Egzistansiyalizm’de Ahlaki Ölçüt ve Örneğin Yokluğu – Ali Şeriati

Kant ise “Benim ahlaki görevim nedir?” sorusunun cevabında konuya şöyle yaklaşıyor: “Eğer her şey sadece o şey için yapılırsa başka bir şeye aracı kılınmazsa bu tutum ahlaki demektir. Örneğin fakir birine yardım ettiğinizde onun size dua etmesini beklerseniz ya da Allah size bu davranışınızın karşılığını vereceği için bunu yaparsanız bu iş ahlaki değildir. Gösterdiğiniz davranış türü iyi de olsa ahlaki değildir.

Şimdi egzistansiyalizmin en önemli ve en can alıcı konusuna geldik, insan “hiç” değildir, o kendisini oluşturan bir varlıktır. Yani, ilk safhada “seçme”si, ikinci safhada da yaptığı “iş” vardır.

“Seçmek”ten ne anlıyoruz? Biz kendi kendimizi var-etmek zorundayız; kabul, peki burada kıstasımız ne olacak? Egzistansiyalizme göre insanın özü, önceden bir Tanrı tarafından belirlenmemiştir. Elinde ahlaki bir ekol ve din bulunmayan bizler insan olarak, “insan”ı neye ve hangi ölçüte göre yaratacağız?!

Egzistansiyalizmin en zayıf noktalarından biri burada yüzünü gösterdi. Şimdiye kadar mantıklı, sağlam, doğru ve dikkatle düşünülmüş bir yol tutturan Sartre’ın bundan sonra artık zorunlu inişe geçtiğini gözlemliyoruz. Yani Sartre gibi büyük bir dehanın zorunlu olarak bu düşüşü yaşaması gerekiyor. Nedenine gelince; daha önce kendi egzistansiyalizmini bütün yüce ve mutlak ölçülerden soyutlamış, çırılçıplak bırakmıştı.

Şu ana kadar “iyi”nin ve “kötü”nün ne olduğunu, yüce insanın kim olduğunu, neden canlı olduğumuzu, tekamül yolunun hangisi olduğunu, ne yapmamız gerektiğini, onları esas alarak belirlediğimiz birkaç “numune”ye ve “ölçüt’e sahip olduğumuzu anladık. Saydığımız eylemlerin değişik esaslara ve belirli ölçütlere göre yapıldığını kabul ediyorduk.

Bu ölçütlerden birisi, insanlara tarih boyunca zaman ve kültürlerin değişikliğine göre sunulmuş olan Tanrı ve dini kurallar idi. Bu kurallar bize; insanın sürekli topraktan Tanrı’ya, maddi alçaklıktan manevi yüceliğe, düşüklük ve gelişmemişlikten manevî gelişmişlik ve olgunluğun zirvesine uzanan yolda hayvani içgüdüsel duyumlarının yerine aşk dolu bir tapınmayı tercih eden varlık olduğunu hatırlatmaktadırlar. Yollar ve ahlaki kurallar belirlidir. İyinin ve kötünün ölçüsü “Allah” idi. Bu dünyada hesap ve kitabın olduğu, büyük bir hakiminin bulunduğu biliniyordu. Benim eylemlerim belirli ve sabit yasalara göre her dönemde kontrol edilmektedir. Ben Allah’a karşı iyi işlerimden ve yanlışlarımdan sorumluyum.

İkinci örneği natüralistler ortaya koymuştur: Natüralistler, Tanrı’nın varlığını kabul etmemekle birlikte Tanrı’yı kabul etmeksizin manevî bir ahlaka sahip olabileceklerini söylemektedirler. 1900 yılında (bu sayı oldukça tarihsel bir semboldür) bu işin başını çeken Fransa’da, okullardaki dini esas alan ahlak derslerinin değiştirilmesi, programından “Tanrı” unsurunun çıkarılması ve Tarın’dan hiç söz edilmemesi gerektiğini açıkladılar. Peki fedakarlığı, “iyi” olmayı ve ahlakî kuralları nasıl muhafaza edeceklerdi? Buna da çözümleri hazırdı; “Ahlaki kuralları  Descartes’ten, Voltaire’den, Diderot’tan vs. alırız. Onlar iyiliksever ve şefkatli olabileceğimizi, diğerleriyle uyum sağlayabileceğimizi, kendi çıkarlarımızı toplumun çıkarları uğruna feda edebileceğimizi, hiç kimseyi incitmeyebileceğimizi, kadınlarımızı dövmeyebileceğimizi vs. söylemişlerdi. Bu genel bir bildiri niteliğindeydi. Tarı’ya inanmamıza, amellerimizle kendisine karşı sorumlu olduğumuz bir hakimin varlığına inanmamıza gerek olmadan da bu işleri yapabiliriz. Çünkü Tanrı yoktur. Onun yerine geçecek, bize yol gösterecek insan vicdanı (bilinci) vardır.” insan vicdanı ne demektir? insan vicdanı, bütün insan fertlerinde ortak olan bir güçten ibarettir. Tarih boyunca coğrafi farklılıklarda ortaktır. Ortak niteliklere ve ortak özelliklere sahiptir. Bu nitelikler bedevi insanda, uygar insanda, kızıl, siyah ve beyaz derilide, Doğuluda ve Batılıda ortaktır. Bu, insanın doğal ve genel vicdanıdır. Hangi renkten, hangi tipten olursa olsun herkes bu mayaya sahiptir. O bana neyin iyi ve neyin kötü olduğunu söyleyebilme gücüne sahiptir, iyi ya da kötü bir iş yaptığımızda o vardır. Paylaşmaya rıza gösterme ve ferahlama buna yardım eder. Şu halde Tanrı’yı kaldırarak onun yerine ahlaki ölçüyü ve insanın genel vicdanı olan ve bütün insanlarda ortak olan manevi ahlakın uygulanmasını yerleştiririz.

Ancak Sartre genel beşeri vicdanı ya da tüm insanların ortaklaşa sahip oldukları bir “öz”ün varlığını kabul etmiyor, insan ve onun varlığı yoktur, insan bizim gelecekte yaratmamız gereken ve yaratmakta olduğumuz niteliklerden ibarettir. Yani “insan” geçmişte olmadığı gibi şu anda da yoktur. Biz şu an insan olma halini yaşıyoruz. Daha güzel bir ifade ile bir insan oluşturma, kendi insan mekanizmamızı oluşturma halindeyiz. Her insanda ortaklaşa var olduğu söylenen vicdan ve nitelikler böylece yoksanmış olmaktadır. Ona göre bunlar kuruntudan başka bir şey değildir. Yalnızca “varoluş” hepsinde ortaklaşa var olan şeydir.

Nitelikler, kendimizin oluşturmak zorunda olduğu ve tarih boyunca oluşturulan renklerden ve olgulardan ibarettir. Peki özgür ve sorumlu olan, pratiği ile herkese örneklik etmesi gereken insan bu pratiğini hangi ölçüye dayanarak seçecek? Sartre bu noktada oldukça duyarlı bir örnek veriyor, diyor ki: “Öğrencilerimden biri gelerek dedi ki: Ben çok büyük ahlaki problemlerin içine düştüm. Annemin benden başka kimsesi yok. Bir yandan da İngiltere’ye giderek dostlarla işbirliği yapıp onların çıkarına olan şeylerde fedakarlık yapmak istiyorum. Simdi “hasta olan annemi mi yoksa ortak düşüncelere sahip olduğumuz dostlarımı mı tercih etsem iyi olur?” diye düşünüp duruyorum. Acaba annemin yanında mı kalsam yoksa İngiltere’ye mi gitsem?”

Burada ne Mesih’in ne de Kant’ın ona verebileceği herhangi bir ; yanıt yoktur. Ne diyor Mesih: “Birbirinizi seviniz, birbirinize; hizmet ediniz.” Kant ise “Benim ahlaki görevim nedir?” sorusunun cevabında konuya şöyle yaklaşıyor: “Eğer her şey sadece o şey için yapılırsa başka bir şeye aracı kılınmazsa bu tutum ahlakî demektir. Örneğin fakir birine yardım ettiğinizde onun size dua etmesini beklerseniz ya da Allah size bu davranışınızın karşılığını vereceği için bunu yaparsanız bu iş ahlakî değildir. Gösterdiğiniz davranış türü iyi de olsa ahlakî değildir. Davranışınızın belli bir hedefi yoksa sadece öyle yapmak için öyle yaptıysanız görünürde iyi olduğu için ahlakîdir.” Bu, Bay Kant’ın ahlaki klavuzluğudur!

Buna göre eğer o annesini tercih ederse ve İngiltere’ye gitmezse bu davranışı, görünüşte ahlakidir. Çünkü annesini sadece tercih etmek için tercih etmiş oldu! Ortada başka bir hedef gözükmemektedir. Ancak, o aynı zamanda mücadele ettiklerine inandığı, hemfikir olduğu arkadaşlarının yanıma gitmedi çünkü orada bir vesile sözkonusu olması ihtimali vardı. “Siz çalışınız, hedefe ulaşınız, ben de size katılacağım.” Görüldüğü gibi burada ahlaki olmayan bir sonuç vardır. Fakat o davranışın kendisi ahlaki olduğu için oraya giderse, annesini feda etmiş ve hedefine ulaşmada vesile kılmış olur. Bu durumda onun bu tutumu da ahlaki olmayan bir davranıştır. Öyleyse öğrencisine hangi tutumunun en iyisi olduğunu söyleyecek bir ekol var mıdır?

Sartre diyor ki: Ona egzistansiyalizmin konuya yaklaşımını söyledim. Sen özgür olduğun için istediğini seç, yani yarat, gönlüne başvur!”

Yani ahlakî tutumun hangisi olduğu sorusuna Sartre da sağlıklı cevap veremiyor? Anne mi seçilecek yoksa hemfikir olduğu dostlar mı? Halk mı önemli yoksa annenin duygusu mu? O kadar mantıklı ve bilimci bir adamdır ki bir yerde duraklayarak “gönlüne başvur, sana ilham edilen her neyse onu seç!” yani, eğer daha çok anneni seviyorsan onları feda edersin ya da tersi. Her iki halde de ahlakî bir tutum içinde sayılırsın. Hangisi ahlaki? “Yaptığın, seçtiğin şey!” Hangi ölçüye göre? “Senin seçimine esas olan ölçü”ye göre. Peki bunun en iyi tutum olduğunu hangi ölçüye göre belirleyebileceğiz? Ahlakta ölçü yoktur. Ölçüyü davranıştan sonra oluşturuyoruz. Eğer anneni seçtiysen ahlaki bir ölçü meydana getirmişsin demektir. Anneni artık her ahlakî mesaja tercih etmen gerekir. Şayet ortak düşünceleri paylaştığın arkadaşlarını seçtiysen başka bir ölçüt yaratmışsın demektir!

Sartre diyor ki: “Sonra ertesi gün ona ne yaptığını sordum. Dedi ki annemin ben olmaksızın hayatını idame ettirebilmesi mümkün değil, onun için annemi seçtim. Ona, sen ahlaki bir davranış sergilemişsin.” dedim.

Burası egzistansiyalizmin en karmaşık noktalarından biridir. Çünkü şu an zihnimizde bulunan düşünceyle çelişmektedir. Problemi anlamanın zorluğu neden ileri geliyor? Bir işi yapmak istediğimiz zaman önce kendi seçtiğimiz kutsal bir “temel”e dayanarak bu işin iyiliğini ve kötülüğünü tartarız. Sonra “Neden bu işi yaptınız?” diye sorduklarında “Bu temel daha iyi de onun için, bu iş diğerinden daha iyi olduğu için!” şeklinde cevap veririz. Eğer ben soyumu ve akranlarımı yoldaşlar uğruna feda etmişsem buna neden olarak, soy sop düşkünlüğünün kötü bir iş olduğunu, insanları tümüyle sevmek gerektiğini gösteriyorum. Ne yazık ki egzistansiyalizmde ne Tanrı’nın seçmiş olduğu zihinsel ve soyut bir ölçü ne de vicdan vardır. Ne Tanrı ne de vicdan!

İyi ve kötüyü ilham eden, ahlaki kuralları bize bahşeden bir vicdan ya da temeller koyan bir Tanrı olmadığında herkesin yaptığı iş, iyi niyetle yapılmak koşuluyla, “ahlaki”dir.

İnsan – Ali Şeriati

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İkincil Narsisizm, Olumsuz Aktarım ve Hastalık İçgörüsü – Wilhelm Reich

Kapat