KARANLIĞIN KAPILARI: DOĞRUYU SÖYLEMEK KOLAY MI SANIYORSUN? – VEDAT TÜRKALİ

0
201

Sıcak yaz günlerini serince atlattık; eylül tatlı yağmurlarla, ekim sararmış yapraklarını uçuşturarak gitti. Sonunda bir biçimde geçiyor günler ama tatsız bir yığın şeyi iyice tatsız etmeden de geçmiyor. Sert yellerin getirdiği soğuklarla kar bekleniyor şimdi. Üç gün sonra ay başı… Ev sahibi Raife Hanım kapıyı çalar;  çaya gelmiştir benim üst kata. Bulanık çakır gözlerini diker üstüme. “Bu oğlana ayakkabı dayandıramıyorum Murat Bey, delinmiş yine”. Her ay bir şeyi eksiktir torunun. Torun Yaşar; yedi sekiz yaşlarında, ilkokul ikide, adım atmaya üşenen, koca kafalı, kumral bir oğlan. Babası Recep Usta Almanya’da çalışıyormuş. Mark yolluyordur. Raife Hanım’ın aklı benden alacağı ev kirasında. Tek sözü geçim sıkıntısı. Biz bolluktayız sanki!

Recep Ustanın imam nikahı ile on altı yaşında alıp iki yıl sonra Almanya’ya işçi olarak birlikte götürdüğü karısı Şeküre, Bulgaristan göçmeniymiş; Almanya’da yirmisine basmadan çocuğu doğurup babaya bırakmış, çekip gitmiş; bir daha da görünmemiş ortalarda. Muğla’dan, annesi Raife Hanım’ı getirmiş Recep Usta çocuğa bakmak için. Üç yaşına kadar Almanya’da, Gürcü bir sütannenin de yardımıyla babaanne büyütmüş oğlanı. Recep Usta bir Alman kadınla yaşamaya başlayınca oğlanla ninesini getirip Bulgurlu’da aldığı bu iki katlı eve yerleştirmiş. Şu dağ başını bile gelip bulan ne tatsızlıklar var dünyada! Dünya tatlı da, birbirlerine çirkin yazgılar oluşturmak için insanlar yaratıyor tatsızlıkları! İnsanlar olmasa dünya mı vardı ki? Dünyamız böyle. Bu duyduklarında uzun boylu bir tatsızlık da yok hani. Yaşar’ın anası, Şeküre çıkmış ortaya. Yıllardır genelevde çalışırmış Frankfurt’ta.

Genelevde çalışan kadın yalnız Yaşar m annesi değil ya. Daha kötü neler var. Adı Sara olmuş kadının. Altında Mercedes araba… Şoförü, dostu, koruması, boyu iki metreyi aşkın, suaygırı suratlı, insan ejderhası bir Hırvat ya da Boşnak’mış. Recep Ustadan oğlunu istiyormuş Sara Hanım. Oğlan, Türkiye’ye gitti, öldü orada demiş Recep Usta; yememiş kadın! Bir sürü kavga gürültü, gözdağı. Ejderha şoför biraz okşamış mı ne, Usta’yı. “Şunun bunun eline bırakmam oğlumu!” diyormuş Sara: “Ben üvey anada büyüdüm!” Türkiye’ye gitti’ye takmış uyanık karı. “Ölmedi oğlan, Türkiye’de” diyormuş. “Ölse içimde duyarım ben!” “İçinde duyardın da niye kundakta bırakıp da kaçtın oğlanı oruspu!” Tüm olayları geçenlerde öyküleyen Raife Hanım’ın ağzından bu söz. İçinde duyduğu için kaçtı kadın belki de! Böylesi de mi var? Daha neler var bu kavanoz dipli dünyada. Oruspu moruspu da yok: cinsellik emekçileri artık onlar. Hele Almanya’da, kazancı bol bir iş kolu sayılıyormuş! Ne var gülecek? Öyle diyorlar; kaç kişiden duydum! Karın tokluğuna yalnız Recep Ustanın altına yatacağına, parayı bastıranla yatıp keyfine bakmış; kötü mü etmiş! Buna mı ağlayacağım? Kılık değiştiriyor, allanıp pullanıyor, her gün biraz daha yellozlaşıyor bu dünya!

Bu evin gizi de Yaşarmış meğer. Raife Hanım’ın derdi, anası iz sürüp de çıkar gelirse! Dört yıldır bu evdeyim; Raife Hanım geçen ay başı anlattı bunları. Tehlikeyi yakın gördü de beni uyarmak mı istedi ne? Oturup konuştuğun mu oldu ki kadınla? Ne konuşacağım? Kimselerle konuşmayayım diye geldim buraya. Yazgımmış demek ki karşıda karga sürüleriyle sıra sıra selvili mezarlık. Beni görmüyorlar demek! Kim bilir ki? Peki, oğlanın anası karşına dikilip sorsa sana ne dersin? Ne bileyim? Havama bakar! Oğlan seninmiş derim belki de! Alıp götürürmüş, bana ne, onu mu düşüneceğim bir de? Allah belalarını versin! Polisi, jandarması dayanacak kapıya; gel de düşünme! Kargalar toplaşıyor karşı servilerde. Akşam başladı. Lanet olası akşam, kara akşam; bir çöktü mü, her yer karanlık! Hele bu aylar, cezaevi akşamları artık! Kargalar içeriye doluşmadan haplarımı alayım gidip! Kargalar zarar vermez sana diyor benim hocaların hocası Lokman Hekim doktorum! Ben bilmiyorum sanki!

Kargalar asmadı beni sonunda? Eve girdi, kalkıp kapattı balkon kapısını; vişneçürüğü, ağır kadife perdeleri pencere dışındaki ormansı görüntünün üstüne çekti. Gözlerini kapatıp yerleşti odasındaki koltuğa. Yarın da yağmur diyordu radyoda meteoroloji. Bulgurlunun kırsalından Teşvikiye’de psikiyatr kliniğine gideceğiz yarın. Tatlı adam Remzi Hoca. Konuşmasını kesemeyeceklerimizden. O mu bırakılamıyor, çağla gözlü yardımcı hemşire İsmigül Hanım mı? Bana mı kaldı evli kadın? Hem ne yapacağım îsmigül’le? Dert etme, o öğretir sana ne yapacağını. Bir eksiğin yok diyorlar oğlum. Ürologu da dedi, nörologu da. Evet, dediler. Demekle olsa! Hadi ben de diyeyim, ne olacak? Benim yaşadıklarımı yaşadı mı bunlar? Yalnız sen mi yaşadın onları. Mamak’ta, Diyarbakır Cezaevinde bir sen mi vardın? Ölümden kıl payı kurtulup çıkan, neredeyse parça parça edilmiş bir sürü Kürt, karısını kaç kez gebe bıraktı be! Onların peşinde kargalar mı vardı ki? Senden beş beteri var o zavallılarda. Açık açık doğruyu söylemek kolay mı sanıyorsun? Neymiş kolay olmayan? Yeter, sıkıntı bastı. Sen çökmüşsün oğlum; topla artık kendini! Emredersiniz sultanım! Daha önce, sana Ankara’da bakan doktor da, Recep Bey miydi, Diyarbakır Cezaevinde sana ilk raporu veren Medet Bey’in yakım. O da profesördü; o da Remzi Hocanın dediklerini demedi mi? O da dinciydi Medet Bey gibi. Remzi Bey dinsiz! İlaçları, konuşmaları aynı aşağı yukarı! Ne biçim ülke bu be? Yalnız ülke mi; ne biçim dünya! Kanlı dünya bu oğlum… Başbakan Olof Palme’yi vurdular! Yıllar geçti neredeyse, katili yok daha. Al sana İsveç! Orada da mı var kargalar! Buradan yolladılar belki de kim bilir! Yıkılıp gittin demektir yenildin mi? Biliyorum bunları. Şöyle böyle epeyi kitap okuduk biz de. Yenildim mi yani korkuya ben! Nasıl yenilecektin daha? Bir kargaya dayanamıyorsun! Kaç yıl oldu cezaevinden çıkalı? Görmedik doktor   kalmadı.   Ankara’sı,   İstanbul’u…

Kimselere anlatamıyorum şunu be! Korktuğumdan değil, namussuzum korktuğumdan değil! Ya neden? Onu bilsem! Asılmadık işte! Deli miyim ben. Hava cıva, bir sürü boş söz doktorlarda! Kadınlardan da mı korkuyorum? Soyunup da yanımda uzandı mı kadın, kaçmak geliyor içimden. Ağladım bir keresinde! O da mı korkudandı? Ya nedendi? Çok da iyi biliyorsun! Bilmeyecek nesi var bunun? Sen bildiğinle kal oğlum! Ölmekten değil de zavallının birini öldürmekten korkuyorum ben. Remzi Hocaya anlattım bunu. Önümde duran Belediye zabıtasının kafasına az kalsın… Korkma, yapmazsınmış! Takıntıymış bunlar! Uykum geldi gibi. İyi geceler! Sana da iyi geceler aslanım; dilerim yarın daha iyi kalkarsın! Önce bir yatalım hele. Şimdi tuvalete git, dişlerini fırçala, kurulan, yatak odasına geç… Soyun, pijamanı giy! Ayy, bıktım be! Bırak sersemliği de uykusuz gecelerden biraz olsun kurtulduğuna sevin be adam! Nesine sevineyim? Yatağa girdin; saatler saati sağa sola dönmeden geliyor mu ki uyku! Nasıl gelsin? Geleceğine güvenmiyorsun ki! Kuşkuyla bakmadığın şey mi var? Sorun uykuda değil, sende. Haşim eniştenin “Sen bu kafayla bir baltaya sap olamazsın!” sözünü at kafandan oğlum! Bak, uyumazsan kargalar dolar odaya, değil mi canım! Aklını sevsinler senin! Aklım yok benim, biliyorum oğlum, kargalarım var! Benim için gerekeni yaparsa onlar yapar.

Vedat Türkali
Öykü: Karanlığın Kapıları
Kaynak: Bitti bitti bitmedi

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz