Erdoğan’ın niyeti, yeteneği, amacı: Barış süreci mi, Bizans oyunu mu? – Ragıp Duran

ragip duranİki ay geçti İmralı Süreci başlayalı. Evet, ufak tefek de olsa bazı önemli ve olumlu adımlar atıldı. Moralman da iki taraf henüz formda kalmaya çalışıyor. Ama bu devasa, bölgesel sorunun Öcalan-Fidan görüşmeleriyle çözüme yaklaşabileceğine hakikaten inanıyor musunuz? ’ye saldırarak, Kandil’i bombalamaya devam ederek, savaşçı dille, Anayasa ve Başkanlık rejimi muhabbetleriyle anlatmak istediklerini daha ne kadar duymazdan gelmemiz gerekecek?
Barış Süreci, Silah Bıraktırma, Müzakere, Diyalog, Görüşme, Terörle Mücadele gibi birbirinden çok farklı, hatta bazen zıt amaçları ve isimleri olan bu “yeni dönem”de, son iki ay içinde, evet, bazı önemli ve olumlu gelişmeler oldu. Mesela,

— PKK lideri Abdullah Öcalan, Kürt tarafının tek temsilcisi / sözcüsü / muhatabı olarak resmen kabul edildi.

—MİT Müsteşarı hem öncesinde hem de son iki ay içinde, İmralı’da Öcalan ile birkaç kez görüştü.

—Kürt kanadının sivil / siyasî temsilcisi iki milletvekili ilk kez İmralı’da Öcalan ile görüştü.

—Başbakan Erdoğan, giderek kararlı ifadelerle süreci başarıyla sonuçlandıracağını birkaç kez ifade etti.

—MHP hariç bütün siyasî kesimler İmralı Süreci konusunda olumlu ve umutlu bir yaklaşım içindeler. Özellikle iktidar yanlısı medya neredeyse Kürt meselesinin çözüldüğünü savunuyor.

—Mahkemelerde anadilde savunma hakkını tanıyan yasa Meclis’ten geçti.

—Öcalan’ın İmralı’daki hücresine sınırlı sayıda kanalı çeken plazma TV vericisi kondu.

Aralık ayından bu yana konuyla ilgili çok sayıda olumsuz gelişme de yaşandı / yaşanıyor:

—İmralı Süreci’nin neredeyse tek somut olgusu olan Hakan Fidan – Öcalan görüşmelerinin içeriği, hangi aşamada olduğu konusunda hiçbir bilgi yok. Gizlilik, her iki tarafı, özellikle de kamuoyunu gelişmelerden hiçbir şekilde haberdar etmemek anlamında uygulanıyor.

—BDP ve Kandil ilk başlarda “sürece” dahil olmaları gerektiğini beyan etmişlerdi; şubatın ilk haftasından sonra, bu konuda ısrar etmeyeceklerini ve Öcalan’ın kendilerini temsil ettiğini açıkladılar.

—Ocak başında, PKK’nin üst düzey bir kadın yöneticisi ile iki arkadaşı Paris’te vurularak öldürüldü. Aradan bir ay geçmesine rağmen, Fransız makamlarının tutukladığı bir şüpheli dışında, bu cinayetler hakkında, özellikle de failleri ve organizatörleri hakkında, Paris ve Ankara’dan kayda değer bir bilgi çıkmadı.

—TSK rutin olarak Kandil bombardımanlarını sürdürdü / sürdürüyor. Ülke içinde de askerî operasyonlar devam ediyor.

—Ankara, Suriye’de PYD’nin gücünü kırmak ve etki alanını daraltmak için maddî, manevî ve askerî açıdan Esad karşıtı güçleri destekleyerek Suriye Kürtleri üzerine salmaya devam ediyor.

—KCK davalarında ve duruşmalarında herhangi olumlu bir gelişme yaşanmadı.

—Türk egemen medyasında ve siyaset dünyasında, barış dilinin önemine vurgu yapan birkaç kişi olmasına rağmen, Kürt meselesi konusunda savaşçı dil halen geçerli.

—İmralı’ya gidip Öcalan’la görüşmek isteyen avukatlara da, BDP’lilere de ikinci “izin” (?), şubatın ikinci haftasının ortasına kadar çıkmadı. Erdoğan İmralı’ya BDP’den kimin gideceğini de iktidarın saptayacağını buyurdu.

—Türk yaygın medyasında, Cengiz Çandar (buz üzerinde halay) gibi kaygı ifade eden çok az sayıdaki uzman birkaç kalemin dışında çoğunluk, iktidar kaynaklarından aldıkları asılsız / temelsiz yönlendirmelerle ve herhangi somut bir olgu / gelişme / ilerleme bilgisi vermeksizin, “sürecin son derece başarılı gittiğini” yazıyor.

—Son olumsuz gelişme, AKP ile BDP’nin, TBMM’deki tüm partilerin katıldığı Anayasa Komisyonu’nun çalışmalarının rağbet görmeyeceği yakın geleceği de planlayarak, anayasa konusunda işbirliği ve uzlaşmaya gitme eğiliminin giderek daha fazla telaffuz edilmesi.

Daha önce de değinmiştim: (Bkz. “Erdoğan Kürt meselesini çözebilir mi?”) başlıklı yazı.

Sürecin adı ve iki tarafın beklentileri konusunda henüz ve hâlâ bir uyum yok. “Kürt meselesi”ni çözmekle “PKK’yi silahsızlandırmak” ya da “barışı sağlamak”la “teröre karşı mücadele etmek” birbirinden çok farklı, hatta zıt amaçlar. Buna rağmen, BDP ve genel olarak Kürtler, 1984’ten bu yana süren savaşın son bulması için, huzur ve istikrara kavuşmak için, dağdaki oğul ve kızlarına sağ salim kavuşabilmek için, olağanüstü olgun davranarak, Erdoğan’ın bu son girişimini bile olumlu karşılayıp umutlarını sıcak tutmak için, kan da kussalar kızılcık şerbeti içmiş gibi yaptılar. Sakine’nin öldürülmesini tabii ki içlerine sindiremediler, ama Diyarbakır ve Dersim’de büyük bir siyasî parti gibi davranmasını da bildiler. BDPliler, şubat başından beri, Kandil’in bombalanmaması gerektiğini, Erdoğan’ın kendilerini oyaladığını, İmralı’ya gidiş gibi nispeten sıradan bir gelişmede bile sorun çıkardığını hep çok efendice söylediler. Burada BDP’ye yönelik esas eleştiri, eskiden olduğu gibi, adres olarak Öcalan’ı göstermenin dışında herhangi bir siyasî inisiyatif almaması.

Erdoğan ise, hiçbir eleştiriyi kabul etmediği gibi, kendisine ya da uyguladığı politikalara katılmayanları, bu politikaların açmazlarını sergileyenleri hemen “savaş yanlısı” ilan ediverdi. Bkz. “Kürt Kiralık Kalemi”!

Kürt meselesi, herkes biliyor ki, Fidan ile Öcalan’ı fersah fersah aşan çok boyutlu bir mesele.

On yılı aşkın bir süredir, dış dünya ve Türkiye gerçeğinden büyük ölçüde kopuk olan İmralı’daki PKK lideri kendi örgütüyle, onun sivil / siyasî yakınlarıyla temasa geçemeyen ve müzakere edemeyen, üstelik de dünyayı, Ortadoğu’yu, Suriye ve Türkiye’yi kendi istediği gibi, yani özgürce izleyemeyen / okuyamayan, dolayısıyla da bu konularda bilgi sahibi olamayan bir konumda.

BDP heyetlerinin ziyareti Öcalan’ı ne kadar bilgilendirebilir? Telekonferansla çözülebilecek kadar basit bir sorun mu Kürt meselesi? PKK Türkiye topraklarındaki silahlı güçlerini geri çektiğinde sorun çözülmüş mü olacak?

9 Ocak 2013 tarihinde yayınlanan yazıdaki bütün boyutların halen geçerli olduğunu müşahade ediyorum ve kaygılarım artıyor. Erdoğan Kürt kozunu oynayarak başkanlık ve anayasa konusunda BDP’nin desteğini alsa bile, anayasa sadece iki partinin desteğiyle mi yazılıp onaylanacak? Böyle bir olasılık toplumun önemli bir kesimindeki AKP karşıtı hissiyat ve tutumu AKP-BDP karşıtlığına çevirmez mi?

Yakın dönem Türk siyaset tarihi, “Kürt meselesini çözeceğim” diyen liderlerin (Demirel, İnönü, Çiller, Yılmaz) sahneden çekilme tarihidir aynı zamanda. Bir tek Özal meseleye hem bölgesel perspektiften yaklaşmış, hem de sorunu Kürt siyasetçilerle birlikte çözebilmek için adımlar atmıştı. Ömrü yetmedi…

Kürt meselesini çözebilmek için, özellikle bir tarafın, yani burada devletin temsilcisi / sözcüsü / başbakanı iseniz, bir kere otoriter değil, demokrat olmanız gerekir. Etnik kaygılarınız olmasa da, dinî dogmalarınız varsa başarılı olamazsınız. Kendi başına, münhasıran fazlasıyla girift bir sorun olan Kürt meselesi, sizin cumhurbaşkanlığınız ya da “başkanlık rejiminin anayasası” gibi diğer sorunlarınızın / meşgalenizin aracı olarak algılanamaz, kullanılamaz.

Karamsarlık gerçekçiliğin bir başka versiyonudur bence. Aralıktan bu yana izlediğimiz gelişmeler, Başbakan Erdoğan’ın bu sorunu çözebilecek yeteneğe, beceriye, kapasiteye, daha da vahimi, niyete sahip olmadığını gösteriyor. Üstelik, artık belli ki hükümetin bu konuda herhangi bir planı, programı, stratejisi mevcut değil. Onlar sadece “Öcalan aracılığıyla PKK’yı Türkiye’den çıkartalım, silahlarını alıp gitsinler” söylemine / hedefine takılıp kalmış durumdalar. Barzani, Bağdat, Tahran, Şam, Washington, Moskova, Brüksel boyutları hakkında şimdiye kadar iki satır yazana rastlamadım.

Erdoğan bambaşka bir dalga üzerinden, kapalı kapılar ardında, muhatap olarak bile görmek istemediği kesimi oyalamaya, aldatmaya ve sonunda da kendi safına çekmeye çalışıyor sanki. Geçen sefer de, seçimlere güvenli, yani çatışmasız bir ortamda girebilmek için benzeri bir manevra yapmış ve başarılı olmuştu.

Erdoğan meselenin diğer aktörlerini gerçek muhatap olarak kabul eder, barışçı bir dil kullanmaya başlar ve bu karmaşık sorunu adım adım çözmek için yetkisi dahilinde, yürütmenin bir dizi tasarrufu ile Kürtlere ve tüm topluma umut mesajı verebilecek somut adımlar atabilirse, ki şimdiye kadar atmalıydı, belki başarılı olabilir. Orgeneral Saygun’a hastane ziyareti sembolikti. En hafifinden, bir KCK tutuklusuna da böyle bir jest fena mı olur mesela? Ya da Ömer Güney’in Türkiye bağlantılarını teşhir etmek çok mu zor?

Ankara’daki ABD Büyükelçiliği ile Cilvegözü sınır kapısına yönelik bombalı saldırıları bile “barış sürecini engellemeye yönelik sabotajlar” olarak algılayıp değerlendirirseniz, bu süreç hakkında pek inandırıcı olamazsınız. Daha da vahimi, Erdoğan bu önemli süreci sıradan bir “Bizans oyunu” gibi yönetmekte ısrar ederse, toplumun barış beklentilerini boşa çıkaracağı için, PKK-BDP’yi de bölebilir, yeni bir şiddet sarmalının başlamasına neden olabilir. Dahası, gelecekteki olası ateşkes, uzlaşma, müzakere, barış girişimlerini de şimdiden kuşkulu hale getirebilir. Bu olumsuz tutum Öcalan’ın prestij ve karizmasını da sarsabilir. (Yoksa Erdoğan’ın istediği bu mu?)

İspanya’da Bask, Birleşik Krallık’ta İrlanda meselesinin çözüm aşamalarına bir göz atın, bu iki örnekteki devlet yetkililerinin profillerini ve davranışlarını inceleyin, bizimkinden çok farklı şeyler göreceksiniz.

Latin Amerika’daki gerilla örgütlerinin silah bırakıp siyaset dünyasına nasıl katıldıklarını inceleyin. Oralarda umut verici, bilgi verici, heyecanlandırıcı, çok kaliteli siyasî kişilikler ve tutumlar göreceksiniz. Bizimkilerden çok farklı…

Barış, alaturka yöntemlerle sağlanabilir mi?

Ragıp Duran
Birdirbir

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
İnsanlığın İlk Yazın Örneklerinden Biri Gılgamış Destanı – Ord. Prof. Landsberger
“O gün biz de anlayacağız hem yaşam olduğunu senin, hem hiçbir şey” İlk Aşk – Cesare Pavese
Kapat