Schopenhauer’un Paderastie (Oğlancılık) Üzerine Düşünceleri, Tarihte Toplumların Oğlancılığa Bakışı

SchopenhauerAsya’ya yüzümüzü dönecek olursak, dünyanın bu bölgesindeki bütün ülkelerin, en eski çağlardan başlayarak çağımıza kadar öyle büyük sorunlara hiç de yol açmadan, bu ayıpla dolup taştığını görürüz. Şairlerini kadın aşkından çok, oğlanlara duydukları aşkla tanıdığımız İslam toplumları kadar Hint, Çin halkları da bu konuda hiç geri kalmazlar. Ünlü ozan Sadi’nin Gülistan kitabı sadece bu türden sevdadan söz eder. İbrani’lere de yabancı değildi bu ayıp, çünkü hem Tevrat’ta hem de Incil’de bu ilişkiye günah sayılan ve ceza gerektiren bir ilişki olarak değinilir. Nihayet Hıristiyan Avrupa’da din, yasa ve kamusal düşünce, olanca güçleriyle bu ayıba karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır: Ortaçağ’da bu ilişkiye her yerde ölüm cezası verilmekteydi; Fransa’da hâlâ 16. yüzyılda bile oğlancılığın cezası odun yığınları üzerinde yakılmaktı ve İngiltere’de bu yüzyılın ilk üçte birlik döneminde ölüm cezası amansız bir şekilde uygulanmaktaydı.

Kendi başına (deneyimsel, reel dünyanın dışında salt olgu olarak) ele alındığında, paderastie sadece doğaya aykırı olmakla kalmayıp aynı zamanda tiksinti uyandırıcı, iğrenç bir çirkinlik, tamamen sapkınlaşmış, yolundan çıkmış ve yozlaşmış bir insan doğasının günün birinde içine düşebileceği ve olsa olsa, alabildiğine ender, tek tük durumlarda tekrarlanabilecek bir eylem ve davranış biçimidir. Ne var ki dönüp tecrübelerin bize öğrettiğine bakarsak; orada bu söylediğimizin tam tersini buluruz: Anlayacağınız, iğrençliğine, tiksindiriciliğine rağmen bu ayıbın, her zaman ve dünyanın her yerinde moda olduğunu ve oldukça yaygın uygulandığını görüyoruz. Herkesin bildiği gibi, oğlancılık Romalılarda ve Yunanlılarda çok yaygındı ve hiç utanmadan, çekinmeden resmen kabul ediliyor ve sürdürülüyordu. Bu konuda bütün eski yazarlar, yeterinden fazla kanıt sunmaktadırlar. Özellikle yazarlar ve ozanlar bu işe bol bol bulaşmışlardır: O iffetli Virgil bile bir istisna oluşturmamaktadır: (Ecl.2) Bu yüzden Mainad’ların parçaladığı Orpheus ve Thamyris gibi eski çağ ozanlarının hatta tanrıların bile bu özelliklerine ilişkin şiirler yazılmıştır. Aynı şekilde filozoflar da kadın aşkından çok oğlanlara olan aşklardan söz ederler: Hele Platon ve bu bilgeyi göklere çıkaran Stoacılar, neredeyse başka bir aşk tanımaz gibidirler: Hatta Platon Şölende Sokrates’in, ona kendisini sunan Alkibiades’i geri çevirişini örneksiz bir yiğitlik olarak tanımlar. Xenophon’unun anılarında Sokrates paderastie’den yadırganması, yerilmesi gerekmeyen, hatta övgü hak eden bir şey olarak söz eder. (Stob. Flor. Vol. I,p. 57.) Sokrates’in bizzat aşkın teh Bkz. Şölen, Bordo-Siyah Yayınları, Nisan-Mayıs 2003. -80likelerinden söz ettiği Hatıralarda, (lib. I, cap. 3 par. S) oğlancılığa öylesine bir önem atfeder ki, insan, ortalıkta kadın bulunmadığını düşünmeden edemez. Aristoteles de (pot. II, 9) paderastie’den çok olağan bir şeymiş gibi söz eder, Kelt’lerde bu ilişkinin resmen kabul gördüğünü, Girit’te, aşırı nüfusa karşı bir önlem olarak yasalarca korunduğunu anlatır (c 10) ve lejislatör (yasa yapıcı) Philolaos’un erkeklere düşkünlüğünü vb. örnek verir. Cicero, işi daha ileriye götürüp şöyle der: Apud Graecos opprobrio fuit adolescerıtibus, si ama-tores non haherent. (Yunanlılarda, delikanlıların erkek sevgililerinin olmaması, ayıp sayılıyordu; de república, IV, 3,3.) Bilgili okurlar için burada hiçbir kanıta gerek bulunmamaktadır: Onlar, benzer yüzlerce olayı hatırlayacaklardır: Çünkü eski insanlarda bu ilişkiden geçilmemektedir. Ama en ilkel toplumlarda, Galliler’de bile bu ayıp çok yaygındı. Asya’ya yüzümüzü dönecek olursak, dünyanın bu bölgesindeki bütün ülkelerin, en eski çağlardan başlayarak çağımıza kadar öyle büyük sorunlara hiç de yol açmadan, bu ayıpla dolup taştığını görürüz. Şairlerini kadın aşkından çok, oğlanlara duydukları aşkla tanıdığımız İslam toplumları kadar Hint, Çin halkları da bu konuda hiç geri kalmazlar. Ünlü ozan Sadi’nin Gülistan kitabı sadece bu türden sevdadan söz eder. İbrani’lere de yabancı değildi bu ayıp, çünkü hem Tevrat’ta hem de Incil’de bu ilişkiye günah sayılan ve ceza gerektiren bir ilişki olarak değinilir. Nihayet Hıristiyan Avrupa’da din, yasa ve kamusal düşünce, olanca güçleriyle bu ayıba karşı mücadele etmek zorunda kalmışlardır: Ortaçağ’da bu ilişkiye her yerde ölüm cezası verilmekteydi; Fransa’da hâlâ 16. yüzyılda bile oğlancılığın cezası odun yığınları üzerinde yakılmaktı ve İngiltere’de bu yüzyılın ilk üçte birlik döneminde ölüm cezası amansız bir şekilde uygulanmaktaydı. Şimdi ise artık ömür boyu hapis cezası veriliyor. Anlayacağınız, bu ayıbın önünü almak için böylesine sert önlemler almak kaçınılmaz olmuştur; hani bu önlemler büyük ölçüde işe yaramışlarsa da, bu ilişkinin kökünü kazımayı başaramamışlardır; bu ayıp, en derin sırrın örtüsü altında, her zaman her yerde, her ülkede her kast ve zümrenin içinde sessizce dolaşıp durmakta ve en umulmadık yerde, ansızın ortaya çıkmaktadır. Geçmiş, en eski yüzyıllarda da, bütün o ölüm cezalarına rağmen, durum bundan farklı olmamıştı: Söz konusu ilişkiye yönelik o çağların bütün dönemlerindeki yazılarda bulduğumuz değinmeler ve ona yapılan atıf ve imalar bunu kanıtlamaktadır. Bütün bunları göz önüne alıp ne anlama geldiklerim enikonu düşünecek olursak, paderastie’nin her zaman ve her yerde, bizim onu daha önceki bölümde, kendi başına bir olgu, yani a priori kabul ederek ele aldığımız tarzdan hiç de öyle uzak olmayan bir şekilde, (düşündüğümüz nedenler doğrultusunda) ortaya çıktığını görüyoruz. Anlayacağınız, bu işin o büyük yaygınlığı ve genelliği ve kökünün kazınmasına gösterdiği inatçı direnç, herhangi bir şekilde insan doğasının kendisinden doğup -82ortaya çıktığını ispat etmektedir; çünkü sadece böyle bir temelde her zaman ve (gerekli olduğunda) hiç gecikmeden,
Naturam expeilas furca, tarnen usqric rcei-irrct (doğayı isterseniz tırmıkla sürüp atın, gene de geri gelir. Horoz, Epistu/ae, 1, 10, 24)
tespitini haldi çıkarmak için ortaya çıkar. Dolayısıyla da, dürüst olmak istiyorsak, bu çıkarsamamızı (onun insan doğasında temel-lendiği görüşümüzü) bir yana atamayız. Aslında bu olguyu görmezlikten gelmek, pade-rastie ayıbına sayıp sövmekle işi geçiştirmek, işin kolayına kaçmak olur; ama bu, benim sorunlarla baş etme tarzım değildir; her yerde doğruyu ve hakikati araştırmak ve şeylerin temel nedenlerine inmek biçimindeki doğuştan mesleğimin ilkelerine burada da sadık kalarak, öncelikle, kendini gösteren ve açıklanması gereken fenomeni (vakayı) bu açıklamadan çıkacak kaçınılmaz sonuçlarıyla birlikte fark ve kabul ediyorum. Ne var ki böylesine, temelden doğaya aykırı, hatta doğanın o en önemli ve en temel ihtiyaçlarına uygun düşen çözümüne tam karşıdan etkiyen bir şeyin bizzat doğanın kendisinden doğup ortaya çıkmış olduğu görüşü, öylesine işitilmemiş bir paradoks oluşturmaktadır ki, bu paradoksun izahı, şimdi her şeye rağmen onun temelinde yatan doğa sırrının üstünü açarak çözeceğim çok zor bir sorun olarak kendini göstermektedir.
Düşüncelerimin çıkış noktasında Aristo-teteles’in Politika, VII, 16’daki bir görüşü bana destek olabilir. Aristoteles orada şöyle bir tespitte bulunup çok genç insanların, kötü, zayıf, kusurlu ve bücür kalan çocuklar doğurduğunu söylüyor; ayrıca, aynı şeyin, yaşlı erkeklerin döllerinde de ortaya çıktığını ileri sürüyor… nam, ut juniorum, ita et grandiorum natu foetus inchoatis atque imperfectis corpo-ribus mentibusque nascuntur: Eorum vero, qui senio confecti sunt, suboles infirma et imbecil-la est. (Çünkü çok yaşlı ve çok genç anne babaların çocukları gerek bedene gerekse zekâya yetersiz [tamamlanmadan] ulaşırlar; ihtiyarların çocukları ise, hasta, embesildirler.)
Aristoteles’in burada her bir genç ve yaşlı insan bakımından kural olarak gördüğü şeyi Stobaos, peripatetik* felsefede toplumsal yasa olarak ortaya koyar… opertet, corporum ro-boris et perfectionis causa, nec juniores justo, nec seniores matrimonio jungi, quia circa ut-ramque aetatem proles fieret imbecillis et imperfecta… Ecl, eth., L. II, c. 7 in fine. (Bedenin kuvvetli ve kusursuz olması [kaygısını kollamak istiyorsak] ne öyle çok genç ne de öyle çok yaşlı insanlar evlenmelidirler; çünkü hayatın bu her iki döneminde de, sadece yetersizliğe, kusura yol açılır ve sonuçta sadece embesiller, zayıf, hasta kimseler doğacaktır.)
Bu nedenle Aristoteles, 54 yaşına basmış birinin artık çocuk yapmaması gerektiğini söylerken, sevişmeyi sağlık nedenlerinden ötürü ya da başka bir nedene bağlı olarak sürdürmekten yanadır. Bunun nasıl üstesinden gelineceğini söylemez: Ama düşüncesini
* Aristoteles’in öğrencilerinin felsefesi.

izleyecek olursak, bu yaşlardaki insanların çocuklarının kürtajla alınması gerektiğini ileri sürdüğünü kabul edebiliriz; çünkü bu düşüncelerinden birkaç sayfa önce böyle bir tavsiyesi vardır.
Doğaya gelince o, Aristoteles’in talimatının temelinde yatan olguyu inkâr edemez, ama onu ortadan da kaldıramaz. Çünkü natura nonfacit saltus (doğa sıçrama yapmaz) ilkesi doğrultusunda erkeğin tohum üretmesini aniden durduramaz; işte bu bağlamda da, o yavaş yavaş yaşlanıp ölme durumunda olduğu gibi, ağır ağır ilerleyen ve sadece zayıf, çelimsiz, tıknaz, hastalıklı, kırk dertten muz-darip, sefil ve kısa ömürlü insanların dünyaya gelebileceği bir deteriation (kötüleşme/bozulma) sürecini hayata geçirir. Doğa bunu gerçekten de çok sık yapar: Geç yaşlarda dünyaya getirilmiş çocuklar çoğunlukla erken ölüp giderler; olgun yaşlara çok ender ulaşırlar ve bu insanların çocukları da, tıpkı onlar gibi, hastalıklı, dayanıksız, zayıftırlar; gittikçe ilerleyen yaşla birlikte yapılan çocuklar için söylenen şeyler, olgunlaşmamış insanların çocukları için de geçerlidir.
Gelgelelim doğanın yüreğinde, türün ve onun en sahici, en hakiki tipinin korunup hayatta tutulmasından daha büyük bir istek bulunmamaktadır: Bu amacın araçları da, kurucu yapı özellikleri çok iyi olan, becerildi, gayretli, faal, güçlü bireylerdir: Sadece böyle bireyler ister doğa. Evet, daha önceki bölümlerde de incelediğimiz ve ele aldığımız gibi, doğa, bireyleri aslında sırf araç olarak kullanır;
amacı ise sadece türdür, insan cinsidir. Böyle olunca da, çok genç ve çok yaşlı insanların çocuklarının söz konusu olduğu yerde, doğanın, kendi yasaları ve amaçlan bakımından, müşkül, can sıkıcı bir noktaya gelip dayanmış olduğunu ve gerçekten sıkıntıya düştüğünü görüyoruz. Doğa, özü ve karakteri gereği, Aristoteles’in ima ettiği şiddet uygulama (kürtaj) yoluna gidemeyeceği ve kendisine yabancı bir keyfiliğe bağlı yol gösterici araçlara kesinlikle baş vuramayacağı gibi, insanların deneyimden çıkardıkları derslere bakarak çok erken ve çok geç yaştaki çocuk yapmaların olumsuzluklarını fark edip mantıklı düşünme sonucunda haz ve zevklerine gem vuracaklarını da hesaba katıp buna güvenemez. Demek ki doğa, böylesine önemli bir meselede, bu her iki çareye de bel bağlayamaz.
Böyle olunca da iki kötüden daha az kötü olanını seçmekten başka çaresi kalmaz. Bunu hayata geçirebilmek için ise, en sevdiği aletini, önceki bölümlerde gösterdiğimiz gibi, üreme denen o çok önemli işi her yerde yönetip yönlendiren ve bunu yaparken ilginç, tuhaf yanılsamalar, vehimler yaratan içgüdüyü, burada da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak zorunda kalır; ama içgüdüyü burada devreye sokarken, onu yanlış yola sevk etmeden de edemez. Çünkü doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır, ahlaki olanı değil: Hatta kendisi ile ahlak arasında tayin edici bir uzlaşmaz çelişki bulunmaktadır. Bireyin korunup hayatta tutulması, ama özellikle türün, mümkün olan en kusursuz haliyle korunması, onun biricik amacı ve hedefidir. Gerçi fiziksel bakımdan da paderastie -(doğanın kötüyü önleme amacı doğrultusunda)- baştan çıkartılan genç delikanlılar, oğlanlar için dezavantajdır; ama bu durum, doğanın iki kötüden daha az kötü olanını seçmesini engelleyecek kadar büyük değildir; doğa da bu kötüyü seçerek çok daha büyük bir belayı, türün depravasionu’nu, yani yozlaşmasını daha baştan önlemeye ve buna bağlı, gittikçe artabilecek mutsuzlukları önlemeye yönelir.
Doğanın bu ihtiyatı, aldığı bu tedbir doğrultusunda, aşağı yukarı Aristoteles’in sözünü ettiği yaşlarda, kuralda bir oğlancılık eğilimi sessizce ve ağır ağır ortaya çıkmaya başlar; güçlü, kuvvetli, sağlıklı çocuklar üretme yeteneğinin azalması oranında da belirginle-şip tayin edici bir hal alır. İşte doğa, çözümü böyle düzenler. Ne var ki, ortaya çıkan bu eğilim ile onun gerçekleştirilmesi anlamındaki ayıba kadar daha epey bir yol bulunmaktadır. Gerçi eski Yunanistan ve Roma’da, hatta bütün Asya ülkelerinde olduğu gibi, bu eğilime kararlı bir engel gösterilmediğinde, örneklerin birbirini kopya etmeleri ve birbirlerinden cesaretlenmeleri sonucunda, iş kolayca ayıba, rezilliğe varabilir ve bunun sonucunda da büyük bir yaygınlık gösterebilir. Buna karşılık Avrupa’da bu eğilimin karşısında gerek din ve ahlak, gerek yasa, gerekse de evlilik gibi öylesine güçlü motifler dikilmekte, dolayısıyla insan bunun daha düşüncesi karşısında öylesine ürperip gerilemektedir ki, bu eğilimi gösteren, diyelim ki üç yüz kişiden en -87fazla birisi, bu eğilimine karşı koyamayacak kadar zayıf ve basiretsiz davranabilmektedir; bu eğilim ancak bir yanda kanın soğuduğu ve cinsel dürtünün etkisinin zaten iyiden iyiye azaldığı, öte yandan da bu dürtü yaşlı kişinin olgunlaşmış aklında, tecrübelerden demlenmiş basiret ve dirayetliliğinde ve birçok kez sınanmış ahlaki duruşunda güçlü bir rakip ile karşı karşıya geldiği için, yalnızca aileden kötü bir karakteri olan biri, bu eğilime teslim olacaktır. Bu arada doğa, kovaladığı amaca, bu eğilimin kadınlara karşı gittikçe artarak isteksizliğe ve nihayet kadınlardan iğrenmeye kadar varan bir kayıtsızlığı da beraberinde getirmesiyle ulaşır.
Bu durumda, erkeğin üreme gücü azaldıkça, bu gücün doğaya aykırı yönünün daha da belirginleşmesiyle doğanın asıl amacına ulaşması o kadar kesinleşir. Buna uygun olarak, paderastie’nin genellikle yaşlı insanların bir ayıbı ve utancı olduğunu görüyoruz. Eninde sonunda kamusal bir skandala yol açanlar sadece bu yaşlı insanlardır. Paderastie, normal erkeklik dönemine aykırı düşen, hatta akıl almaz bir eğilimdir. Hani arada sırada ortaya bir istisna çıksa da, bunun, üreme gücündeki tesadüfi ve çok erken ortaya çıkmış, kötü evlatlar dünyaya getirilmesine yol açabilecek, dolayısıyla da bunu önlemek için doğanın bu saptırma yoluna gittiği bir gerilemenin sonucu olabileceğini sanıyorum; İşte bu yüzden büyük kentlerde ne yazık ki pek de ender olmayan homoseksüeller hemen hep yaşlılara göz kırpıp taleplerini onlara yöneltirlerken, hiçbir zaman gücünün doruğunda olan kişilere ya da gençlere iltifat etmemektedirler. Hani, örneklerin ve alışkanlıkların ara sıra bu kuralın istisnalarını ortaya. koymuş olabilecekleri eski Yunan’da, yazarlarda, özellikle filozoflarda, adıyla söyleyecek olursak Platon ve Aristoteles’te, kuralda oğlanlara âşık olanların belirgin bir biçimde yaşlı kimseler olarak anlatıldığını görürüz. Bu bağlamda Plutrach’ın Liher Amatorius’un-daki, C. 5, bir yer ilginçtir… Puerıım amor, qui, quum tarde in vita et intempestive, quasi spurios et occultus, exstitisset, germanum et natu majorem amorem expcillit. (Oğlan sevgisi geç dönemde ortaya çıkar; hayatın baharının ardından; sahici olmayan, karanlık bir sevgi sahici, asıl olanı yerinden sürüp atar.)
Tanrılar arasında bile Mars’ın, Appolo, Backhus ve Merkür’ün değil de sadece yaşlı olanların, Zeus ile Herakles’in erkek sevgilileri olduğunu görüyoruz.
Ayrıca şark’ta çokeşlilik sonucu ortaya çıkan kadın kıtlığında, ara sıra bu kuralın zorunlu istisnaları ortaya çıkabilmektedir; aynı şey Kaliforniya vb. gibi, daha yeni olan kolonilerde de görülmektedir.
Bu bağlamda bir de şu var ki, olgunlaşmamış sperma, aynen yaşlılık döneminde, yaşlılıktan ötürü gerileyip zayıflamış sperma gibi sadece güçsüz, bozuk ve şanssız evlatlar meydana getirebileceği için, (güçsüz spermanın genç taşıyıcısı) delikanlılar arasında da bu türden bir erotik eğilime sıkça rastlanır; ne var ki, yukarıda saydığımız motiflerden -89başka, gençliğin masumiyeti, saflığı ve temizliği, vicdaniliği ve utangaçlığı bu eğilime karşı kayacakları için, bu eğilim ancak çok ender hallerde bir ayıba, rezilliğe kadar varabilir.
Burada anlatılanlardan çıkartılacak sonuca bakacak olursak, incelediğimiz ayıbın, doğanın amaç ve hedeflerine, hem de en önemli ve kendisi için en can alıcı hedeflerine tam da karşı yönden engel olmaya çalışır gibi görünse de; gerçekte, hani dolaylı yoldan da olsa, daha büyük belaları önlemek bakımından, tam bu amaç ve hedeflerin hizmetinde olduğu görülmektedir. Çünkü karşımızda tür için bir tehlike oluşturma tehdidi içeren bir yandaki yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuş üreme gücü ile öte yandaki henüz olgunlaşmamış üreme gücünün bir fenomeni bulunmaktadır. Ve bu iki üreme gücünün ahlaki nedenlerden ötürü faaliyetlerine bir süre ara vermeleri umulabilir; ama işte böyle bir olasılığı hesaba katmamız mümkün değildir; çünkü doğa işini sürdürürken asıl ahlaksal olanı işin içine katmaz. Bunun üzerine, kendi yasaları doğrultusunda köşeye sıkışan doğa, yukarıda söylediğimiz gibi, iki kötüden daha büyük olanından kaçabilmek için içgüdüyü ters yöne sevk ederek, kendine bir çıkış yolu açar; bir tür savaş hilesine, işini kolaylaştıracak bir kurnazlığa baş vurur. Çünkü gitgide, sonunda bütün bir türü yozlaştırabilecek talihsiz evlatların önüne geçmek gibi önemli bir hedefi göz önünde tutmaktadır ve bunu yaparken, gördüğümüz gibi, araç ve yolların seçiminde hiç de insafı yoktur. Burada ona yolunu, yordamını gösteren tin (zekâ, akıl), daha önce başka bir bölümde belirttiğimiz gibi, örümcekleri, kendi yavrularını sokarak öldürmeye sevk eden tin ile aynıdır: Çünkü doğa her iki durumda da daha kötüsünden kurtulmak için kötü olana sarılmaktadır. Olabilecek en yıkıcı sonuçlarını önlemek için cinsel dürtüyü yanıltıp yanlış yola yönlendirmektedir.
Bu bölümde niyetim en başta yukarıda anlattığımız, dikkat çekici sorunu çözmekti: Ardından da, önceki dört bölümde ayrıntılarıyla geliştirdiğim, cinsler arasındaki bütün sevgilerde, cinsel dürtünün dizginleri elinde tuttuğu ve doğa için türün selameti ve çıkarları her şeyden önce geldiğinden yanılsamalar ürettiği ve bu ilkenin burada cinsel dürtünün sözünü ettiğimiz itici sapmaları ve yozlaşmaları durumunda da geçerliliğini koruduğu biçimindeki öğretimi doğrulamaktı. Bu sapmalar ve yozlaşmalar durumunda da, bunların nihai nedeni olarak, türün amaçlan kendilerini ele vermekteydiler, gerçi bu bağlamda doğa sadece koruyucu, önleyici bir yol izlediğinden bunlar negatif türden amaç ve hedeflerdi.
İşte bu nedenle bu inceleme, benim bütün o cinsler arası sevginin metafiziğine, dönerek ışık tutmaktadır. Ama asıl, burada anlattıklarımızla, bugüne kadar gizli kalmış olan ve ne kadar ender olursa da olsun, doğanın iç varlığına, özüne, ruhuna ve işleyişine yepyeni bir ışık tutan bir hakikat su yüzüne çıkmaktadır. Bu bakımdan bu ayıba karşı ahlaki bir uyarı -91getirmek değil, meselenin özünün anlaşılır kılınması hedeflendi. Ayrıca paderastie’nin ahlakdışı, töre ve geleneklere aykırı oluşunun hakiki, en son, metafîziksel nedeni, yaşama iradesinin bu ilişki içinde kendini kabul ettirip olumlatırken, manevi kurtuluş yolunu, yani hayatın yemlenmesini açık bırakan bu olumlanışın sonucunun (ortaya koyacağı şeyin) bu ilişkide tamamen bir yana bırakılmasıdır.
Ve nihayet, bu paradoksal düşünceyi ortaya koyarak, benim büyük özenle görmezlikten geldikleri ve üstünü örttükleri felsefemden, bu felsefenin gittikçe daha çok taranması üzerine iyice çileden çıkmış felsefe profesörlerine, oğlancılığı korumaya alıp öğütlediğim çamurunu bana atma fırsatını tanıyacak bir yol açarak küçük bir iyilik yapmak istedim.

Aşkın Metafiziği
Arthur Schopenhauer

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Salman Rüşdi’nin kaleminden Gabriel Garcia Marquez: “Gerçeğin Hizmetindeki Büyü”

Başarısını geçebilen olmayınca… * ‘Yüz Yıllık Yalnızlık‘ bugün 47 yaşında ve hem muazzam, hem de kalıcı bir popularitesi olmasına rağmen,...

Kapat