“Kalbe dokunmasını biliyorlar, ama kırarak!..” Penceredeki Yalnız Kadın: Furuğ Ferruhzad

Furuğ FerruhzadNereye koşuyorsun?
Tahran’ın toprakla kaplı o sokağında, kagir duvarların sınırlarını çizdiği o sokakta nereye koşuyorsun? Gümrük Dörtyol’una gelmeden o daracık sokağın ortasından geçen arkın suyunu görmüyorsun bile. Atlıyorsun. Buğday sarısı, bukle bukle saçların omuzlarında kalkıp iniyor. Nereye böyle beyaz tenli, kara gözlü çocuk? Koşarken de bağıran sensin değil mi? En önde Emir Mesut Ağabeyin var. Senden bir yaş büyük Puran Ablan yine senin peşinden koşuyor. Puran hep senin peşinden koşacaktır. O daha esmerdir. Saçları karadır. Bakışları da seninkine pek benzemiyor. O sessizdir. Evdeyken de şimdi koşarken de sessizdir. Sanki o koşarken düşünüyor. Sense bağırırken, kahkaha atarken düşünüyorsun. Onun yaraları içine gömülüdür, denizlerinin karanlık diplerinde gömülüdür. Senin yaraların ise gül gül açıyor. Dilinde açıyor, gözlerinin kara deliğinde açıyor.

“Ben ne onların sevgisini istiyorum ne de kinlerini, düşmanlıklarını.”

Senin yaraların bu bağrışmalar içinde geçen delişmen zamanlarda indi ruhuna değil mi? Türbeye doğru koşuyorsunuz. Yaşlı kadınlar renk renk bez yırtıklarını, çapulları Sarı Gül Türbesinin tam karışsındaki söğüt ağacının dallarına bağlıyorlar. Senin gözlerin çapulu bağlayan kadınların kırışmış, çürümüş kabalaşmış ellerinde, ne mırıldadığını duymadığın dudaklarındadır. Türbenin yıllanmış kagir duvarına yaslanan yaşlı adamların gözleri ise sizin üzerinizde. Bunları bize senden çok daha sonra Puran anlatacak. O şimdilerde 74 yaşında, Tahran’daki evinde ağrılarıyla yalnızdır.

Sarı Gül Türbesi’nde sen ne niyet tutuyorsun? Sen ne istiyorsun? Anne ile baba artık kavga etmesinler mi? Bir daha kimseden azar işitmemek mi? Yıllar sonra ablanın
“Hizmetkar ona homurdanırdı, büyükanne diş gıcırdatırdı, Emir dayak atardı, Feridun onun elinden ağlardı, komşu çocuklar tehdit ederdi” dediği evden kaçmayı mı niyet tuttun? “Baba, evi kışla ile karıştırırdı, çocuklarıyla emir erlerine davrandığı gibi davranırdı. Anne, yatılı okulun acımasız müdiresi gibiydi, ya da bizi kurmalı oyuncak bebekleri sanırdı; uyku saati, uyanma saati, yeme saati, oyun saati… elbiselerin rengi, biçimi, yemek çeşitleri, nasıl yemek yeneceği, yemek yeme adabı, uyuma adabı, konuşma adabı, dinleme adabı, misafirliğe gitme adabı, oyun oynama adabı, nefes alma adabı. Hapishane ve bir yudum özgürlük için yanıp tutuşan küçük mahpuslar!” dediği evden kaçmayı mı niyet etmiştin? Ablan sessizce gidip sarı kurdeleyi bağlarken onu izledin. Bir kenarda durdun, ona baktın. Kaşlarının altından. Senin o kara bakışların hep böyle ürkek mi kalacak? Hep böyle kaşlarının altından mı bakacaksın? Bilmiyordun. Sen o haylaz çocukluk yıllarında, sonraları, çok sonraları öğrenmek için tecrübeye başvuracağını bilmiyordun, taşın sert olduğunu öğrenmen için başını taşa çarpmayı yeğleyeceğini, bunu büyük şair olarak seninle söyleşi yapanlara söyleyeceğini bilmiyordun!

“19 Ağustos Pazar. Perviz,… bana, umarım başın taşa değer, diye yazmışsın ve benim adımın kötüye çıkmasını yaşamın taşları olarak adlandırmışsın… ve yine yeminlerle benim arkamdan laf edilmesini kendim istediğimi yazmışsın. Kim bilir belki de öyledir; senin değişmeyen düşünce ve inançlarının karşısında kim dayanabilir ki. Mutlaka öyledir, ama yazık ki ben senin gibi iyi düşünceli ve anlayışlı biri değilim… ah, bırak hayatın taşları benim başıma yağsın ve beni bu sevmediğim hayattan kurtarsın. Senin varlığın benim hayatımı acı yaptığını sanma. Hayır. Ben kendimden bezdim. Tanrı bana zulmetti. Çünkü bana da diğer kadınlara verdiği beklentileri ve arzuları verebilirdi ve vermedi.”

Ne kadar çok taşa çarptın başını. Başını son kez karlı bir şubat ikindisinde, kaldırımın refüjüne çarpacaksın.

5 Ocak 1935’te (15 Dey 1313) doğdun diye yazıldı. Emiriye, Gümrük Dörtyolu, eski bir pasajdan az ötede Hadim Azad Sokağı’nda geniş bahçeli bir evde. Ama sonraları Puran ablan ve Almanya’da kurşunlanıp bir suikast sonucu öldürülmeden önce Feridun kardeşin, yazılarında ve söyleşilerinde senin doğumunun İran aylarından Dey ayının 8’i olduğunu söylediler. Buna göre 29 Aralık 1934 olur! Ne fark eder? Doğduğun gün kar yağıyordu. Soğuk bir mevsimdi. Bu kar yağışının senin yaşamın boyunca ne denli önemli olacağını bilmiyordun, bilemezdin. Yıllar sonra kendi ölümünün kehanetini yazdığında, soğuk mevsimin başlangıcına inanmamızı istediğinde biz de senin ne söylediğini pek anlamamıştık. Şimdi anladık mı? Biz soğuk mevsimin başlangıcına inandık mı Furuğ?

Çocukluğun, aldırmazlıklar, kavgalar ve gürültüler içinde geçti. O yıllar boyunca evde, Emir Mesut Ağabeyin, bir bey gibiydi. Bir han edasıyla saldırırdı senin küçük dünyana, senden sonra dünyaya gelen erkek kardeşin Feridun’un doğumundan sonra kimsenin artık senin iyice umursanmadığın, terk edilmişçesine yalnız bırakıldığın dünyana… Ablan da bazen onunla birlik olurdu. Sarı bukle bukle saçların kah bunun, kah onun, kah da annenin elinde. Perviz’le evlendikten sonra, bu kez onun ailesi saldıracak sana. Kocan Ahvaz kentinde ve sen daha 17 yaşındayken ona şöyle yazacaksın:
“Ben de insanım. Benim de bir onurum var. Duygularım var. Ben iki yaşındaki bir bebek değilim ki. Saçlarının her gün onun bunun avuçlarında görmeye tahammülüm kalmadı, kulaklarımın bu çirkin sözleri ve arsız küfürleri duyamaya dayanamıyor artık.” Ama sen o saldırılar karşısında susmuyorsun. Aynı mektupta şöyle devam ediyorsun: “Onlar sövüp sayacaklar bense bir heykel gibi karşılarında dikilip duracağım! Ben bunu yapamam… Ben bu gürültü, patırtı, ikiyüzlülük ve tezvir dolu hayatı sevmiyorum. Gel beni bu delilerin elinden kurtar… onlara beni eziyet etmemelerini yaz. Yaz beni rahat bıraksınlar. Ben ne onların sevgisini istiyorum ne de kinlerini, düşmanlıklarını.”

Evdekilere de bağırıyorsun. Küfürler yağdırıyorsun. Isırıyorsun. “Hanımcığım gel bak bu Furuğulzaman ne yaptı yine!” Hizmetçinin sesi anneyi getiriyor. Annenin dayakları seni yıldırmıyor. Annenin yüzüne karşı ağlamadığın için daha ağır dayak yiyorsun. Sonra da gidiyorsun hizmetçiyi yumrukluyorsun, çadırasını dişlerinle yırtıyorsun. Çocuklar senin saçlarını çektiklerinde sen de onların elini ısırıyorsun, saçlarını çekiyorsun, gömleklerini yırtıyorsun. Komşu çocuklar seni tehdit ettiklerinde sen geri adım atmıyorsun. Seni tenha bir yerde kıstırdıklarında ve sana dayak attıklarında onların gözleri önünde ağlamıyorsun. Ayaklarını yere çarpıyorsun, dişlerini sıkıyor, zıplıyor bağırıyorsun: “İyi yaptım… iyi yaptım…”

Çocuk, sen bilmiyorsun yıllar sonra seninle aynı zaman diliminde büyüyen erkeklerin karşısında da durup bağırmak zorunda kalacaksın. Onlardan kimisi seninle cinsel arzularından dolayı ilgilenecek, kimisi şiirine saldıracak, kimisi cadaloz, huysuz diyecek, kimisi ise senin şerefine, onuruna saldıracak ve sana kaltak, sürtük bir fahişe diyecek. O zaman da onlarla yüz yüzeyken direneceksin, ağlamayacaksın, susmayacaksın. Şiirlerini yazacaksın. Ama şimdi altı yedi yaşlarında bir çocukken sadece bağırmakla, dövünüp hırçınlıkla içindeki alevi defetmeye çalışıyor, çabalıyorsun.

Sen yaban at sürüsünden ayrılmış bir tay gibisin. Kendi sürünü arıyorsun. Bunlar senin cinsinden değiller. Odaların arasında, bahçede uzun çınar ağaçlarının ve akasyaların arasında kişneyip, koşup duruyorsun. Vadilere yol bulamıyorsun. Bunun için midir çorap, ayakkabı giymeyi sevmiyorsun? Diğer çocuklarla sek sek oynarken, ip atlarken yalın ayaksın hep. Yıllar sonra kendi çocuğunu geride bırakıp ilk kez yurtdışına bir kargo uçağıyla yolculuğa çıkacaksın. Battaniyeyi alıp kutuların üzerinde uyuyacaksın. Diğer dört yolcu şaşıracaklar. Sen aldırmayacaksın. Uyandığında kargo uçağın Beyrut’un üzerinde geçiyor olacak. Uçaktan inip otele gitmek üzere bir hostes seni ve diğer yolcuları ki toplam beş kişisiniz almaya geldiğinde sen ayakkabılarını çıkaracak ve kotluğunun altına alacaksın ve bundan müthiş zevk duyacaksın. Sen özgürlüğün vurgunu, aşığısın. Sen şiire aşıksın, sen isyana aşıksın.

Diğer çocuklarla dalaşıp da yenildiğinde bazen ablan Puran’ın kollarına sığınıp ağlıyorsun. Onun deyişiyle “İkimiz ağlaşır, sonra iki kedi yavrusu gibi sarılarak uykuya dalardık.” Ama çoğu zaman her kavgadan sonra koşuyor o dipteki odaya sığınıyor, ağlıyorsun. Hıçkırıkların dinince gelip avluya açılan pencerede oturuyorsun. Sırdaş pencerenin eşiğinde. Avludaki, sokaktaki akasyanın büyülü kokusunu sana getiren, bahçenin yüreğini, gökyüzünü sana getiren, üstelik sana bağırmayan, seni aşağılamayan pencerenin. Bilmiyorsun çocuk! Ne kadar çok ağlayacaksın. Ne kadar çok yalvaracaksın pencerelere! Sen penceremizin ve bahçemizin, hepimizin penceresi ve bahçesinin de şiirini yazacaksın. O şiirleri yazacağın yıllar gelip çattığında, sen yeni bir pencere bulacaksın, kendi yaşamına, yaşadığın topluma ve şiire baktığın başka pencere diyeceksin: “bir pencere bakmak için / bir pencere duymak için / kuyuya benzer bir pencere….”

Baban görevli asker olarak Hazar kıyısına gitmişti sen daha ilk yaşına basmadan. Yaz ayları hep oraya, Nevşehir’in kumsalına, masmavi denizine koştunuz. O denizin dalgaları, tuz ve kum tadan rüzgarı senin çocuk belleğine kazındı. Başak renkli saçların karardıkça günlerin de kararmaya başladı. Ve sen kaçmayı düşündün; hayır düşünmekle kalmadın, arzuladın ve sonunda mektuplarında da dediğin gibi babaevinden koca evine, Tahran’dan Ahvaz’a ve İran’dan İtalya’ya kaçtın. İki kız kardeş evinize ev demediniz, yuva demediniz; orası yatılı askeri okuldu sanki. Bir kışla. Kapılarının sürekli sizin, kızların yüzüne kapalı olduğu kocaman kütüphanesiyle bir kışla. Almanya’dan babana şöyle yazacaksın:
“Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize pür hararet öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olmadığımı anımsamıyorum, ya da tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar ve size gelip ve ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkmuşum ve sizin bir yabancı olduğunuz duygusuna kapılmışım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantıma, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü ile her şeyim gizlice. Neden beni adam yerine koymuyordunuz ve neden evden kaçar olmağa zorluyordunuz ki ben bir yürür gezer gibi nerede olduğumu ve ne yaptığımı ve kiminle konuştuğumu bilmeyeyim? Neden arkadaşlarımı eve getirmekten ve şayet kötü veya iyi idiseler bana ikaz edesiniz ve bana yardım edesiniz diye sizinle tanıştırmaktan çekinirdim? Ama şimdi neden buraya gelmişim ve neden açlık, avarelik ve bin bir sıkıntıya katlanıyorum? Çünkü ben evi seviyorum. Ben sabahtan akşama caddelerde aylak aylak dolaşmak ve yorgunluktan her önüme gelen ile konuşmanın verdiği ruhsal sıkıntıya katlanmak istemiyordum. Sırf evde yabancı olduğum için ve kendimi tanıtamadığım ve rahat olamadığım için, şimdi kalkıp buraya gelmişim. Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz özgürlük ve benim sizden gizli olarak elde etmek istediğim ve bu nedenle de hatalar yaptığım özgürlük. Halbuki , benim bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. Şimdi buradayım. Ama kim benim bir gece dışarıda yattığımı söyleyebilir? Hayır kimse. Ben sabahtan akşama odamdayım ve kendi işimle uğraşıyorum ve dışarı çıkmayı da pek sevmiyorum… Masası başında oturup okuyan, şiir yazan ve düşünen bir kadınım. Neden? Çünkü kendimin olduğumu biliyorum. Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap ya da bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum ve bundan sonra olası hatalar için kendimi affetmem. Halbuki, kendi kendime geçmiş hakkında düşündüğümde, asla kendimi suçlu hissetmiyorum, aksine başkalarını benim hatalarımın nedeni olarak görüyorum. Ne yazık ki her şeyi söyleyemiyorum.”

Kapıların çoğu, senin ve ablanın yüzüne kapalıydı. Üzerine de “Girilmez” diye etiket yapıştırılmıştı. Çocuk yaşta evlendiğin çok ama çok sevdiğini ona defalarca dile getirdiğin Perviz’e yazacağın mektuplarda dediğin gibi o evin dolup taştığı “Gerek”lerden nefret ediyordun ve edeceksin. Sen hep erkek çocukları taklit edeceksin. Neden? Hep duvarların kıyılarında yürüyerek, hatta gözü kapalı yürüyerek, onlardan geri kalmadığını mı ispatlıyordun? Yoksa gözden düşmeyi, sana karşı aldırmazlıklarını mı telafi etmeye uğraşıyordun? Çocuk sen neye çabalıyordun? Seni dinleyen yok ki!

Sen çocuktun, sen bilemezdin ereklerin dünyasında kadın olmak zordur, çok zor. Rahminizde yüreğinizin kanıyla beslediğiniz, bacaklarınızın arasından bu dünyaya getirdiğiniz erkeklerin bu rahimleri dağladıklarını, kendilerini doğran kadınlarının dillerini kestiklerini, köleleştirdiklerini bilemezdin ki çocuk! Ve sen günahı seçtin! Şeytanı seçtin. Ateşi ve isyanı seçtin.

Sen neden şeytanı seçtin? İsyan şiirlerinde hep ondan yana duruyorsun. Seni şeytana benzettikleri için miydi? Yoksa sen onu yanına alarak birilerini mi alt etmeye çalışacaksın? Hayır sen alt etmiyorsun çocuk. Sen kendi öfke ve nefretinin yükünü artırıyorsun.

Baba eve girince sevinemiyorsun. Hayır, hayır. Onu seviyorsun. Hem de çok seviyorsun. Ama kalbini titreten onun sevgisi değil. Korkudur. Çatık kaşlı, buyurgan sesli kara bir korku. Sabahları hepinizi, hatta senden sonra dünyaya gelen Feridun’u da uyandırırdı bu ses. Daha hava alacakaranlıkken. O saatte uyku ne kadar da tatlı olur, bilirim. Baban bunu bilmiyor muydu? Baban bilmiyor muydu ki çocuk o saatte uyku uyumayı sever? Ama o sizi uyandırırdı. Pencerenin önüne doğru sıra dizerdi. O önde, siz arkada. Radyoda geleneksel sporların yapıldığı yer olan zorhana davulcusunun parmakları davulda titrer dururdu, kalın sesi kahramanlık şiirleri okur ve “yiğit”lere ritmik hareketler yaptırırdı. Baba yüksek sesle sayardı: Bir, iki, bir, iki… Sabah jimnastiği! Asker eğitir gibi! Kışlada uyanır gibi uyanırdınız. Gözleriniz uykudan açılamazken bir, iki, bir, iki… sonraları çok komikti, diye anımsayacaksınız. Ama o günler hiç de komik değildi. Nefret bir şeydi spor! Baba da nefret bir şeydi. Anne de!”

Puran diyor ki;
“Anne tek tip topluma, tek tip eve ve tek tip insana inanırdı. O herkesi aynı biçimde ve renkte, kendi isteklerinin renginde ve biçiminde… elimizle yemek tabağını geri ittiğimizde –ki Furuğ tabağı fırlatırdı- annenin belirlediği saatlerde şehre inilmediğinde, onun söylediği saatte odanın ışıkları sönmediğinde ve sus pus lal olmadığımızda ya zorla üzerimize geçirilen elbiseyi üzerimizden attığımızda, ya da Furuğ gibi elbiseyi yırttığımızda, askerine kızan bir komutan edasıyla kızar, yüzü öfkeden pul pul olur, bağırır, çığlıklar atar beddualar yağdırırdı. O bunları yapar ama bizim neden ona karşı durduğumuz anlamazdı… neden Furuğ yeni satın alınan rugan ayakkabısını bahçede toprağa sokar, eğer bükerdi ve neden Feridun ceketinin kenarını jiletle keserdi?”
Ama anne sizi severdi, çok severdi.

Sizin evde sevgi ne kadar çok biçim değiştirmişti. Nefretle sevgi nasıl da yan yanaydı. Ne kadar hızla biri diğerine dönüşürdü? Ondan mıydı ki sen de bir gülüyorsun, bir ağlıyorsun? Bir sevgiyle coşuyorsun, bir öfkeyle yanıyorsun? Bir umutla sarılıyorsun hayata, bir ölümü arzuluyorsun? Senin küçücük dünyanda sevginin, nefretin, şefkatin sınırları keskindi, ya da hiç sınırı yok muydu? Uçurumlar mıydı bunları ayıran?

İlkokula başlıyorsun. Bu yıllarda aklında babadan kalan anı nedir? Kitaplarla tanıştırmak mı? Bir de gazete kağıtlarıyla kese kağıdı yapmayı öğretmesi aklında kalmış: “Para kazanmayı öğrenmelisiniz!” Doğru. O seni evinden atacağı gün sen beş parasız kalacaksın Furuğ. İyi öğren. Ama senin aklın kitaplardaydı. Şiirlerde. Senin kutsal yedi yaşlarındı! O günler geçip gidecek. “o gövdenin gizlerine gözlerin daldığı o mavi damarların güzelliğiyle, çekingen tanışma günleri / bir el tek bir çiçekle / bir duvar arkasından çağırırdı öteki eli / ve küçük mürekkep lekeleri, / bu karmakarışık, acıklı ürkek elin üzerinde…/ ve aşk / utangaç bir selamla kendini anlatırdı.”

Tüm bu kargaşanın ve moral yıkıcı ortamda sen şiirle tanışıyorsun. Sen büyük bir şair olmak istediğini, 22 yaşındayken Almanya’dan babana yazacağın mektupta açık açık dile getireceksin:
“Babacığım… Benim eğitim ve iş durumum hakkında sormuştunuz. Siz benim yaşamdaki gayemin ne olduğunu biliyorsunuz. Belki biraz aptalca olabilir, fakat ben sadece burada memnun ve mutluyum. Ben büyük bir şair olmak istiyorum. Benim hiç bir zaman bundan başka bir uğraşım yoktu, yani kendimi bildim bileli şiiri sevdiğimi anlamışım.” “Toplumda seçkin bir kadın olayım istiyorum”, “Büyük şair olmak istiyorum,” diyorsun. Senden başka kimse senin seçkin bir kadın ve büyük bir şair olabileceğine inanmıyor.

Mahallenizdeki Suruş İlkokulu’nu bitirdikten sonra yine aynı semtte Hüsrev Haver Lisesi’ne başladığında ilk gazellerini yazdın. Ama babanın korkusuyla hepsini de yırttın attın. Bu ham gazelleri yıllar sonra, yani ölümünden bir yıl kadar önce, ablana itiraf edeceğin gizli platonik aşkına mı yazıyordun?

“Puran, sen şimdilerde önemli bir doktor olan o komşu çocuğu hatırlıyor musun?”
“Evet! Neden?”
“Hiiç! Çocukken ben ona aşıktım… çok komik! Ama onun gözü sadece seni görürdü. O günler, çocukluk işte, sabahlara kadar onun için ağlardım.”

Artık genç kız oluyorsun. Serpildin. Ergenlik seni o yaramazlıklardan da uzaklaştırıyor galiba. Ama kendi içine kapanmaya başladın. Yaşın on dört. Sevilmek, beğenilmek, övülmek istiyorsun. Ama seni şefkatle sevecek olanlar kendi çatışmalarıyla uğraşıyorlar. Neden baban, ablanı bir an evvel koca evine göndermek istiyor? Daha o 15 yaşında. Neden? Neden Feridun’u yurtdışına göndermekte ısrar ediyor? O daha 12 yaşında bir çocuk. Annenin teyzesinin torunu, komşunuz Perviz de size dadanmış. Gözü seni arıyor hep. Senden on beş yaş büyük. Perviz şakacı bir adam. Senin de ilgini çekmiş gibi. Ama annen baban seni görmüyorlar değil mi? Sen, Perviz’le evlenmek isteğini cesaretle dile getirdiğinde baban pek de karşı koymadı. Tüm bu nedenlerin altında babanın ikinci kez evliliği yatıyordu. Onun evden kaçak düşmeleri, eğlence yerlerine ve kadınlara yakın davranmaları da aslında bir kaçıştı! Sen evlenmeden önce ikinci eşini aldı. Ev artık bir ev değildi.

Sen gerçekten Perviz’i seviyor muydun? Yoksa sevgi diye duyumsadığın çılgınlığının bir parçası mıydı? Babaevinden kaçman için bir başka pencere miydi? Baba sevgisi miydi seni ona çeken?
Puran diyor ki;
“Furuğ aşık olunca iki ayağını bir pabuca soktu ve cesaretle Perviz’le evlenmek istediğini söyledi. Babası yaşındaki Perviz’le… Furuğ’daki daha yaşlı erkeklere eğilimi babam oluşturdu. O her zaman babasını arıyordu ve asla da bulamadı. Biz mali açıdan sıkıntımız yoktu, babamız bizi her yönden temin etmişti; ama kaçıncı sınıfta olduğumuzu ya da ne yaptığımızı bilmezdi. Annem koyu bir diktatördü… özgürlükten tamamen yoksunduk…. Babamızın ikinci evliliğe karar vermesi evi dağıttı. Aile içi atmosfer çok çalkantılı ve kargaşa doluydu. Furuğ’un Perviz’e sevgi beslemesi baba evindeki sevgi noksanlığındandı. Baba evinde şiddet ve soğukluk egemendi. Hatırlarım Perviz ve Furuğ evlenirken, Perviz’in gelinlik alacak parası yoktu. Bu da ailemizin karşı koymasına neden oldu. Ama Furuğ açlık grevi yaptı. Küstü… Furuğ duygu dolu, dur duraksız ve çılgındı. Perviz ise mantıklı, hesap kitap insanı ve çok sıradan bir erkekti.”

Puran başka bir söyleşisinde şöyle diyecek: “Perviz… vefalı bir erkekti, Furuğ’dan sonra asla başka bir kadının adını ağzına almadı, başka bir kadınla ilişkisi olmadı. Furuğ hakkında kimseyle konuşmadı. Sorun şuydu: Perviz ona ev hanımlığı yapacak bir kadın istiyordu. Çocuğunun başı üstünde duracak bir anne. Ama Furuğ bir şairdi ve şair hayatını kumara oynar. Kimse Furuğ kadar şiire bedel ödemedi ve herkes işte bu şeylerden dolayı onu çok eziyet etti. Ölümünden sonra ona defalarca makale yazan bu aydınlar güruhu, onun anasını ağlattılar. Neden? Çünkü onu kıskanıyorlardı. Yaşama onlardan iki santim daha yüksekten bakan birini çekemiyorlardı. Tabii, Furuğ’un çok acı bir dili vardı. Dobra ve cesurdu. Günün koşullarına göre laf etmezdi. Ne kadar uyarırsam da kar etmezdi. ‘Onlar ne kadar değerliler ki hatırları için insan yalan söylesin?’ Doğru söylüyordu!”

Kargaşa ve karmaşa ortamında sen Perviz’le gizli gizli buluşuyor, mektuplaşıyorsun. Perviz Haziran ayındaki mektubunda sana, belki senin göremediğin, ya da görüp de algılayamadığın, belki de görmezden geldiğin kendine ait büyük bir gerçeği açıklıyor:
“Ben seni değerli bir kız olarak biliyorum; ama esasen karşı cinse pek hoş düşünceler beslemiyorum. Sizin yanınızda bir hakikatin var olduğuna inanamıyorum ve şayet bulunursa da çok az ve değersiz olduğundan eminim; çünkü hayatın bana öğrettiği ve kendi kişisel tecrübelerim bu düşüncenin doğruluğunu ispatlamakta. Böylece bu kuşkusuz aslın aksi ispatlanıncaya kadar kendi düşüncemden vazgeçmeye boyun eğmem. Mesela senin bana söylediğin sevgili sözcüğüyle benim sana hitaben söylediğim sevgili sözcüğünün çok farklı olduğuna inanıyorum. Birini hakikate eşdeğer, diğerini ise hakikatten uzak buluyorum. Bu benim düşüncemdir ve bu konuda sen bunun tersini pratik olarak bana ispatlamalısın. Perviz Şapur, pazartesi gecesi, 5 Haziran 1950”

“Karşı cinse” güvensizlik, önyargılı, sabit fikirli ve aksinin ispatını ise “pratik” olarak sana yükleyen bir erkek. Ama sen oralı değilsin. Şimdilik. Onunla evlenmeyi kafaya koymuşsun. Gençliğinin verdiği coşkuyla, sana özgü saflık ve açık sözlülük ve cesaretle ona evdeki sıkıntılarını yazıyorsun. Biran evvel seni alıp bu evden kurtarmasını istiyorsun:

“Pervizciğim gürültü patırtıdan, bağırtılardan, kavgalardan ve çekişmelerden kurtulmak için bu gece bu odaya sığındım. Ben kendimi bildim bileli bu tür şeylere karşıyım ve hep daha sakin ve gürültüsüz bir hayat arzuladım; ama bazen Tanrı bile insanla inat ediyor. Ne yapabilir ki insan. Şimdi onlar avluda komplo yapmakla meşguller. Lambayı benden almak istiyorlar. Biliyorsun benim dolabımın olduğu odada elektrik lambası yok. Ampulü uzun süredir yanmış… ben de geceleri yaklaşık bir saat gazyağı lambasını kullanıyorum. Evin sahipleri sinirlenmişler. Nasıl olur hem gazyağı hem elektrik kullanılır diye. Halbuki kendileri her gün bir teneke gazyağını soba ve ütü için kullanıyorlar. Sabahtan beri ev ahalisiyle kavga ve mücadele içindeyim. O kadar ağladım ki gözlerimin içi hâlâ yanıyor. Bana diyorlar ki neden sana bu kadar çok mektup yazıyorum. Ben anlamıyorum. Suç mu bu? Zavallı ben insan değil miyim ve birisini sevmeye, ona mektup yazmaya hakkım yok mu? Size gelmeye izin vermiyorlar, evden dışarıya ayak atmama izin vermiyorlar. Çıldıracağım. Ben mahpus muyum? Benim sizin evden başka yere gittiğim mi var? Ben genç değil miyim? Gezmeye, dolaşmaya ve eğlenmeye hakkım yok mu? Yalnız gitmem diyorum, peşimden gelin diyorum. Kim gelirse gelsin. Ama duyacak kulak nerde! Ağlıyorum, bağırıyorum. Bu evde kimsenin mantıktan anladığı yok. Birisinin anlayışı olsa o da korkusundan çıt çıkaramıyor. Bu evde herkes kendini beğenmiş, herkes despot ve zorbadır. Ben de sonunda kaçacağım. Başka çare yok. Bir gün bakacaklar ki artık ben yoğum!… Bu sabah makas kaybolmuştu. Ben hırsız mıyım, makası gizleyeyim sonra satayım diye? Benim kendi makasım var zaten. Bir saat soruşturma ve sorgulamadan sonra dolabımı açar açmaz hepsi benim dolaba saldırdılar. Benim bu evde sadece bir tane dolabım var ve onu bile bana bırakmıyorlar. Ama birisi bir şey istesin hemen çivileri çekiyorlar ve istedikleri oluyor (işleri bittikten) sonra da kilit ilk halini alıyor. Senden sonra ben senin bu nasihatine göre davranıyorum. Diyordun ya dikkatli, düzenli olmalıyım. Her gün elbiselerimi gözden geçiriyordum, eşyalarımı düzenliyordum, dolabımı temizliyordum; ama ne yazık ki bugünkü tarihi saldırıda bütün eşyalarım darmadağın oldu. Önemli bir şeyim yoktu ama bu yapılmamalıydı, yakışmadı. Ben de kendimi savunabilirdim. Pervizciğim, ev sahipleri benim dolabımda yaptıkları tahribat vallahi Amerikan bombardıman uçaklarının Kore’de yaptığı tahribattan daha fazladır. Sonunda makas bulunmadı ve ben rahatladım. Bir saat sonra benim bahtsızlığımdan ruj kayboldu. Ben asla ruj kullanmam. Tekrar kavga, bağırtı ve töhmet, iftira… ben bir ruj için bu kadar kavga gürültü çekmem için ne kadar aptal olmalıyım. (sonunda lambamı alıp götürdüler. Şimdi ne yapacağım?)
(Bir saat okkalı bir kavgadan sonra mektubumun devamını karanlıkta yazıyorum) sonunda ruj bulundu ve şans eseri bu sefer benim zavallı dolabım yeni bir saldırıya uğramadı. Öğleden sonra, çayı herkesi beklemeden ve herkesten önce içtiğim içim kafama sıkı bir yumruk yedim, sonra da sizin eve gitmeyi düşündüğüm için bir saat kavga ettim ve ağladım ve sonra da gece oldu; yenilmiş ve başı öne eğilmiş bir şekilde karanlığı gürültülü aydınlığa yeğledim. Benim günlük yaşantım budur işte……. 7 Temmuz, pazar)

Sen ve Puran, babaevinden hep kaçmak istiyordunuz değil mi? O kocaman ev, kocaman avlu, akasyaların boylandığı geniş avlu daracıktı sizin için değil mi? Hazar kıyısındaki Nevşehir’de, ev bir bağ gibiydi. Bir yanının penceresi denize bakardı, diğer pencereler ormana. O küçük ahşap kapı ise Rıza Şah’ın yazlık sarayına. Tahran’daki eviniz de büyüktü. Ama buna rağmen özellikle sen kaçmak istiyordun. Siz iki kız kardeş, kadınlar sülalesinden olduğunuz için miydi ki oralar daracık hapishane gibi geliyordu size ve hep kaçmayı düşünüyor, düşlüyordunuz? Kim bu uğursuz tohumu ekiyordu senin çocuk kalbine. Annen de aynı sülaleden değil miydi? Öyleyse o neden sizin çevrenize duvarlar örmüştü? Sen evlenerek hapishaneden kaçtığını sandın değil mi? Hayır, sen sadece hapishaneni değiştirdin. Onun için mi bu kez İran’dan çıkmayı, İran’dan kaçmayı düşledin durdun?

Bu arada sen resme merak sarıyorsun. Mehdi Katoziyan ve Ali Asker Potger’in gözetiminde Potger’in atölyesinde resim öğrenmeye başlıyorsun, ardından büyük ressamın adını taşıyan Kemalülmülk Kız Sanat Lisesi’ne geçiyorsun. Ama bu okulu evliliğin dolayısıyla bitiremeyeceksin. Daha evliliğinizle onay almadan sen Perviz’le gizlice buluşuyorsun. Sizde ya da onların evinde. Mektupları yazıyor, veriyorsun Feridun’a. O da gizlice Perviz’e götürüyor. Mektupların çoğu bir yandan evinizdeki kavgalara, gürültülere, diğer yandan Perviz ile evlenme hazırlıkları ve bu konudaki senin çocuksu komplolarına dairdir. Sen Perviz’in o kısa mektubunda ifşa ettiği gerçeğe rağmen ona evlenmeden önce, evlilik süresince boşandıktan sonra hep “Sevgilim” dedin, “sevgili Perviz,” dedin. Annenin, senin evlenme isteğini duyunca bayıldığını yazıyorsun:

“Sevgilim Perviz… Annen bizim evleneceğimizi duyunca Nevvab Hanım’ın dediğine göre düşüp bayılmış ve sana bela okumuş çünkü sen bir kızı 8 yıldan beri seviyormuşsun ve onu bir süre önce kocaya vermişler ve şimdi o boşanmış ve seninle evlenmeyi bekliyormuş. Perviz’im… ben gözyaşı dökmekten kendimi alamıyorum. Bunlar inanılacak şeyler değil ya da doğruysa ben o geçmişteki aşktan kalbinde bir eser kaldığını düşünmüyorum. Ama Perviz, şayet öyle değilse ve sen onun yanında mutlu olacaksan benim bir diyeceğim yok; fakat unutma ki bu unutma benim hayatıma mal olur çünkü ben ölürsem ancak sen gerçekten seni unuttuğuma inanırsın!… ben sensiz bir an bile yaşayamam… 13 Haziran 1950)”

Fakat her şeye rağmen senin direncin ve babanın karşı koymaması sonucunda evleniyorsun. Sen Perviz’in evine düğünsüz, törensiz bir dul gibi gelin gittiğinde baban çeyiz dizmiyor. Yoksa bilerek mi dizmedi. Perviz senin ilk dillendirdiğin aşkındır. Sen 16 yaşındasın ve onun evine sade bir düğünle gelin gidiyorsun. Sen gelinlik istemedin, mücevherat istemedin, annen baban çeyiz dizmedi. Sen dul bir kadın gibi gittin Perviz’in evine. Perviz’in ev tutacak, sana ev kuracak parası yoktu. Ona gizli mektuplaşmalarınızda “Aşkım,” diye yazıyorsun. Perviz beş parasız. Ona akıl veiryor, yuva kurmanın çok da zor olmadığını anlatıyorsun:
“… Sen benim durumumu biliyorsun. Anne babamın beni düşünmediklerini de biliyorsun. Onlar şimdiye kadar benim adıma en ufak bir şey almadılar ve yüz yıl geçse ve ben burada kalsam onlar bu bonkörlüğü göstermeyecekler. Hiçbir şeyim olmadan sadece kendimi alıp sizin evinize gelmek, sizin sofranızda yemek yemek ve sizin yatağınızda yatmak ve sizin rahatsızlığınıza neden olmak benim için çok zordur. Siz dememden maksadım sen değilsin, senin annen, baban ve kardeşlerindir. Sen yalnız olsaydın ve bir tek odada hiçbir şeysiz yaşıyor olsaydın, Tanrıya ve sana ki en azizimsin yemin olsun ki o gece bana kalmam için ve evime gitmemem için bana ısrar ettiğinde kalırdım… bu nedenle de annenin ve diğerlerinin gelip sadece beni hiçbir şeysiz olarak alıp o eve getirmelerine karşıyım. Utanıyorum Perviz. Yemin olsun ki beni öldürsen de gelmem. Ben başkalarının kinayelerine katlanamam… Ev eşyası almak için borçlanma konusuna gelince… bizim bir odadan fazla bir yere ihtiyacımız yok… demek bizim almamız gereken eşya bunlardır: 1- bir parça muşamba, 2- bir masa, 3- perde ve yatak örtüsü için kumaş ve tabureler, 4- ahşap tabure (boyasız ve çok ucuz cinsten), 5- mutfak eşyası (tabak, çatal, kaşık, tencere, elektrikli semaver yerine bir tane elektrikli demlik, ya da bir tane mangal) ütü ve aklıma gelmeyen birkaç şey daha. Bu tabak ve çay eşyasını eski elbiseleri eskiciye vererek alırız… (19 Temmuz)”

Ve evliliğinize onay çıkınca da sen hemen Perviz’e yazdın ve özel ulağınla onun eline ulaştırdın:
“31 Temmuz 1950, Perşembe
Perviz, sevgili eşim. Sanırım artık sana eşim diye hitap edebilirim. Sen de istersen bundan böyle bana sevgili eşim diyebilirsin. Annemin bu kadar vefasız ve taş kalpli oluşundan dolayı kendimi yok etmek istiyordum… Tanrıya ve yanında kutsal ne varsa yemin olsun ki seni çılgınca seviyorum ve sen beni terk etmeden önce ben kendimi bu hayatın zincirlerinden kurtaracağım… Çok bedbaht olduğumu biliyorum. Senden sonra yaşayamazsam ve ölümü yeğlersem sakın bana serzeniş etme. Çünkü insan, hayatının temelini kaybedince çaresi yok ölmelidir… evet Perviz, sen beni terk edersen ben ölürüm… siyahtan öte renk yok! Elveda sana… ya sadece bu gün için ya da her zaman için ve bu tamamen senin kararına bağlı!”

Evlendikten sonra, kocanın işi nedeniyle Ahvaz şehrine gitmek zorunda kalıyorsun. Çok büyük bir coşkuyla gidiyorsun Ahvaz’a; ama bilmiyorsun ki bir yıl bitmeden, yani 1951’de, aranızdaki geçimsizlik yüzünden babaevine Tahran’a geri geleceksin. Geldin. Ve gelir gelmez de Günah adlı şiirini yazdın ve verdin şair Feridun Moşiri’ye Roşenfekr Dergisi’nde yayımlasın diye. Yayımlandı ve kıyamet koptu.

Bu senin kaçıncı kişisel kıyametindir? Mahşerin provası yapılıyor. Ancak senin günahlarını ve sevaplarını tartanlar, iyilik melekleri değildir değil mi? Onlar senin aleyhinde hiçbir sözden kaçınmıyorlar. Ama baban da onlara katılıyor. Babana bu konu hakkında mutlaka tartışmışsın. Ama aranızda neler geçtiğinden haberimiz yok. Sen babana sordun mu baba, hani sen büyük ediptin, edebiyat ve sanatseverdin? Ona dedin mi ki senin yanında olması gerekiyor diye?

Bu pek de yardıgancak şey değil: 17 yaşındaki genç bir kadın, toplumunda Şah diktatörlüğünün ve baskısının bunalttığı toplumda yeşeren bodur aydınımsıların egemen olduğu edebiyat dünyası sana karşı koydu. “Sevgilim” dediğin kocan Perviz de öfkeleniyor sana. Şiirin yayımlandığı Dergi, işi daha da büyütüyor. Baban dayanamıyor artık ve seni evden atıyor. Bu olayı, yani babanın, sevgisini senden esirgeyen babanın seni evinden sokağa atmasını kendi kişisel tarihine yazıyorsun. Kocan ve kocanın ailesi de sana arka çıkmıyor.

Ah Furuğ sen ne yaptın? Sen bilmiyor musun ki daha bir çocuksun! Bilmiyor musun ki bu dünyanın çarkı, sermayenin fallik güçlerinin değirmenine su taşır? Sen bir kadınsın! Sen 17 yaşında bir kadınsın! Bütün kuralları alt üst etmeye nasıl cüret edersin, nasıl kalkışırsın buna? Ben şairim diyorsun! Ben severim diyorsun, bir erkeği severim diyorsun! Furuğ, senin cinsinden olan kadınlarla yatıp kalkan erkekler bunu böbürlenerek yazabilirler. Kadın bir maldır. Bir şeydir. Bir şey nasıl düzene karşı ayaklanabilir? Ayaklandın ve baban evden attı. Gittin Şah Caddesi’nde küçük bir oda kiraladın. Ama geçinemiyorsun değil mi? Akşama yiyecek ekmeğin yok. Bir yere gitmek için otobüse binecek paran yok. Ama şiirden değil kopmak, ona iyice sarılıyorsun. Senin biricik sevdan şiire sarılıyorsun. Ama sonunda yoksulluk bir taraftan, gazetelerde sofra sofra yazılan töhmetler, küfürnameler sana boyun eğdiriyor değil mi? Babaevine dönüyorsun. Senin her geri adımınla onlar ne kadar çok sevinmişler ve sen nasıl da ezik hissetmişsin kendini. Sermaye egemen toplumdaki erkeklerin kuralları pek acımasızdır Furuğ! Bunu defalarca tecrübe edeceksin. Babaevine dönüyor ve evin bir odasına kapanıyorsun ve kimseyle görüşmek istemiyorsun. Babanın yüzünü görmek istemiyorsun: şeytan görsün yüzünü! Sonunda dayanamıyorsun ve tekrar koca evine gidiyorsun. Mecbur bırakılıyorsun. Bunu kendine yediremiyorsun. Onun için mi sürekli kocanı methediyorsun? İyi birine boyun eğmek daha çekilir olur değil mi?
“Seni 20 gün sonra göreceğim düşüncesiyle teselli bulamıyorum. Bir kez daha sana tapıyorum desem ne çıkar! Ben sana gerçekten tapıyorum, sen kendin bunu bilmiyor musun? Bana söyle, yalnızlıkla ne yapıyorsun? Yemek ne yiyorsun? Hayatın nasıl geçiyor? Perviz, ben artık senden ayrılmak istemiyorum. Bu son olsun! (21 Mayıs, 1951)”

Haşim Hüsrevşahi
Kaynak: “Dahiler ve Aşkları” İkaros Yayınları, 3. Baskı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aziz Nesin: “Azgelişmiş Ülkeler” demek yerine “Gelişmemiş Ülkeler” demeyi daha uygun buldular

Amerikan Cart Vakfından ödenen paralarla, Amerika'nın tanınmış bikaç iktisatçısı, azgelişmiş ülkelere gittiler. Bu gezinin ereği, o ülkelerde incelemeler yapıp neden...

Kapat