Kafka’nın Sevgilisi Milena’dan M. Brod’a Mektuplar: “Öteki kadınların üzdüğü gibi mi üzdüm onu?”

milena“Nerde, kimde olduğunu bilmek, onu öğrenmek istiyorum. Anlatabiliyor muyum derdimi? Bakın şunu bilmek istiyorum: Öteki kadınların üzdüğü gibi mi üzdüm onu? Bu üzüntü yüzünden mi ağırlaştı, onun için mi kaçıyor benden şimdi? Onun için mi sığmıyor korkusuna, onun için mi yok olmalıyım, çıkmalıyım yaşamından? Suç yalnız bende mi? Yaratılışımın gerektirdiği şeyler mi yoksa bunlar? İşte bunları öğrenmeliyim, bunları bilmek istiyorum Max! Bilen tek insan sizsiniz belki. N’olur yazın bana, rica ederim yazın, her şeyi olduğu gibi apaçık, çırılçıplak, ağır da olsa, acı da olsa gerçeği yazın bana; bu konudaki düşüncenizi -ne olursa, nasıl olursa olsun bilmek istiyorum.”

“Çok güç bu sevgili adamı anlamak”
21 Temmuz 1920
Sizden çok büyük bir dileğim var; bilirsiniz, Frank yazmaz durumunu. “İyiyim” diyor, “sağlığım gerektiğinden daha da iyi” deyip geçiştiriyor hep. Çok güç bu sevgili adamı anlamak. Onun için size yakarıyorum, gerçekten yakarıyorum size: Üzüntülerinin nedeni bensem, ağrılarına benim yüzümden katlanıyorsa, hemen yazın bana, olur mu? Ele vermem sizi, söz veriyorum. Yazacağınızı ummak bile, rahatlattı beni. Nasıl yardım edebilirim ona, bilmiyorum; gene de bir yardımım dokunabileceğini sezinlemiyor değilim. İnsan sizi sevmek, sizinle övünmek zorundaymış… Frank öyle diyor. Ben de aynı şeyleri duyuyorum sizin için: Sonsuz bir güven var içimde size karşı, şimdiden teşekkür ederim.
Milena Jesenska

“Benim için Frank’tan başka önemli bir şey yok yeryüzünde”
29 Temmuz 1920
Altüst oldum. Bilmiyordum ki, Frank’ın böylesine hasta olduğunu! Sapasağlamdı burdayken, bir kez bile duymadım öksürdüğünü; canlı, sevinçli, uykusuzluk çekmeyen biriydi yanımdayken. Bana teşekkür ediyorsunuz, sevgili Max, bana ha? Oysa azarlayın beni, burada mıhlanıp kaldığım, onun yanına gidemediğim için çıkışın bana; mektup yazmaktan başka bir şey yapamadığımdan ötürü gücenmeniz gerekir. Ama n’olur, gene de; sakın, sakın darılmayın bana, kötü düşünmeyin benim için… Bu işi hafife aldığımı sanmayın sakın. Deşilmişim üzüntüden, ne yapacağımı şaşırmış, bitik bir durumdayım (Frank’a söylemeyin sakın). Yazdıklarınız doğruysa, ona bir iyiliğim dokunabiliyorsa, bu benim için mutlulukların mutluluğu demektir Max.
Bir yerlere gidip dinlenmesi için elimden geleni yapacağım; daha olmazsa kalkar gelirim Prag’a, birlikte çabalar, göndeririz onu. Söylemem gerekir mi? Her şeyi yaparım onun için.
Evliliğim, kocama olan sevgim… Bunlar çok çapraşık şeyler Max; anlatamam mektupla. Buradan ayrılamam hemen, belki de hiç ayrılamam; yalnız… Hayır hayır, konuşmak alıklık olur. Durmadan kaçamak yapıyor, kendime bir çıkar yol arıyorum; yaşadığım sürece iyi ve doğru olanı yapmak istiyorum, o kadar! İnanın bana Max, Frank’ın üzülmesine dayanamam, bilin ki, benim için Frank’tan başka önemli bir şey yok yeryüzünde.
Yanında siz varsınız şimdi, rahatım biraz; söylenmesi gereken bir şey olursa -hiç çekinmeden-apaçık olduğu gibi yazın bana… Yazarsınız değil mi? Frank’ın yanında olduğunuz için, ben de kendimi eskisi kadar yalnız duymuyorum artık. Yolculuğu için neler gerektiğini yazın bana, doktorun dediklerini de. İyileşmesi için umut var mı, yok mu? Niçin soruyorum bunları? Önemsiz bunlar şimdilik, önemli olan onun gitmesi, gidecek de biliyorum. Durmadan teşekkür etmek istiyorum size Max, mektubunuz içime su serpti. Size Max dediğim için de özür dilerim, Franz’dan alıştım, o da öyle diyor size.
Selamlarımla Milena Jesenska.

“Şakaklarımı beynime sokuncaya dek bastırmak istiyorum”

Almanca yazmadığım için bağışlamanızı dilerim, sizi rahatsız ettiğim için de bağışlayın beni, ama ne yapacağımı şaşırdım; kafam, beynim durmuş gibi… Hiçbir şey etkilemiyor beni artık, duygularım körelmiş sanki. Anlayamıyorum söylenenleri, hiçbir şey anlayamıyorum. Bu son günlerde korkunç şeyler oldu, gene de anımsayamıyorum. Olanları anımsayabilsem, öldürmem gerekecek kendimi, tek bildiğim bu. Niçin, neden, neden, nasıl oldu bütün bunlar? Kendimden, yaşamımdan söz etmek istiyorum, ama neye yarar? Mektubu duruyor önümde, öldürücü bir şey istiyor benden: “Yazma bana” diyor, “buluşmamıza da ne yap yap engel ol… Bu dileğimi olsun getir yerine, belki o zaman yaşama gücü bulurum kendimde, yoksa her şey, her şey biter.” Ne yapabilirim? Tek sözcük yazmayı, bir şey sormayı göze alamıyorum; hoş, ne soracağımı da bilmiyorum ya! Bilmiyorum. Bilmek istediğim ne ki? Onu da bilmiyorum. Allah kahretsin!.. Şakaklarımı beynime sokuncaya dek bastırmak istiyorum. Yanındaydınız onun, bilirsiniz belki? Suç bende mi? Bunu söyleyin yeter, suçlu muyum, değil miyim? Bilmek istiyorum. Yalvarırım size, Tanrı hakkı için gönlümü almaya kalkışıp “kimse suçlu değil bu konuda” demeyin; Tin çözümlemelerine de kalkışmayın sakın. Bütün bu türlü karşılıkları, bütün bunları biliyorum. Max, size güvenim var, yaşamımın bu en güç bölümünde bile -Tanrı biliyor ya- n’olur siz de bana güvenin,anlayın ne istediğimi. Frank’ın ne biçim bir insan olduğunu bilmiyor değilim; neler geçtiğini biliyorum – gene de hiçbir şey bilmiyorum- çıldırmak üzereyim Max, gereğince davranmak için elimden geleni yaptım, yaşamımı ona göre düzenlemiştim, düşüncelerimde, duygularımda ters bir şey yoktu, ama bir yerde, birinde var suç, var, var biliyorum. Nerde, kimde olduğunu bilmek, onu öğrenmek istiyorum. Anlatabiliyor muyum derdimi? Bakın şunu bilmek istiyorum: Öteki kadınların üzdüğü gibi mi üzdüm onu? Bu üzüntü yüzünden mi ağırlaştı, onun için mi kaçıyor benden şimdi? Onun için mi sığmıyor korkusuna, onun için mi yok olmalıyım, çıkmalıyım yaşamından? Suç yalnız bende mi? Yaratılışımın gerektirdiği şeyler mi yoksa bunlar? İşte bunları öğrenmeliyim, bunları bilmek istiyorum Max! Bilen tek insan sizsiniz belki. N’olur yazın bana, rica ederim yazın, her şeyi olduğu gibi apaçık, çırılçıplak, ağır da olsa, acı da olsa gerçeği yazın bana; bu konudaki düşüncenizi- ne olursa, nasıl olursa olsun -bilmek istiyorum. Yazmakla büyük davranacağımı bilirim. Ne durumda olduğunu da yazın, ne haldedir bilmiyorum ki, hiçbir şey bilmiyorum, aylardır. İmzamı atamayacağım, özür dilerim, bu yazdıklarımı bile okuyamam bir daha.
Hoşça kalın.
Milena Jesenska

“Onunla gitmeyi göze alabilseydim mutlu olurdu benimle, bunu bugün anladım”

Mektubunuza teşekkür ederim; bu arada ben de biraz toparlayabildim kendimi… Bir işe yaramıyor ama, gene düşünebiliyorum hiç değilse. Telaşlanmayın, yazacak değilim ona. Nasıl yazabilirim?. İnsanların yeryüzüne bir görevle geldikleri gerçekse, ben başaramadım onun yanındaki görevimi. Ona yardım edemediğime göre, kendimi beğenmişlik edip, ona zararım dokunsun ister miyim?
Onun korkusunu çok iyi biliyorum; Frank benimle tanışmadan önce de bu korkunun tutsağı idî, ben Frank’ı tanımadan korkusunu tanımıştım. Onun korkularını daha önceden bildiğim, neler olduğunu anladığım için hazırlıklıydım; kısa bir süre de olsa üstesinden gelebilmiştim korkusunun. Yanımda kaldığı o dört gün içinde Frank da kurtulmuştu, alay bile etmiştik korkusuyla. Ama biliyorum, onu hiçbir sanatoryum iyi edemeyecek: korkusundan kurtulmazsa hiçbir zaman esenliğe kavuşamaz. Kilo alamaz, çünkü ona da korkusu engel. Bu korku yalnız bana karşı değil, her şeye karşı, utanmadan yaşayabilen her şeye karşıdır. Eti sevmez örneğin, etin arsızca, çırılçıplak oluşu tiksindirir onu, bakamaz bile. Hiç değilse bu korkusundan kurtarmıştım onu o günlerde… Tiksintiyle karışık korkuyu duymaya başladığında, hiç ses çıkarmadan bir süre göz göze bakışırdık, soluk almaya bile gücümüz yoktu, beklerdik öylece, uzun sürmez geçerdi, bulurdu kendini gene. Böyle olması için bir çaba da göstermemiştim, onu dağ tepe yürütmüştüm; bana ayak uyduramazdı, ben daha hızlı yürür, önden giderdim… O ardımdan gelirdi düşe kalka. Şimdi gözlerimi kapayınca görüyorum onu, beyaz gömleğinin içinden çıkan güneşten yanmış yüzüyle nasıl uğraşıyor yetişmeye! Güneş demedik, sıcak demedik, bütün gün yürüdük, bir kez bile olsun öksürmemişti, oburlar gibi yemek yedi, çocuklar gibi mışıl mışıl uyuduydu; hasta filan değildi o günlerde, geçirdiği küçük bir soğuk algınlığıydı belki, sezmemiştik bile.
O Prag’a dönerken, ben de onunla gitseydim çok şey değişirdi Max, ama gidemedim, gidemezdim, buraya bağlıydım, ayrılamazdım kocamdan; kadınlığım engel oluyordu belki de, ölünceye değin bir rahibe gibi yaşamayı göze alamıyordum. Dindiremediğim bir özlemim vardır, her kadın gibi, ben de ana olmak isterim. Sürdüğüm yaşamla hiçbir ilintisi olmayan bir özlemdir bu: Bana kadınlığımı duyuracak, bana yaşadığımı anlatacak bir özlem. Bu istek, bu itki ağır basmış olabilir. Ona olan sevgimden, hayranlığımdan, buralardan kaçmak isteğinden daha güçlüydü bu özlemim. Bu konuda ne söylersem söyleyeyim, yalan olabilir, ama şu saydığım nedenler gerçeğe en yakın olanları.
Derken iş işten geçti, içimdeki çatışmalar elle tutulur gibi oldu ki, bu da korkuttu onu. Oysa, Frank, bugüne değin buna karşı savunmuştu, ama ters yönden. Bir süre yanımda rahat etmiş, dinlenebilmişti; elimde olmadan ben de onu tedirgin etmeye başlayınca, benim yanımda da rahatsız olmaya başlamıştı. Biliyordum, düzelemezdi artık. Ona nasıl yardım edebileceğini bildiğim halde, uzatamıyordum elimi, güçsüzdüm Max. Benim suçum bu işte. Bunu yapamadığım için suçluyum, bunu siz de biliyorsunuz. Frank’m anormal yanlarına yükledikleri davranışları onun en güzel silahı değil midir? Yaşamına giren kadınlar, yalnızca kadındılar, kadınca yaşamak istediler. Bana öyle geliyor ki, biz hepimiz, bütün dünyadaki insanlar hasta, ama o, gerçeği gören, duyan, yaşanması gerektiği gibi arı, pırıl pırıl yaşayabilen tek insan Frank’tır. Yaşama karşı çıkamaz biliyorum, ama bu türlü yaşama karşı koymasını çok iyi başarır. Onunla gitmeyi göze alabilseydim mutlu olurdu benimle, bunu bugün anladım, çok geç olduktan sonra. O günlerde ben de bütün öteki kadınlar gibi, kadınlığımı öne sürdüm, kadınca yaşamak istedim, hayvandan farksızdım. Korkmakta haklıydı. Frank bir şeyler sezsin de yersiz olsun, olacak şey mi bu? Bütün insanların bildiklerinden on bin kat çoğunu bilir yaşamdan. Evet, korkmakta haklıydı, yersiz değildir bu korkusu. Yanılıyorsunuz Max, Frank yazmayacaktır artık bana. Yazacak bir şey yok ki. Korkusu üstüne yazacak tek sözcüğü kalmadı. Beni sevdiğini biliyorum. Bıkamaz benden, iyiliği ve utangaçlığı engeldir buna. Bir suç gibi gelir ona. Kendisini suçlu bulur her işte, güçsüz görür. Oysa, doğruluğa, arınmışlığa, erişilmezliğe yönelmek gerektiğini onun kadar kimse duymamış, bu yolda onun kadar çabalamamıştır. Bu böyle, bunun böyle olduğunu, kanımın son damlasına değin biliyorum, gene de inanmak istemiyorum. Nasıl dayanırım? Onsuz yaşamaya nasıl dayanacağım? Aklım almıyor. Sabahtan akşama değin sokaklarda dolaşıyor, sabahlara değin penceremin önünde oturuyorum, bin bir şey geçiyor kafamdan, incecik bir oltaya takılmış gibi sızlıyor yüreğim… Dayanılır gibi değil.
Hastayım da üstelik. Ayakta durabiliyorsam, elimde olmadan yaşıyorum demektir… Beni yaşatan, beni bugüne getiren şey de o bilinçaltındaki yaşama sevgisi olacak. Üzüntü, özlem, yaşama olan bu bağlılığımla nasıl çıldırmıyorum daha? Çok yalnızım, dilsizlerin yalnızlığına benziyor yalnızlığım, onun için hoş görün bu gevezeliğimi, dinleyecek birini bulunca boşalttım içimi, susamazdım daha. Hayır, hayır yazmam Frank’a, merak etmeyin, bir satır bile yazmam. Bilmiyorum ne yapacağımı. İlkyaz aylarında Prag’a gelmeyi düşünüyorum, size de uğrarım. Her gün Posta’ya uğruyorum, alışmadım daha.
Teşekkür ederim.
Milena Jesenska.

DEVAMI>

Franz Kafka, 
Milena’ya Mektuplar 

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
1 Mayıs Marşı’nın Yazılış Hikayesi, İşçi Bayramının Kısa Tarihi

 Rutkay Aziz: "Dilden dile dolaşan ve nakaratı ile miting meydanlarını coşturmayı başaran ünlü 1 Mayıs marşı, özellikle 1970'li yılları yaşamayan...

Kapat