“Kürt düşmanlığı, Erdoğan’ın altını oyuyor” Haklılığın inadı / Erdoğan’ın inadı – Ragıp Duran

Birisi Erdoğan’a hatırlatmalı: Kürt siyasî hareketinin muhalefeti öyle CHP muhalefetine filan benzemez. Bu hareket, kısa vadeli düşünürsek, 1984’ten bu yana, kimi kez tökezlese, gerilese de, bugüne kadar hem siyasî hem de diğer alanlarda mücadelesini yürüttü, yürütüyor. Kürt siyasî hareketinin sosyolojik, ideolojik, hatta duygusal altyapısı öyle AKP seçmenininkilere filan benzemez. Statü, kimlik ve dil talepleri uğruna bugüne kadar onbinlerce insan canını verdi. Üstelik bugün artık, özellikle Irak Kürdistan Özerk İdaresi ve Suriye’deki Kürt ayaklanma ve yapılanmasından sonra Türkiye Kürtlerinin eskiye oranla ayağı yere daha sağlam basan politikalar geliştirdiğini ve uyguladığını herkes görüyor.

12 Eylül günü “süresiz ve dönüşümsüz” açlık grevine başlayan ilk grup iki ayı doldurdu ve kritik aşamaya çok yaklaştı. Artık ölüm orucu niteliğine bürünen hareketin ilk başladığı beş cezaevinden maalesef ölüm haberlerinin gelme tehlikesi yüksek.

Bu aşamada öncelikli olarak birkaç konu ön plana çıkıyor:

— Hükümet, devlet denetiminde olan, yani insanların can güvenliğini sağlamakla sorumlu olduğu resmî bir mekândan tabut çıkmasının kendisini içte ve dışta ne kadar güç duruma düşüreceğini bildiği için, şimdiden grevcilere müdahale ederek zorla besleme seçeneğini gizlice de olsa gündeme getiriyor. Hukuka, yasaya, uluslararası teamüllere aykırı da olsa Erdoğan, bu çarenin geçerli olacağını, her halükârda ölümden daha iyi olduğunu tahmin ediyor. Oysa ki Kürt açlık grevcilerinin haklılığın inadına dayanan direnişinin vahametinin ve kararlılığının farkında olmayan başbakan, bu yöntemin hem cezaevlerinde hem dışarıda hem de uluslararası alanda yaratacağı tepkileri öngöremiyor. Zorla besleme, şiddet içerdiği, mahkûm ve tutuklarının bağımsız iradelerini hiçe saydığı için başvurulmaması gereken bir yöntem. Ayrıca da geçersiz ve etkisiz. Çünkü bir hak için ölüme yatan mücadeleci insanlar, zorla beslenirlerse başka yöntemlerle direnişlerini canları pahasına sürdürebilirler. Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasının ardından ne tür eylemler gerçekleştiğini herhalde herkes hatırlıyor.

— Ankara’da BDP ve DTK’nın üst düzey yöneticileri önemli açıklamalar yaptı. “Hükümetin hukukçu iki bakanı ile görüştük. Anadilde eğitim ve Öcalan’ın tecridine son verilmesi ve avukatlarıyla görüşmesi taleplerinin yasal ve meşru olduğunu kabul ediyorlar. Anadilde eğitim için altyapının hazır olmadığını, ama bu talebin uzun olmasa da orta vadede kabul edilebileceğini söylediler. Herhangi bir mahkûmun ya da davası devam eden bir tutuklunun avukatıyla görüşmesinin de engellenemeyeceğini kabul ettiler. Ama uygulamaya gelince, bu iki konunun da hayata geçirilmesi meselesi bizi aşar diyorlar. Her şey Erdoğan’ın iki dudağının arasında.”

— Öcalan faktörü yeniden devrede. Herkes krizi çözebilecek tek aktörün Öcalan olduğu konusunda hemfikir. “Öcalan ‘açlık grevini sona erdirin’ diye çağrı yapsa, grev biter mi?” sorusuna verdikleri yanıt mealen şöyle: “Sayın Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanması bizi de, açlık grevcilerini de rahatlatır. Taleplerden biri zaten bu…”

— Ne var ki, Kürt siyasetçiler Erdoğan’ın tutumundan çok şikâyetçi. “Biz bu açlık grevlerini yeniden diyalog ve müzakere kapısının açılmasını sağlayacak bir girişim olarak görüyoruz. Erdoğan ise çok gayrıciddi bir şekilde sabah akşam BDP’yi suçluyor. Kebap muhabbeti yapıyor.”

— Ölüm tehlikesi çok somut. “Bakın şimdi bizim insanlarımız, oğlu silah alıp dağa çıkmış, onun ölümünü başka türlü karşılıyor, başka türlü algılıyor. Tabii ki kimse oğlunu kızını dağda da olsa kaybetmek istemez. Ama elde silah dağa çıkan oğlunun kızının bir gün cenazesinin gelebileceğini de biliyor insanlar. Ama cezaevinde devletin denetimi altında bir mekânda oğlu kızı ölen insan bu ölümleri bambaşka bir şekilde anlar. Doğrudan ve sadece devleti, hükümeti sorumlu tutar.”

— Erdoğan ilk sinyali “Şantaj yapmayın. Siz açlık grevi yapıyorsunuz diye bu hükümet Öcalan’ı serbest bırakmaz” derken verdi. Açlık grevcilerinin bu aşamada “Öcalan’a hürriyet” diye bir talebi yok. Tecridin son bulmasını ve avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanmasını istiyorlar. Erdoğan kararlılık gösterisine girişmiş durumda. Aslında iktidarın ve haksızlığın inadını teşhir ediyor. Her geçen gün açlık grevcileri ve BDP aleyhine olur olmaz suçlamalarda bulunuyor. Bu inat ve ısrar grevcileri tahrik ettiği gibi, ölümlere de davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Adalet Bakanı, “Çözüme gidecek yolda iseler her kesimle görüşmeye hazırız” diyerek BDP’ye davetiye çıkarıyor, Erdoğan’ın aksine.

— Ölümler başlarsa ne olur? “Herkes kaybeder. Önce insan canı gider. Sonra Erdoğan gider. Biz de sorumluluğumuzu alırız tabii. Türkiye kaybeder, kimse kazanmaz.”

— Birisi Erdoğan’a hatırlatmalı: Kürt siyasî hareketinin muhalefeti öyle CHP muhalefetine filan benzemez. Bu hareket, kısa vadeli düşünürsek, 1984’ten bu yana, kimi kez tökezlese, gerilese de, bugüne kadar hem siyasî hem de diğer alanlarda mücadelesini yürüttü, yürütüyor. Kürt siyasî hareketinin sosyolojik, ideolojik, hatta duygusal altyapısı öyle AKP seçmenininkilere filan benzemez. Statü, kimlik ve dil talepleri uğruna bugüne kadar onbinlerce insan canını verdi. Üstelik bugün artık, özellikle Irak Kürdistan Özerk İdaresi ve Suriye’deki Kürt ayaklanma ve yapılanmasından sonra Türkiye Kürtlerinin eskiye oranla ayağı yere daha sağlam basan politikalar geliştirdiğini ve uyguladığını herkes görüyor. PKK liderlerinden Karayılan’ın bir hafta önce “biz cezaevlerinde hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz” şeklindeki açıklamasını da hesaba kattığımızda, bu siyasî ve barışçı hareketin uzun vadeye yayılabileceğini öngörebiliriz.

— Açlık grevi, KCK tutuklamalarına, BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılma girişimine, Kürt avukat ve gazetecilerin içeri atılmasına karşı bir eylem aynı zamanda. Tüm siyasî yolları kapatılmış, tüm demokratik hakları elinden alınmış bir toplumun taleplerini yüksek sesle dile getirmek için şiddet kullanmadan gerçekleştirebileceği belki de yegâne eylem tarzı açlık grevi.

— Erdoğan milliyetçi reflekslere daha fazla bel bağlarken kendi partisinden ve özellikle de Kürt seçmeninden uzaklaştığının da farkında değil. Kibirdir yorulup yollarda kalan. Kürt düşmanlığı, demokrasi zaafı, Erdoğan’ın altını oyuyor. İdamı yeniden gündeme getirerek kazanmayı düşlediğinin kaç mislini kaybettiğini ona kimse söyleyemeyecek. Siyasî ve ideolojik mülâhazalardan uzaklaşıp açlık grevine sadece insanî, yani insan canı penceresinden bakma yeteneğini yitirmiş bir şahsiyetle karşı karşıyayız.

— Erdoğan, Roboski katliamından bu yana sürekli olarak irtifa kaybediyor. Dışarıda Suriye, içeride Kürt meselesi konusunda hep olumsuz davranışlar içinde. Tüm bu davranış ve yaklaşımları bir tek Devlet Bahçeli’nin onaylaması, “Güçlü Millet” formülüne yakışıyor mu?

— Başta CHP olmak üzere Türk kamoyunun, özellikle AKP karşıtı kesimlerin Kürt cenahına hâlâ uzak durması Erdoğan’ın önemli bir kozu olsa gerek.

— Sonuç olarak, kutuplaşmanın zirveye yaklaştığı bir dönem ve ortamda, diyalog ve müzakere yollarının tamamen kapatılıp, Fikret İlkiz’in deyimiyle “Kürt meselesini KCK tutuklamalarıyla çözemeyen” Erdoğan, son derece yasal ve meşru bir hak talebini tanımamakta daha fazla direnirse, veremeyeceği bir hesapla karşılaşabilir.

Ragıp Duran
15.11.2012 Birdirbir

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nazım Hikmet’in Açlık Grevi “Millete Verdiğim Açık İstidaya Canımı Pul Yerine Kullanıyorum”

Nâzım Hikmet, 28 Aralık 1938′de Askeri Yargıtay’ın onaylamasıyla hiçbir suçu olmadan toplam 28 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı....

Kapat