Ahmet Ümit: Hiç kimse kötü doğmaz. Her kötülüğün bir doğuş hikayesi vardır

Ahmet ÜmitAşk Rüzgârın Söylediği Bir Şarkıdır Rüzgâr, sonbaharda hep aynı şarkıyı söyler. Pencerenin camlarında gezinen titreyiş, kasımpatıların gövdelerini okşayan fısıltı, karanlıkta gümüşî yaralar açan çığlık, yağmuru hızlandıran deli ıslık, yüzümüzde patlayan haykırış, denizi ürperten mırıltı, kaç renk, kaç çeşit, kaç ton sesi varsa, rüzgâr sonbaharda hep aynı şarkıyı söyler. Buna şarkı demek de doğru değildir; çoğu zaman bir ağıttır. Güzelin kısacık ömrüne, gidenin çekiciliğine, sevgilinin hayaline yakılmış bir ağıt. Her yıl tekrarlanmasına rağmen yıpranmamış, dipdiri kalmış, hüznünü zerrece yitirmemiş bir ağıt…


Aslında hikâyenin başlangıcı sonbahar değil, bahardır. Bulutlar yükselip, güneş cömertleşince, tomurcuklar belirginleşip, yapraklar seçilince rüzgâr âşık olur. Birden değil, sanki çok eski, çok derin, hep var olan bir şeyi anımsar gibi ağır ağır âşık olur, usulca, sindire sindire. Tanıdık, bildik, hep gözünün önünde olanın kadim güzelliğini yeniden keşfeder gibi. Hayır, rüzgâr hemen şarkıya başlamaz, sadece âşık olur. Belki size şaşırtıcı gelecek, rüzgâr çiçeklere değil, yapraklara âşık olur. Evet, ağaçları güzel kılan, kuru dallan yeşile çevirip, güneşte gümüşbalıkları gibi kımıl kımıl kıpırdanan yapraklara… Çiçekler mi? Nedendir bilinmez, rüzgâr, çiçekleri yaşamı boğacak kadar süslü ve züppe bulur. Biz insanların hayranlıkla baktığımız, kokladığınız, sevdiklerimize en değerli armağanlar olarak götürdüğümüz çiçekler onu çekmez, cezbetmez. Onlara dokunmayı, onlarla sevişmeyi doyurucu bulmaz. Rüzgâr olmanın verdiği bilgelikle kavramıştır bunu. Belki de yaprakların engin gönüllülüğü çeker onu… Neyse işte, rüzgâr yapraklan sever.

Dünya kurulalı beri bu sevdadan vazgeçmediğine göre de çektikleri ona yetmemiş, bu aşk onu doyurmamıştır. Bu her zaman dile getirilmese de böyle bilinir, böyle kabul edilir. Gelmiş geçmiş bahar yağmurları, yaz sıcakları bu sevdanın tanığıdır. Rüzgârın sevgisini göstermesi için yapraklara ihtiyacı vardır… Sadece sevgisini göstermek için mi? Şiddetini, acımasızlığını, öfkesini göstermek için de… Zavallı yapraklar bu delişmen
âşığın her halini, hiç seslerini çıkarmadan, vefakâr bir sevgili gibi çeker.
Hayır, rüzgârın dilinde her mevsim aynı şarkı yoktur. Baharda umutlu bir âşık gibi bağıra çağıra dolaşır, yaza doğru uzun sevişmelerin yorgunluğu belirmeye başlar, büyülü bir doygunluk sarar bedenini; tatlı bir sarhoş mırıltısıyla sürüklenir kentlerin sokaklarında, bozkırın ıssızlığında, dağların koyaklarında, denizlerin maviliğinde… Derken bir sabah soğuğu hisseder. Gerçek, sulusepken bir yağmurla büyülü rüyasından uyandırır onu. Birden olacakları anlar; eli ayağı tutulur, ne yapacağını bilemez… Olan olmuştur işte; güneş çekilmiş, karnı kara bulutlar kötü olayların habercisi gibi çökmüştür toprağın üzerine. Her sonbahar yaşanan yeniden yaşanacaktır. Rüzgâr, belki de farkına varmadan başlar hüzünlü ezgisine. Önce belli belirsiz, adeta fısıldar gibi, sonra iç çekerek, sonra öfkelenerek, en son da haykırarak söyler şarkısını.
Yapraklar, rüzgârın ezgisini duymadan dökülmezler; hava ne kadar soğuk olursa olsun, yağmur ne kadar şiddetli yağarsa yağsın, onların tutundukları dallardan kopmaları için rüzgârın şarkısını duymaları gerekir. Tuhaf bir paradokstur yaşanan. Rüzgâr, yaprakların döküleceğini bildiği için şarkısına başlamıştır. Yapraklarsa döküleceklerinden habersiz, rüzgârın ağıda benzer şarkısını duyunca, dayanamayıp bırakmışlardır kendilerim aşağıya. Rüzgâr elinden gelse, tükürüp atacaktır dilinden bu acı şarkıyı, çekip gidecektir buralardan. Ama bunu, bugüne kadar başaramamıştır. Bundan sonra başaracağı da kuşkuludur.
Bir an, sadece bir an umutlanır rüzgâr. Ağıdı bırakır, damarlarında gizlenen çürümeye rağmen güzelliğini koruyan yerdeki yaprakları canlandırmak ister. Bütün bedeniyle dokunur onlara; bu dokunuş öyle yumuşak, öyle kırık dökük, öyle çaresizdir ki, ağaçlarda kalan yaprakların da aklını çeler, onlar da kaldırıp atarlar kendilerini rüzgârın kollarına. Artık nemli toprağın üzerinde ölümcül bir dans başlamıştır. Tan doğumundan öğle ortasına, ikindiden akşam alacasına, gece karanlığına, son yaprak dökülünceye kadar sürecek bir dans.
Düşen mutlu düşer, ne de olsa son nefesini sevdiğinin kollarında vermiştir. Yaşayana ise çıldırmak kalır. Yapraklarını koruyamadıkları için ağaçlan kökünden söker, duyarsız sokaklarda naralar atarak dev binalara saldırır. Takati tükeninceye kadar kendini granit dağlara, buzdan denizlere, sisli ovalara, derin göllere çarpar. Sonra… Sonra birden rüzgârın içi boşalır, soluğu kesilir, gökyüzü ile toprağın arasında öylece durur. Ne yapraklara dokunacak gücü kalır, ne şarkısını sürdürecek inadı. Rüzgâr, tıpkı bir insan gibi aniden oluverir. Aşk Bir Mucizedir
O hep akşamüstü gelirdi. Güneş batmamışken, sokaklar kül rengi bir ışıkla yıkanmamış, odamın ışıkları henüz yanmamışken. Büromun önündeki, iki yanı fundalıklı dar yoldan geçerek aşağıdaki işlek caddeye yürürdü. Ben, pencerenin önünde durur,
perdenin arasından, soluğumu tutarak izlerdim yürüyüşünü. Her akşamüstü… Gerekirse en önemli görüşmelerimi bile iptal ederek… Bu halime bakıp romantik biri olduğumu sanmayın. İlgisi yok, son derece mantıklı, duygularından çok düşünceleriyle hareket eden bir adamım. Hatta lise yıllarında birçok arkadaşım, kendilerini aşkın hülyalı dünyasına kaptırıp, sevgilileriyle buluşmak için okulu kırarken, ben bir gün bile devamsızlık etmeden, sayfası sayfasına derslerimi takip ederdim. O dönem platonik aşklar yaşadığımı inkâr edecek değilim, ama kendimi hiçbir zaman bu türden havaîliklere kaptırmadım, sorumluluklarımı hiç aksatmadım. Kazandığım ne varsa kendi aklımla, kendi emeğimle oluşturduğumu söyleyebilirim. Şirketimin başarısını, evliliğimin bunca yıldır sürüyor olmasını da akılcı davranışlarıma borçluyum. Evliliğimizin, karşılıklı saygı ve sevgiye dayalı, dengeli bir ilişki olmasında, kuşkusuz eşimin rolü de var. Onun anlayışlı bir insan olmasını, bana karşı ilgisini hiç yitirmeyişini, çocuğumuza karşı sorumluluklarını büyük bir istekle yerine getirmesini takdir etmiyor değilim. Ancak birlikteliğimizin bu denli uzun ömürlü olmasında daha çok benim inceden inceye mantık süzgecinden geçirilmiş davranışlarımın belirleyici olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Böbürleniyormuşum gibi gelebilir, ama inanın öyle. Daha doğrusu öyleydi. Bir zamanlar böyle davranmış olmakla gurur duyardım… Bir zamanlar… Şimdi o günleri özlüyorum. Aklımın gündüzleri işimle, geceleri eşim ve oğlumla dolu olduğu sıradan, basit, huzurlu günleri. Ne yazık ki o huzur dolu, sakin günler çok gerilerde kaldı. Onu gördüğüm andan itibaren yaşamım altüst oldu. Hem de ne altüst oluş. Bu öyle bir şey ki… Nasıl anlatsam!.. Bu, birbirine benzeyen günlerin içinden ansızın çıkıveren bir rüzgârın her şeyi değiştireceğine inanmak gibi; bu, yağmurun yumuşak yeşilini, çiçeklerin kırılganlığını, baharın kışkırtıcılığını yeniden hissetmek gibi… Yani anlatmak zor, ama yeniden gençleşmek, bir daha yaşayamam diye düşündüğün duygulanıl birdenbire uyanıp, seni ayağa kaldırması gibi…

Ahmet Ümit
Aşk Köpekliktir

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz