“Kalbim, ne olur unutma bunları” Bize Nasip Değil, Ecelnen Ölmek – Ercan Kesal

Çok küçüğüm… Gazozhaneden bir punduna getirip kaçmışım. Avanosgücü’nün gedikli oyuncuları maç yapıyor tozlu top sahasında, onları seyrediyorum. Hava çok sıcak. Bozkırın ortasında yapayalnızım. Daha ne yaşadım ki, ama içimde tarifsiz bir hüzün işte. Öylece bakıyorum, sahada koşturan adamlara. Akşamüzeri maç bitiyor, bizim topçular sahanın kenarında terli gövdelerine giydikleri elbiseleriyle biraz daha didiştikten sonra ayrılıyorlar.

Eve gitmem lazım. Sanhan’a giden yolun hemen sağ tarafındaki sağlık ocağı binasının önünde birkaç minibüs ve ayakta sigara içen adamlar. Uzak köylerden birinden cenaze getirmişler, otopsi için bekliyorlarmış. Gayri ihtiyari yanaşıp bakmaya başlıyorum. O kadar küçüğüm ki, kimse fark etmiyor beni, rahatça kayboluyorum ayaklarının arasında.

Sağlık ocağının eski mozaik merdivenlerinden süzülüp koridorda ilerliyorum sessizce. Koridorun sonundaki kapının arkasında bir şeyler var. Az sonra yaşlı bir hastabakıcı elindeki tepsiyle içeriden çıkarak koridorda kayboluyor. Çıkarken kapı iyi kapanmamış, aralıktan ışık sızıyor. Yavaşça yaklaşıp aralıktan içeriye bakmaya başlıyorum. Odanın ortasındaki mermer masanın üzerinde biri yatıyor. Saçları uzun ve aşağıya doğru sarkmış. Belli ki bir kadın bu. Gençten bir adam elinde bıçağa benzer bir aletle eğilip doğrularak bir şeyler kesiyor. Geçen hafta akan kulağım için babamla muayenehanesine gittiğim Dr. Ali Bey bu. Bu sefer elinde piposu yok. Ali Bey’in kestiği yerleri birisi pamukla mı siliyor, bilmiyorum. Korkuyorum ama merakım daha fazla.

Arkamdan gelen ayak sesi biraz önce dışarı çıkan görevlinin. “Hadi, gitburdan,” diyor yavaşça. Kapının önüne çıkıp, sigara içen adamların yanında dikiliyorum. Hiç orada değilmişim gibi davranıyorlar bana. Biraz önceki görevli sesleniyor kapının önünden. Sigaralarını atıp birden hareketleniyorlar. Çok geçmeden çarşafa sarılmış bir cesetle çıkıyorlar. Çarşafın kenarına kan bulaşmış. Soluk pembe bir harita var sanki baş tarafında. Cenazelerini minibüsün arkasına koyarken, birinin sesi duyuluyor: “Evde kalsın bu gece.”

Aynı cümle çok sonraları bir İstanbul akşamında yeniden çıktı karşıma. Rasih Abi’nin, bizim hastanede uzunca bir süre yoğun bakımda yatan eşi, epey sonra gözünü açarak bir şeyler istemiş. Anestezi uzmanı gülerek yanıma geldi, “Beria Hanım rakı istiyor,” dedi. Normal suya biraz anason katıp içine de bir pipet koyup gönderdik. “Çok mutlu olmuş.” Öyle dedi Rasih Abi. Kısa bir süre sonra da kaybettik kadını. Birkaç gün sonra taziye için Rasih Abi’nin evine gittim. Anılar ve kitaplarla dolu salondaki berjer koltuklara karşılıklı oturarak sohbet ettik. Bir ara laf yeni kaybettiği eşine geldi. Rasih Abi eşinin cenazesini bizden aldıktan sonra o gece evde kalmasını istemiş.

“‘Evde kalsın bu gece,’ dedim kendi kendime. Her zamanki gibi yatağımıza yatırdım ve ellerinden tutarak son bir kez, yanında, huzur içinde uyudum,” demişti.

1984’ün soğuk bir mart gününde, Diyarbakır Cezaevindeki ölüm orucunda hayatını kaybeden Orhan Keskinin babası, oğlunun insanlık dışı işkencelerden ve uzun ölüm oruçlarından artakalan cansız bedenini teslim aldıktan sonra cenazeyi camiye bırakmaz hemen. “Beş yıldır eve gelmedi, bu gece de bizimle evde kalsın,” der.
Kalbim, ne olur unutma bunları!

* * *

Anamın gazoz şişelerini, pekmez leğenini ve ocakta yakmak için topladığı kılamadaları koyduğu depodan, öfkeyle çıktı abim. Beni arıyor. Bahçede, yan komşumuzun bizim tarafa sarkan zerdali ağacından, bahçe hakkı diyerek topladığım kayısıların çekirdeğini kırarken duydum sesini.

“Kostik kalmamış! Sen mi bitiriyorsun bunları?”

Kirli şişeleri yıkamak için kullandığımız kostik epeydir benim afiş asma faaliyetlerimde tutkal olarak kullanılıyordu. Demek ki biraz abartmışız!
Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi baktım yüzüne abimin. Aklımda annemin azalan çarşafları. Acaba o da fark etmiş midir? Daha dikkatli olmalıyım.

1980’li yıllar. Anatomi çalışıyoruz. Yurdun okuma salonunda, delikli tuğladan icat ettiğimiz ocağın üzerindeki çaydanlık bilmem kaçıncı kez demlenmiş. Anatomi atlasının üzerine saçlarımın döküldüğünü görüyorum, öylesine zorlu bir ders. Günlerdir uykusuzum. Doğanlar Köyü’nün camiinden sabah ezanının sesi geliyor. Gidip biraz uzanıyorum. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Bizim arkadaşlardan biri dürtüyor:

“Bi kalkar mısın? “Ne oldu, hayırdır?”
“Çarşafını alacağım, pankart için çarşaf lazım, yetmedi elimizdeki.’

80 yılının yazında İzmir’deydim. Memlekette arkadaşlarımın oturduğu kahveyi taramışlar, Orhan ölmüş, birkaç da ağır yaralı var. Çekip gidiyorum Avanos’a. Dernekte toplanıyoruz. Pankart yazılacak. Çarşaf lazım!..

“Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün.”
Artık temiz çarşaflar var hayatımızda. Bazen renkli, desenli ve mutlak ütülü…
“Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi.”

Avanos Sağlık Ocağı’ndaki bahtsız kadının otopsisine aslında çocuk belleğimle ben de katılmıştım. Çok sonraları, mecburi hizmet yıllarımın uzak dağ köylerindeki çarşafa sarılı, niye öldüklerini hiç bilmediğim genç gövdelerin otopsilerinde ise hiç de yalnız değildim. Ali Bey vardı yanı başımda. Peki, 15 Mart 1981’de gözaltına alınıp dört gün sonra, Emniyet’in altıncı katından atladı denilerek cenazesi verilen Satılmış Şahin Dokuyucu’nun otopsi raporunu yazan doktorun yanında kim vardı? Öyle ya, Dokuyucu’nun vücudundaki yaraların ve ölüm sebebinin düşmeye bağlı kalp ve damar yırtılması olduğu ifade edilerek takipsizlik kararı verilmişti.
“Her kuşağın zahmet ve acıyla biriktirdiği, elde ettiği bilgi, değer ve inanç ve ritüeller bir sonraki kuşağa aktarmak üzere saklanır, aktarılır. Bellek budur.”

* * *
Oğlumu koklayarak severim. O da benden öğrenmiş belli ki taklit ediyor. Geçenlerde yan yana otururken uzanıp kokladı beni.
“Baba, Avanos kokuyorsun!” dedi… “Nası yani?” deyip bir süre durumu kavramaya çalışırken, tekrar uzanıp sarıldı boynuma,
“Ama yüzün istanbul kokuyor, tamam mı!..”
Terli ve yorgun bir günün ardından belli ki gövdem Avanos’u, boynuma sabahtan sıktığım parfüm de İstanbul’u hatırlatmıştı oğluma.
“Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız, bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır.”

12 Eylül’de her eve ateş düştü. 12 Eylül Türkiyesi, evlatlarının müebbet hapis cezası almasına şükreden ailelerin, oğlunun otuz iki yıl sonra teslim edilen yanmış kemiklerine sarılarak, “Şükür bulundu,” diye sevinç gözyaşları döken babaların, işkencelerde tüketilen yavrusunun gövdesi hiç olmazsa bir gece evde kalıyor diye şanslı addedilen insanların ülkesi oldu.
Kederliyim… Geçmişte yapamadığımız ve değiştiremediğimiz şeyler yüzünden… Bu çocuklar masum başlarını yastığa kaygısızca koyamadan gittiler bu dünyadan.

Bizim oraların pek bilinen bir türküsü vardır, ‘Cemalim’ türküsü. Şerife Hanım, erkenden kaybettiği, pusularda öldürülen kocası Cemalin ardından yakmış bu türküyü.
Madem sesler bizim yeniden hatırlamamızı sağlıyor ve bir kör kuyu gibi bekleyen belleğimizi canlandırıyor, o zaman her gece kafanızı koyduğunuzda temiz çarşaflarınıza, kardeşlerimin işkencelerde, darağaçlarında, ısssız dağ koyaklarında yok edilen masum gövdeleri düşsün aklınıza. Kulağınızda bizim oraların türküsüyle uyuyun:

“…bize nasip değil ecelnen ölmek…”

Ercan Kesal,
Kaynak: Cin Aynası

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erken Çocukluk Dönemindeki Aşağılık Duygusu ve Saygınlık Çabası – Alfred Adler

Kapat