüklerinde söylediğin, örneğin, Doğu-Batı karşılaştırması, ya da “milletimizin hasletleri” üzerine ettiğin, tek başlarına kalsalar itiraz toplayacak kimi sözler, ancak diğer kitaplarınla birlikte yeniden anlamlandırıldığında yerini buluyor. bAma beni Günlük kitabında, yazdıklarından çok bir fotoğrafın ilgilendiriyor. “Erkeklerin pijama ve terlikle dolaştığı duvarlarına takvim asılmış evleri” ve hayatları anlatan kara mizahına ve yazdıklarına, “Sabah” fotoğrafçısının stüdyosunda çekilmiş anne baba çocuktan oluşan “çekirdek aile” reisi pozu yerine, en azından “Pierre ve Gilles” ironisiyle çekilmiş bir fotoğrafın çok daha fazla yakışacağını düşündürtüyor bana. Bir tutunma kurumu olarak “çekirdek aile”, insana bazen kendini ıskalatıyor.
Hakkında söylenecekler elbette bir mektubun boyutlarını katbekat aşar. Gene de geçerken birkaç şey söylemek isterim: Örneğin, bugün birçok kişi çocuk kalmışlığı, senin Günlük’lerinde söylediğin gibi, yalnızca bir saflık, bir masumiyet hali olarak nitelendiremiyor; gerikalmışlıkta kandırılmış bir erdem, azgelişmişlikte bir saflık; bu toplumun çocuk kalmasında sevimli, şirin bir yan göremiyorlar. Sorumluluk almayan, ergenleşmeyen, büyümeyi reddeden; hatalarını üstlenmekten, kendi ruhsal ve toplumsal dinamikleriyle, tarihsel gerçekleriyle, geçmişiyle yüzleşmekten korkup kaçan bir toplumun, gündelik hayatındaki sıradan faşizm sahnelerinin de bu çocuk kalma haliyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorlar.
Çocuk kalmış toplumların katilleri de çocuk oluyor; kibritle oynarken çok sık yangın çıkarıyorlar. Senden sonra çok yangın çıktı bu memlekette, nice zalim anı birikti, hangi birini sayayım! En azından Madımak Oteli’nde yananlara rastladıysan oralarda anlatmışlardır.
Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken edebiyatımızın klasikleri olarak hak ettikleri yeri çoktan aldılar. Edebiyat camiası içinde de artık seviliyorsun üstadım, yazarlar seni rahatlıkla sevdikleri yazarlar arasında sayabiliyorlar, çünkü artık ölüsün, kimseyle yarışmıyorsun, varlığın kimseyi tehdit etmiyor, yeni bir kitapla söz almıyorsun. Bilirsin, geçmişte de böyleydi gününe kızanlar, küsenler hep ölülere sığınırlar, sana da öyle yapılıyor.
Anlayacağın, insanlar bildiğin gibi. Yaşıyor, oynuyor, ölüyor. Bazılarımız hala yazıyor.
Burada bitiriyorum. Bilirsin, mektup dediğin bitirmezsen uzuyor.”
– Şubat 2007. İletişim Yayınları tarafından Aralık 2007’de yayımlanan, Handan İnci’nin hazırladığı Oğuz Atay’a Armağan için kaleme alınmış olan bu yazı, aynı zamanda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi tarafından 1 3-14 Aralık 2007 tarihinde düzenlenen “Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu”nda yazarı tarafından okunmuştur.

