İnsan Varlığının Tasviri ve En Temel Nitelikleri – Ali Şeriati

Onsekizinci asır ve ondokuzuncu asrın başı Avrupa’sında modern hümanizmin en seçkin propagandacı ve düşünürleri olan radikalistler, 1800 yılında yayınladıkları bildiride, Tanrı’nın ahlak alanından çıkarılmasını ve insanın üstün bir bilinç sahibi olması nedeniyle onun yerine “bilincin konulmasını istiyorlardı. Onlara göre bu “ahlakî bilinç” insanın öz doğasından kaynaklanmakta, insan tabiatının gereği olarak bulunmaktaydı.

“İnsan doğası”na (nature humaine) ve “ahlakî bilinç”e (conscience morale) dayanmak, çağımızdaki ateist Batı hümanizminin değişmez esasıdır.

Bilimsel tasnif ve analiz çağının ortaya çıkışıyla, özellikle de psikolojiyi yenerek gerisinde bırakan sosyolojinin gelişmesiyle “insan doğası” denilen esas, önce şüpheye konu oldu, ardından inkar edildi. Bu arada, “ahlakî bilinç” bu doğanın derinliklerinden besleneceği yerde, değişmesi kaçınılmaz olan insan toplumu çevresinin doğasından beslenen ve onun değişmesiyle değişen “toplumsal bilinç”e dönüştü. Böylece kutsal ve metafizik değerler bütünü olarak sarsıldı ve düşüşe geçti.

Bütün bunlara rağmen Batı burjuvazi liberalizminin, kendisini üzerine dayalı bir sistem saydığı modern hümanizm; insanı, ölümsüz ahlakî faziletlere ve üstün metafizik değerlere sahip bir varlık olarak görmektedir. Bunlar, asıl ocağı insan olan fazilet ve değerlerdir. Bundan dolayı o, fizik ve fizik ötesi karşısında insanın üstünlüğüne dayanır.

Söz konusu hümanizmde “insan ahlakı” tamamen dinden alınmıştır. Fakat onun sadece dinî açıklaması inkâr edilmiştir. Ahlakî faziletlere göre eğitim, gelişim ve fedakarlık imkanını Tanrı’ya inanmaksızın bildirmiştir.

Marksizm bu açıdan iki döneme ayrılır: Başlangıçta Marks kapitalizme cephe almakta ve şiddetle saldırmaktadır, ikincisi, Marks’ın kendi komünist sosyal sistemini ortaya koymaya başladığı dönemdir. Marksizm’in kendisini ispatladığı bu ikinci dönemde Marks, ahlakî değerlere göre sergilediği hayret verici duyarlılığı kendi komünist siyasal, ekonomik ve devrimci coşkusunun altına yerleştirmiştir. Bu daha çok, tutkulu bir zafere işaret eden güç peşindeki bir siyasî lidere karşılık gelir. Ancak Marks, kuvvetli etkileyiciliğinin yanında, kapitalizmin hışmına uğramış birçok kişiyi cezbeden kendine özgü eleştirel bakış açısıyla kapitalizme karşı, “İnsanî yüce değerlerin düşüşüne ve yok oluşuna yol açıyor.” diyerek saldırıya geçmiştir. O, acımasız, zalim ve duygusuz makine düzeni içinde; rekabete, sömürüye, ahlak bozukluğuna ve bencilliğe dayalı kapitalizm düzeni içinde kendisine yabancılaşmış olan insandan, irfanı bir söylemle, çalışkan, benlik bilinci olan, doğru, onurlu diye söz ediyor ve hemen arkasından şöyle haykırıyordu: “Çalışma, insanlığın özüdür. Kapitalizm bu özü maddî bir eşya olarak algılıyor. Buna para ile değer biçiyor; sonunda işçi, midesinin kölesi haline geliyor.”

Ne var ki bu mistik söylem; üretimden, üretim araçlarının asıllığından, ekonomik verimlilikten ve özellikle kendi sosyalizminde bütün toplumu ekonomiye göre şekillendirme projesinden söz edince “materyalist” bir söyleme dönüşüyor.

Marksizm’in olumsuz yönünde, insandan övgüyle söz edilişi, Aron, Duverger ve Henry Loufer gibi düşünürleri Marks’ın eleştirel ve felsefî eserleri hakkında yan şaka, yan ciddi “mistik bir hümanizm” demeye sevk etmiştir.

Egzistansiyalizm; yaratılışı konu alan ilginç bir felsefî söylemde insanı, “Dünyada ayrı ayrı dokunmuş bir kumaş” olarak tanıtmaktadır. O, kendisine Tanrı ya da doğa tarafından hiçbir belirli özellik ve nitelik verilmemiş olan bir varlıktır. Seçme gücüne sahip olduğu için kendi kendisini şekillendirmekte ve yaratmaktadır.

Büyük Doğu dinlerinde insan, evrenin Tanrı’sıyla özel bir akrabalık bağına sahiptir. Zerdüşt’ün dininde insan, Ahuramazda’nın dostudur. Hatta büyük yaratılış savaşında, Ehrimen ve askerlerine karşı uiyüik“in zaferi için ona yardım eder. Vahdeti vücutçu (panteist) ve bunların başını çeken Hinduizm’de Tanrı, insan ve aşk, varlık alemini yeniden yaratmak için el ele vermişlerdir! Bu dinde insan ve Tanrı öyle iç içe girmişlerdir ki onlan birbirinden mantıksal olarak ayırmak mümkün değildir. Aynı durum bizim büyük mutasavvıflarımızın eserlerinde de çok güzel açıklanmıştır, islam’da ise insandan Allah’a doğru giden mesafe sonsuza kadar uzaklaştırılmasına rağmen Allah’tan insana doğru giden mesafe tamamen ortadan kaldırılmıştır, islam, yaratılışta sadece onu, Tanrı’nm ruhuna sahip O’nun emanetinden sorumlu ve “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanması” gereken bir varlık olarak tanıtmaktadır.

Üzerinde ittifak edilen bir hümanizmde, insan türünün en temel nitelikleri şöyle sıralanabilir:

1- İnsan, asil bir varlıktır. Yani, bütün doğal ve metafizik varlıklar arasında, bağımsız benlikli ve üstün bir “öz”e sahip olan tekvarlıktır.

2- İnsan, iradesi olan bir varlıktır. Bu, onda bulunan açıklanması imkansız ve harikulade en büyük güçtür. Bu irade, tabiat alemini, tarihi ve toplumu kendisine mutlak olarak bağlayan nedensellik zincirine “bağımsız ilk neden” olarak dahil olur, işlev görür ve bu belirlenmiş teselsülde rol oynar. Onun varlığının iki belirleyicisi olan özgürlük ve seçme ona ilahî bir nitelik kazandırmıştır.

3- İnsan, bilen bir varlıktır. Bu onun görünen en seçkin niteliğidir. Bilgi, düşüncenin hayret verici ve mucizevî gücüyle dış dünyanın gerçekliğini anlar, duyu tarafından örtülmüş gizlilikleri açığa çıkarır, her hakikat ve olayı tahlil eder, hissedilenler ve sonuçlar düzeyinde kalmaz, duyu ötesi şeyleri kavrar ve sonuçtan sebebe doğru çıkarımda bulunur. Bu şekilde hem kendi duyusal sınırım zorlar hem de kendi zamansal sınırını şimdi içinde bulunmadığı geçmiş ve gelecek yönünde genişletir, ayrıca çevresine ilişkin doğru, yaygın ve derin bir tasavvur elde eder.

Pascaftın deyişiyle; “İnsan zayıf bir ney çubuğundan öte bir şey değildir. Ufak bir damla dahi onu ortadan kaldırmak için yeterlidir. Ancak bütün dünya onu öldürmeye kalksa, o yine de bütün dünyadan daha üstündür. Çünkü dünya insanı yok ettiğinin farkında değildir ama insan kendi yok oluşunun farkındadır.”
Kısacası, bilgi, varlıktan daha üstün bir “öz”dür.

4- İnsan, benliğinin şuurunda olan bir varlıktır. Yani kendisi hakkında huzurî bilgisi olan tek canlı varlıktır. Kendisini kendinden bağımsız bir varlık olarak inceleyebilir, tahlil edebilir, tanıyabilir, değerlendirebilir ve neticede değiştirebilir. Çağımızın büyük tarih felsefecisi Toynbee şöyle diyor: “Bugünkü insanlık medeniyeti, kendi tarihinin en yüksek merhalesine ulaşmış bulunmaktadır. Çünkü çöküşle yüzyüze olduğunu bilen sadece günümüz medeniyetidir!”

5- İnsan, yaratıcı bir varlıktır. Faaliyeti ile iç içe olan bu yaratıcılık onu, tabiatın karşısında, Tanrı’nın yanında bir konuma yerleştirir. O, kendisini olağanüstü bir güçle donatan bu yaratıcılık sayesinde varlığın doğal ölçülerinin ve kendi sınırlı imkanların ötesine geçebilir. Bu güç ona, sınırsız bir varlık kapasitesi ve açılım sağlar, onu tabiatın kendisine vermediği imkanlarla donatır.

Tabiatın derinliklerinde bulunan güçleri ona verdiği gibi, istediği takdirde tabiatta bulunmayan güçleri de onun için yaratır.
Bu şekilde kendisine ait yaratıcılık gücü sayesinde ilk safhada  araç gereç üretir, ikinci safhada sanat yapar.

İnsan, ülküsü olan ya da idealist bir varlıktır. Hiçbir zaman “olan” a teslim olmaz. Onu, olması gerekene dönüştürmeye çalışır. Bundan dolayı daima değişik şeyler yapar. Yine bu yüzden, çevrenin ürünü değil, çevresini şekillendiren bir aktör olduğunu gösterir. Başka bir ifadeyle, kendi ülküsünü gerçeğe empoze eder. Böylece yalnız hareket halinde ve olgunlaşma yönünde hareket eden birisi olarak kalmaz, üstelik diğer canlı varlıkların aksine kendi tekamül seyrini kendisi belirler ve olacaktan önceden bilir.

İdealizm, insanın hareket ve tekamülünü sağlayan en büyük etkendir. Onu mevcut gerçeğin, tabiat ve hayatın sabit ve sınırlı duvarları arasında hareketsiz kalmaması için tahrik eder.

Onu, sürekli düşünmeye, meraka, icada, araştırmaya, gerçeği aramaya, maddî ve manevî üretime teşvik eden bu güçtür. Sanayi, sanat, edebiyat ve insan kültürünün diğer zenginlikleri, hiçbir zaman evrenin kendisine biçtiği konuma teslim olmak istemeyen bu varlığın idealist ruhunun dışa vurumudur.

7- İnsan, ahlakî yönü olan bir varlıktır. Burada çok önemli olan “değer” meselesi gündeme geliyor. Değer, insan ile bir olay, davranış, eylem veya durum arasındaki ilişkiden ibaret olup içinde faydadan daha üstün bir güdü vardır. Bundan dolayı değer, ibadet ve itaatla yoğrulmuş bir kutsal ilişki olarak adlandırılabilir. Öyle ki bu ilişkide insan, kendi hayatını ve varlığını bile feda etmeye hazırdır.

Ama aynı zamanda, buradaki açıklamanın hiçbir zaman tabiî, aklî ve ilmî bir açıklama olamayacağı da pek âlâ düşünülebilir. Öyleyse bu duygu, tarih boyunca bütün din ve kültürlerde insan türünün en yüce varlık tezahürü olarak kabul edilir; her millet ve dinin kültüründe, büyük insanlık kültüründe en değerli sermayeleri, en görkemli iftiharları ve en kıymetli aşk, macera ve iltifatları oluşturur.

Edebiyat, sanat ve ilim yolunda kendi maddî hayatını unutan insanlardan din şehitlerine, hakikat mücahitlerine ve büyük millî kahramanlara kadar; evlilik için sevgiyi faydaya tercih eden insandan, inanç, millet ve insanlık karşısında ferdî aşkını, hatta bizzat kendisini bir kenara koyan insana kadar herkes, insan hayatındaki insanî değerlerin yaratıcısıdır.

Değer ve fayda iki zıt kavramdır. Maddî olmayan bir varlık olarak insana, diğer bütün varlıklardan farklı olarak özsel üstünlükle iç içe geçmiş bir bağımsızlık tabiatı veren şey, onun amaçsız değer aşkıdır.

Değerler tabiatta bulunmazlar, maddede haricî bir varlıktan yoktur. Bundan dolayı realizmin, “değer”in varlığını kabullenmesi imkansızdır. Çünkü insan olmasaydı değerler de olmazdı. Buradan şu kesin ve zorunlu sonuca ulaşıyoruz: Değerler insanın iç dünyasından doğar. Bu nedenle idealist ya da sübjektif konulardır. Dolayısıyla realistlerin bunu mecburen inkar etmeleri gerekir.

Ama insan varlığının en yüce boyutları nasıl yok sayılabilir.

Elbette bu çok zor, aynı zamanda korkunç ve utanç verici bir iştir. Fakat bir realist, insanı maddî gerçekliğin önüne, zihinde olanı da zihin dışı gerçekliğin önüne geçirmeden bunu nasıl onaylayabilir? Bu, realizmi inkar etmektir.

Fakat sosyoloji, psikoloji ve antropolojide sadece kendi felsefî ve bilimsel düşüncelerine dayanan materyalist ve natüralist benzeri realist filozoflar, değerleri inkar noktasında fazla tereddüt göstermezler. Onları ya hurafe, vehim ve tevarüs edilmiş adetler ya maddî hayatın şekillendirdiği alışılmış sosyal gelenekler ya da bu konuşan hayvanın biyolojik yapısından kaynaklanan duygusal durumlar olarak açıklarlar. Acımasız ve yarı bilimsel kuru analizle onların saygınlık, kutsallık ve faziletini yok ederler. Aynen  al renkli yumuşak ve canlı bir doku gibi cansız madenî parçalara ve ilk toprak unsurlarına ayrıştırırlar.

Realistler insanın, ilim ve hakikatin keşfi yolunda kendi varlığını unutma, hayatını milletine adama, ülküyü menfaate tercih etme, güzelliği ve iyiliği, lezzet ve faydadan daha değerli görme duygusunu sünnet düğününe katılma anındaki duygu gibi yorumluyorlar!

Marksizm burada, bir ideolojinin düşebileceği en kötü ve en zayıf duruma düşmüş bulunmaktadır.

Çünkü Marks, sadece felsefe yapan bir materyalist değildir ki Sartre gibi şöyle desin: “Özgürce, tercih ederek ve iyi niyetle neyi seçtiysen o değerdir ve iyidir”; kötülüğü ve bencilliği seçmiş olsan bile. Zira Marks, kendi zamanındaki “proloterya”ya rehberlik etmiş ve bir parti kurarak uygulamada ilerleme kaydetmiş, bundan dolayı somut bir çağrının sahibi olmuş toplumsal bir ideologtur. O, Sartre’ın aksine şöyle diyordu. “Neleri seçmelisin?” Ayrıca onlar karşısında sorumluluk duyacaksın. Bu sorumluluk gereği, belirlenmiş olan bu ülküleri gerçekleştirmek için gayret göstereceksin, fedakarlık yapacaksın!

Yani bütün maddî vasıtalarını, ekonomik gereksinimlerini, içgüdüsel uğraşlarını, kendi ferdî çıkarlarını ve hatta kendi varlığını bu yolda feda etmelisin!

Bu durumda onun, “değerler”den, faydanın karşıtı olan ve insanın maddî varlığının ötesine uzanan değerler topluluğundan söz ettiğinde şüphe yoktur.

O kadar ki kapitalist sistemden ve burjuva psikolojisinden bahsederken onun, insan varlığının değerlerini para ile ölçtüğünü, insanı ahlakî bakımdan aşağıya sürüklediğini ve bozuk bir toplum meydana getirdiğini söyleyerek asıl dayanaklarının “ahlakî değerler” olduğunu ortaya koymaktadır. Marks, düşünce sistemini ortaya koyup diyalektik materyalizmden söz ettiğinde, mutaassıp bir şekilde realizme vefalı olduğunu göstermek için uğraştığında, sadece doğa bilimlerinin maddî ve biyolojik açıklamasına giren şeyleri doğru ve kabul edilebilir saydığında ve insanî değerleri temelsiz, zayıf ve değersiz olarak tahlil ettiğinde artık herhangi bir materyalist ve kaba realisttir!

Marks’ın burada insanın saygınlığını korumak için kullanmış olduğu ve bilimsel hile ile iftihar ederek sürekli hatırlattığı ifade şudur: Diyalektik, diğer materyalistlerin ve natüralistlerin algıladığı gibi insanı, mekanik dünyada değişmez maddî bir şey olarak algılamıyor. Aksine, tarihsel diyalektik ile hareket eden evrim halinde bir varlık olarak tanıtıyor.

Böyle bir tedbir ile Marks, insanı tabiattan tarihe taşıyor. Fakat bu “makam yükselmesinde insan, hiçbir özsel üstünlük bulamaz. Çünkü, tarih de Marks’ın deyişiyle “Maddî tabiatın hareketine bağlıdır. İnsan tarihsel konumunda bile son tahlilde natüralistlerin “mekanik tabiatlına döner. Onu maddî bir şey olarak algılıyorlar. Görüldüğü gibi Marks, toplumsal platformda insana hediye ettiği değerleri diyalektik materyalizm yoluyla ondan geri alıyor.

Burada Chandall’ın şu çok anlamlı sözünü hatırlamak lazım:

“Marks, insanın bütün öz değerlerini maddeci diyalektiğin kör belirlenmişlik arabasının tekerleri altında ezen bir filozoftur. Ancak politikacı ve lider olan Marks, bu değerlerden en heyecanlı övgülerle bahsederken insanı, zafer ve güçe alet etmektedir.

Acaba bu inandığınız soysuz değerlere dayanmanız başarıya ulaşmak için değil midir?

Öyleyse bu, en açık siyasal aldatma şeklidir.

Her halde, çağdaş dünyada hakim olan bu dört akımın üzerinde birleştikleri esaslardan yola çıkarak şöyle bir tanım yapılabilir:

İnsan, evrende kendine has bir özü bulunan şerefli, yaratılmış, irade sahibi olduğu için de üstün ve ayrıcalıklı, tabiatta “bağımsız bir neden” olarak bulunan, seçme gücüne sahip, tabiî yazgısına karşılık, kendi yazgısını oluşturabilen, sahip olduğu güç sayesinde yükümlü ve sorumlu olan bir varlıktır. Bu sorumluluk, bir değerler sistemine dayanmazsa anlamsızdır.

Aynı şekilde o, idealist bir varlıktır. Hem doğada hem toplumda hem de kendindeki “gerçek”i “hakikaf’a, “olan”ı ise “olması gereken”e çevirmek için elinden geleni yapar. Bu dönüştürme onda olgunluğa doğru bir hareketin oluşmasına yol açar. Yine o, kendi çabası ile, “tabiat karşıtı bir güç” olarak ortaya çıkar. Bu yolla hem kendi tabiatını hem de evrenin tabiatını yeniden yaratır. Yaratıcı bir güce sahip olduğu için, bu yaratma ile hem tabiatın hem de kendisinin varlıksal olarak genişlemesini sağlar.

Böylece estetik, edebiyat ve sanat alanındaki yaratıcılığı ile maddî dünyaya onda olmayan şeyleri bahşeder. Sanatsal yaratıcılığı ile de tabiatın kendisine vermediği güçleri sağlar, insan aynı zamanda düşünen bir varlıktır. O, bu metafizik yeteneği ile hem dünyayı, hem de dünya, toplum ve zaman içindeki kendi insanî varlık ve konumunu bilir. Bu yolla varlık alanını mevcut sınırlarının ötesine doğru genişletir. Düşüncesi, duyusal olgular düzeyinden daha derinlere iner ve maddî dünyanın dar tavanını aşıp daha yükseklere çıkar. Öyle ki dünyanın sınırlan sona erdiği halde o yolculuğuna devam eder. Bu varlıksal yükseliş onda sonsuza kadar sürer. Nihayet insan, kendisinden kutsallıkların sızdığı kutsal bir “öz”e sahiptir. Kutsallara karşı saygı onun varlığının olağanüstü ve mantık ötesi olan en yüce tecellileridir. Bunlar bütün olarak insanî değerleri, tarih boyunca insanlığın manevî sermayesi ve övüncü olan aşklar ortaya çıkarmış değerlerdir. Bunlar mukaddes kavramlardır. Delilleri değişik olsa da ebedî ve mutlaktırlar. Yalnızca insanın tür olarak değişmesi ve yok olmasıyla değişime uğrarlar. Büyük filozof Nietzsche bir araba atını kurtarmak uğruna canını feda etmiştir! Materyalist düşünce böyle bir şeyi, değil beyhude kabul etmek, onu tehlikeli bularak mahkum eder. Çünkü olay, bir “hayvan” için bir “deha”nın mahvoluşuyla sonuçlanmıştır.

Ne var ki insanın hayret verici “öz”ünde böylesi bir olayla karşılaştığında, heyecan dolu ve takdire layık bir halde, onu yücelten ve kutsallaştıran, bu tür bir “davranış”a muazzam bir değer yükleyen, akıllara durgunluk veren olağanüstü bir unsur vardır. Çünkü, Nietzsche’nin kendini feda etmekle bir ahlak yaratmış olması, deha bile olsa bir insanın varlığından daha üstün bir ahlakî değerdir.

İnsanda böyle bir yargı ve güdüyü meydana getiren şey, insan varlığının metafizik boyutudur. Materyalistler bu boyutu inkar etmekle insanı, kabul etmekle de kendi düşüncelerini inkar etmiş olurlar.

Ali Şeriati
Kaynak: İnsan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Metin Altıok: Türkiye’de olmayacak şey yoktur!..

Kapat