Metin Altıok: Türkiye’de olmayacak şey yoktur!..

Sonsuz Olanaklar Ülkesi

Hocam ve dostum, rahmetli Nusret Hızır; “Amerika için sonsuz olanaklar ülkesi diyorlar, yanlıştır. Asıl sonsuz olanaklar ülkesi Türkiye’dir. Çünkü Türkiye’de olmayacak şey yoktur” derdi. Nusret Bey’in bu savı güncelliğini hiç yitirmedi. Geçen zaman, yeni olaylarla onun haklılığını sürekli kanıtladı. Nitekim yakın geçmişte okuma yazma bilmeyen bir ilkokul öğretmeninin varlığım ortaya çıkararak bu konudaki Takipsizliğimizi çarpıcı bir biçimde ortaya koyduk. Anımsayacaksınız; yıllardır öğretmenlik yapan, neredeyse emekliliği yaklaşmış bir kadının okuma yazma bilmediği, velilerin şikâyeti üzerine ortaya çıkmış ve gazetelere konu olmuştu. Şimdi söyleyin; Amerika, sonsuz olanaklar konusunda yarışabilir mi bizimle?

Şöyle bir belleğimi yokladığımda “60 öncesi, İzmir” de bir haftalık gazetede yayımlanan “Han-ı Yağma” şiiri yüzünden Tevfîk Fikref e savcılık tarafından açılan dava geliyor aklıma. Duruşma günü mübaşirin adliye koridorunda “Tevfik Fikreeet!” diye bağırarak şairi duruşmaya davet ettiğini düşünebiliyor musunuz? Yaşı ellinin üstünde olanlar bu olayı da buruk bir gülümsemeyle anımsayacaklardır. Gençlerimiz de bu vesileyle bilsinler ki; ölümünden kırk küsur yıl sonra Tevfik Fikret gibi ünlü bir şairi mahkemeye vermiş, bir tuhaf Türkiye’dir burası. Nur içinde yatsın Nusret Bey. Türkiye ise, işte böyle; hep aynı Türkiye. Boşuna dememişler, “Biz bize benzeriz” diye.

Eğer gözü kapalı bir iyimserlikle, “Bırak kardeşim, o günler geride kaldı” diyorsanız, çok yanılıyorsunuz. İşte size daha çiçeği burnunda yeni bir olay; sanırım bunu bilmezlikten gelemezsiniz. Çok değil, bir ya da iki ay önce Nâzım Hıkmet’in yeniden yurttaşlığa alınması için kardeşi Samiye Yaltırım’ın ilgili makamlara yaptığı başvuru, “Yurttaşlık kişisel bir haktır. Bunun için kişinin kendisinin başvurusu gerekir” yorumuyla geri çevrilmedi mi? Ne kadar yol aldığımız işte ortada. Arpa boyu kadar yola bile imrenecek durumdayız. Dün Tevfik Fikret’i mahkemeye verenler, bugün Nâzım’m bizzat yurttaşlık başvurusunda bulunmasını istiyorlar. Sizce mantıklı değil mi?

Peki neden böyledir bu? Yönetim basamaklarındaki insanlar geri zekâlı mıdır?

Yoksa kendilerim gülünç durumlara düşürmekten zevk mi almaktadırlar? Değil elbet. Öyleyse sık sık yaşadığımız bu saçmalıkların bir nedeni olsa gerektir. İşte bu neden Türkiye’deki bürokrasinin askerliği aratmayacak bir emir komuta zinciri vardır. Bu zincir içinde emir yukarıdan gelir, kulpu aşağıdaki takar. Tutsa da, tutmasa da takmak zorundadır. Yoksa en iyimser tahminle kızağa çekileceğini bilir. Bunun için bürokrat hangi basamakta olursa olsun, fikir sahibi olmak yerine yukarıdan gelen fikre katılmayı amaç edinmiş kişidir. Türkiyeli bürokrat, kişiliksiz bir kurumsal unsura dönüştürülmüştür.

Kaldı ki işin başında her iktidar bürokratik kadrolarını oluştururken iş bilen insandan çok, kullanabileceği yumuşak başlı kişileri seçer. Bağımsız düşünceli, fikir üreten insanların bu işlerlik içinde yerleri yoktur. Türkiye’de bürokrasi tek sesli bir piramit oluşturmayı ülkü edinmiştir. Bu, eğitimde de, hukukta da, ekonomide de, politikada da hep böyledir. Yani hangi alanda olursa olsun bürokratik yapı değişmez ve yukarıdan gelen emir doğrultusunda zevahiri kurtarmak durumundaki bürokrat, saçmalamaya mahkûm edilir. Bürokrasi hükümeti temsil ettiğinden yurttaşlarımız onunla uğraşmayı göze alamaz ve bu gülünçlükler çeşitlenerek işte böyle sürer gider.

Gördünüz mü? Yine geldik tepkisiz topluma. Eh, bunda bizim, sizin, onların, hepimizin suçu var.

1993
Şiirin İlk Atlası
Yazılar, Oyunlar, Şiirler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ezhel ve “Müptezhel” Adlı İlk Solo Albümünden Şarkılar

Kapat