Lev Tolstoy: Bütün felsefe kuramları arasında hiçbiri beni kuşkuculuk kadar ilgilendirmemişti

Lev TolstoyBir gün, mutluluğun dış nedenlere değil de bizim onu görüşümüze bağlı olduğunu düşündüm. Acı çekmeye alışan bir insan, talihsiz olamaz… Bu görüşle ya kendimi sıkıntıya alıştırmak için, duyduğum korkunç ağrıya karşın, kollarımı yana açarak Tatişçef’in sözlüklerini beşer dakika ellerimde tutardım, ya karanlık bir odaya girer, kalın bir urganla başımı, arkamı o kadar kırbaçlardım ki, elimde olmadan gözlerimden yaşlar akardı. Başka bir gün birdenbire her an ölebileceğimi anımsadım, mutlu olmak için geleceği düşünmeyip yaşanan dakikadan yararlanmanın gerekliliğini -ki insanların şimdiye kadar niçin bunu anlamadıklarını biliyorum- anladım. Bu düşüncenin etkisi altında üç gün derslerimi bıraktım; yatağımda uzanarak hoşuma giden bir romanı okuyarak, son paramla aldığım ballı kurabiyeleri yiyerek keyifli keyifli vakit geçirdim.

Lev Tolstoy çocukluğunu anlatıyor

Yeniyetmeliğimde hoşuma giden sürekli düşüncelerimin nelerle ilgili olduğunu söylersem, kimse inanmaz, çünkü bu düşünceler, ne durumuma, ne de yaşıma uygundu. Bununla birlikte insanın durumuyla ahlakı ve özyapısı arasında görülen bu aykırılık bence bir gerçektir.
Yalnızlığa çekilerek düşüncelerimle, duygularımla baş başa kaldığım bir yıl içinde, insanın dünyadaki görevlerini, soyut şeyleri, ruhun sonsuz oluşunu, öbür dünyayı düşlerdim. İnsan düşüncelerinin en yüksek aşamalarını oluşturan, ama kimsenin çözemediği sorunları, ben çocuk aklımla, deneyimsizliğin verdiği güçle çözmeye çalışıyordum.
Bence akıl, herkeste ayrı olan gelişmesinde bütün insanlığın şimdiye kadar tuttuğu aynı gelişme yolundan gider. Türlü türlü felsefe kuramlarının özü olan düşünceler de, aklın bölünmez birer parçasıdır; insan, felsefe kuramlarını bilmediği sıralarda bile bunu az çok anlıyordu.
Bu düşünceler, ancak; öyle şaşırtıcı bir biçimde kafamda beliriyordu ki, bu yararlı, bu önemli gerçekleri ilk olarak benim bulduğumu sanıyor, daha ileri giderek yaşama uydurmaya çalışıyordum.
Bir gün, mutluluğun dış nedenlere değil de bizim onu görüşümüze bağlı olduğunu düşündüm. Acı çekmeye alışan bir insan, talihsiz olamaz… Bu görüşle ya kendimi sıkıntıya alıştırmak için, duyduğum korkunç ağrıya karşın, kollarımı yana açarak Tatişçef’in sözlüklerini beşer dakika ellerimde tutardım, ya karanlık bir odaya girer, kalın bir urganla başımı, arkamı o kadar kırbaçlardım ki, elimde olmadan gözlerimden yaşlar akardı.
Başka bir gün birdenbire her an ölebileceğimi anımsadım, mutlu olmak için geleceği düşünmeyip yaşanan dakikadan yararlanmanın gerekliliğini -ki insanların şimdiye kadar niçin bunu anlamadıklarını biliyorum- anladım. Bu düşüncenin etkisi altında üç gün derslerimi bıraktım; yatağımda uzanarak hoşuma giden bir romanı okuyarak, son paramla aldığım ballı kurabiyeleri yiyerek keyifli keyifli vakit geçirdim.
Bir gün de kara tahtanın önünde durup geometri biçimleri çizerken kafamda şimşek gibi bir düşünce parladı. Bakışım (simetri) niçin göze hoş görünüyor? Aslında bakışım nedir? Kendi kendime, bu da doğal bir duygudur, yanıtını verdim; bakışımın aslı nedir? Yaşamın her şeyinde bakışım var mıdır? İşte yaşam diyerek tahtaya bir daire çizdim. Ölümünden sonra ruh sonsuzluğa kavuşuyor; işte bu da sonsuzluk diyerek daire çevresinin bir noktasından tahtanın kıyısına kadar düz bir çizgi çektim. Peki, niçin dairenin öbür yanında da böyle bir çizgi yok? Hiç, bir yanlı sonsuzluk olur mu? Herhalde biz bundan önce de yaşamışız ama, o yaşamımızın anılarını unutmuş olacağız.
Şimdi zorlukla anımsayabildiğim, ama o vakit bana çok yeni, çok aydınlık görünen bu düşünceler hoşuma gitmişti; bir yaprak kâğıt üzerinde bunları saptamaya çalışmıştım. O sırada kafamın içini binlerce düşünce doldurduğundan, oturduğum yerden kalkarak odada gezinmek zorunda kaldım. Pencereye yaklaştığım zaman arabacımızın su arabasına koştuğu hayvan dikkatimi çekti; bütün düşüncelerim, bu at öldükten sonra ruhunun hangi hayvana, yahut insana geçeceği sorununu çözmek üzerinde toplandı. O sırada odadan geçen Volodya, bir şeyler düşündüğümün farkına varmış, gülümsemişti. Bu gülümsemesi bütün düşündüklerimin ne kadar saçma olduğunu anlamama yetti.
Bilmediğim bir nedenle aklımda kalan bu olayı anlatmaktan amacım; okuyucularıma o sıralardaki düşüncelerimi iyice göstermek içindir.
Bütün felsefe kuramları arasında hiçbiri, bir zamanlar beni adeta çılgına döndüren kuşkuculuk kadar ilgilendirmemişti. Dünyada benden başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin var olmadığını düşlüyor, cisimlerin eşya değil, onlara dikkat ettiğim zaman görünen birer biçim olduğunu, ben bakmadığım zaman da hemen ortadan yittiklerini düşünüyordum. Bir sözcükle kanılarım, eşyaların değil, onlarla olan ilişkimizin var olduğunu ileri süren Schelling ile birleştirilmişti. Bu sürekli düşüncenin etkisi altında bazen o derece saçmalıyordum ki; kendimin var olmadığı yerde bir boşluk bulacağım düşüncesiyle birden gözlerimi başka yana çeviriyordum.
Akıl, ruh etkinliğinin beceriksiz, zavallı bir yöneticisidir.
Benim zavallı aklım da içine girilemeyen sorunları çözemediği gibi, olduğundan daha büyük bir çaba gösteriyor, böylece bana, birbiri ardınca kanılarımı yitirtiyordu. Zaten bu kanılarla hiç uğraşmasam belki daha iyi olurdu.
Bütün bu yorucu çalışmalar, bana, istemimin zayıflamasına neden olan bir zekâ esnekliğinden, düşünce duruluğumla duygularımın tazeliğini yok eden felsefe incelemeleri yapma alışkanlığından başka bir şey kazandırmadı.
Soyut düşünceler, insanın, belli dakikalardaki ruh durumlarını bilinçli bir biçimde tutabilme yeteneğinden doğuyor. Soyut şeyleri düşünmeye karşı olan eğilimim, algı yeteneğimi doğal olmayan bir biçimde o kadar geliştirdi ki, bazen en basit bir şeyi düşünürken içinden çıkılmaz bir düşünce çözümlemesi çemberine giriyor, artık beni ilgilendiren sorunu değil, düşündüklerimi düşünmeye başlıyorum. Ne düşündüğümü kendime soruyor, düşündüklerimi düşünüyorum, yanıtını veriyorum. Peki şimdi ne düşünüyorum? ki, düşündüğümü düşünüyorum, kafam karmakarışık, bu hal böylece sürüp gidiyor.
Bununla birlikte bulduğum felsefe görüşleri, gururumu pek çok okşuyordu. Kendimi, insanlığın esenliğine yarayacak gerçekler bulan büyük bir adam sanıyor, büyük bir güvenle soydaşlarıma bakıyordum. Ama gariptir, bu insanlarla karşılaştığım vakit ayrı ayrı her birinin önünde sıkılıyordum. Başkalarının karşısında artılarımı ortaya koymak şöyle dursun, en basit bir söz söylerken veya bir davranışta bulunurken bile sıkılmamaya alışamadım.

Lev Tolstoy
Yeniyetmelik 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Marx’ın Ahlaki Realizmi: Marx’ın Mutçuluğunun Aristotelesçi Kökeni – Alan Gilbert

Marx’ın politik etkinliğinin, ahlaki öfke ve bilimsel analizin diyalektiği oluşturmuştur. Ancak, teorik çalışmalarına bakıldığında Marx’ın, bilimi vurguladığı ve ahlak teorisi...

Kapat