Hikaye | Bir kırık heykel başının umudu – Aziz Nesin

Bir horozbina tasılı, bir midye kabuğu, bir de mermerden yapılmıs bir insan heykelinin kırık bası… Bu üçü, kitaplığımın rafında yan yana duruyor. Şimdi size bu üçünün basından
geçenleri anlatacağım.
Onların serüvenleri toprağın içinde, çok derinlerde baslamıştı. Üçü de yerin altında, ama yan yana değillerdi. Horozbina tasılı en alttaydı. Yeryüzünden onüç metre derindeydi. Midye kabuğu, onun iki metre üstünde ve biraz kuzeyindeydi. Mermerden yapılmıs insan heykelinin kırık basıysa, yeryüzüne öbürlerinden daha yakındı.
Horozbina tasılı, kireçli bir kaya tabakasının içinde gömülü kalmıstı. Sanki çok hünerli bir kadın eli onu bir tığla kayanın içine islemis gibi duruyordu. Horozbina orda öldükten sonra binlerce yıl üstüne kireçli sular sızmıstı. İste böylece horozbinanın ölüsü, kireçli kayanın içine kalıbı çıkmıs gibi islenip kalmıstı.
Midye kabuğu, horozbina tasılının üstündeki kum ve çakıl karısımı bir tabakanın içindeydi.
Midye kabuğunun az yukarısında heykel bası vardı. Bu kırık heykel bası killi bir tabakaya gömülmüstü.
Yerin altındaki o bölgenin en eskisi horozbina tasılıydı. İnsanların zaman ölçülerine göre ikiyüzbin yıldan beri buradaydı. Midye kabuğu, ondan ellibin yıl sonra oraya gelmisti. Oraya en son gelen kırık heykel basıydı.
Yeryüzünün onüç metre derinindeki kireçli kayaya gömülü horozbina tasılının yalnızlıktan canı sıkılıyordu. Zaman bitürlü geçmek bilmiyordu. Çünkü insansoyunun zaman ölçüsüyle ikiyüzbin yıldanberi kireçli kayanın içinde taslasıp kalmıstı. Kımıldamıyordu.
Hiçbir beklediği, umduğu yoktu. İkiyüzbin yıl önceleri, içinde yüzdüğü, beslenip yasadığı o deniz kıyısını anımsıyordu. O güzelim günesli günleri anımsayıp içleniyordu. İkiyüzbin yıl öncesinin bir yaz sıcağı öğlesiydi. Mutluca yüzüp yasadığı o deniz kıyısı birden allakbullak olmustu. Yerin altı üstüne, üstü altına gelmisti. Karalar denizlere yürümüs, denizler yerin dibine akmıstı. Zavallı horozbina bu olağanüstü kargasa içinde kendini yitirmisti. Sonra kendini sıcak bir hamurun içinde bulmustu. Bu sıcak hamur gittikçe soğuyarak sertlesmis, kayalasmıstı. Onbinlerce yıl bu kaya çatlaklarından sızan kireçli sular, horozbinanın kabuğunu, iskeletini tasıllastırmıstı. Sonunda horozbina, bir. kabartma ve çökertme gibi, kayanın içine islenip kalmıstı. Horozbina tasılı için gelecek yoktu, yalnız geçmis vardı. Ama o geçmise dönmesi de olanaksızdı. Buyüzden umut nedir bilmiyordu. Karamsardı.
Midye kabuğuna gelince… Bilindiği gibi midye, sert kabuklu yumusakçalardan bir deniz hayvanıdır. Yassı solungaçlı. O da, yine insansoyunun zaman ölçüsüyle, bundan yüzellibin yıl önce ılık bir deniz kıyısındaki büyücek bir kayanın yosunlu dibine yapısmıs, orda yasıyordu. Yalnız değildi orda. İrili ufaklı, yaslı genç, biçok midyeyle birlikteydi. Dibine yapıstığı o yosunlu kayanın olduğu deniz kıyısına bir dere akmaktaydı. İlkyaz günlerinde o derenin suyu bollasır, akısı hızlanırdı. Aralarından geçtiği dağların, ovaların taslarını sürüklüyor, onları denize tasıyordu. Aktığı deniz kıyısına kumları, çakılları yığıyordu. İste böyle böyle, sözünü ettiğimiz midyenin, dibine yapıstığı yosunlu kaya, kum ve çakıl yığınlarıyla kaplanmıstı. Ordan deniz çekilmisti. Midye de, öbür irili ufaklı midyelerle birlikte kumların, çakılların arasına sıkısıp kalmıstı. Artık solunamıyor, beslenemiyordu. Çünkü deniz yoktu. Binlerce yıl orda kumlar arasında kaldı. Sonra bir gece yer yerinden oynadı. Karalar denize aktı, deniz karalara kostu. Sanki doğa kudurmustu. Dağlar yıkıldı, denizler tasıp bulutlara yükseldi. Bu kargasalık içinde midye kendini yerin dibinde buldu. Ama iki kabuklu midyenin bir kabuğu yitmis, tek kabuğu kalmıstı. Binlerce yıl yi ten öteki kabuğunun özlemini duydu. Baska hiçbir midye görmedi. Onlarca bin yıl o çakıl ve kum arasında sıkısmıs olarak kaldı. Taslar çakıllar ve kumlar arasından demirli sular sızıyordu. Binlerce yıl sızan bu demirli sular, kumlan ve çakılları birlestirdi. Böyle kumtası oldu. Tek kabuklu midye, o kumtasının içine gömülü kaldı. Umut denilen seyi hiç bilmiyordu. Çünkü geleceği yoktu. Ama çok eski bir geçmisi vardı. Geçmisini anıp anıp içleniyordu. Geleceği olmadığı, umudun ne olduğunu bilmediği için de karamsardı.
Ya o insan heykelinden kırılmıs bas… Horozbina tasılına ve tek kabuk kalmıs midyeye göre, kırık heykel bası çok küçüktü, daha çocuk sayılırdı. Çünkü, horozbina tasılı ikiyüzbin, tek kabuklu midye yüzelli-bin yasındaydı. Onlara göre besyüz yıllık bir heykel bası elbet daha çocuk sayılırdı.
Zamanının çok ünlü bir heykelcisi, büyük bir düsünürün heykelini yapmıstı. Bu heykel, kentin genis bir alanındaki bir yükselti üstüne dikilmisti. Günlerden bir gün öyle korkunç bir deprem oldu ki bütün yeryüzü sallandı. Her seyin yeri değisti. Üsttekiler alta geçti, alttakiler üste çıktı. Bu karmakarısıklık içinde heykel yıkıldı. Parça parça oldu. Kırılan heykel bası, kendini yeryüzünün altında, toprağın içinde buldu. Killi bir tabakanın arasına sıkısıp kaldı. Düsünür heykelinin kırık bası, bu derin yerde, baskalarının da gömülü olabileceğini düsündü. Kendi diliyle bağırmaya basladı:
— Heeey! Hiçbisey yok mu oralarda beni duyan? Bana yanıt verin!
Bu heykel bası günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca hep böyle bağırdı. Hiçbir yanıt alamıyordu. Ama o umudunu yitirmedi. Yeryüzünün altında, kum, toprak, çakıl, tas ve kayaların arasından ses iletimi kolay olmuyordu. Yerin altında sesin bir metrelik yol alabilmesi için aylar geçiyordu. Çünkü, tasın toprağın titresimi azdı. Heykel basının sözünü, altındaki midye kabuğu on yılda, daha derindeki horozbina tasılı da yirmi yılda duyabiliyordu.
Sonunda sesi duyan horozbina tasılıyla, tek midye kabuğu yanıt verdiler:
— Sesini duyuyoruz… Ama sen nesin? Bu soru heykel basına kırk yılda ulasabildi. Heykel bası kendisini ve basından geçenleri, nasıl yerin dibine gömüldüğünü anlattı. Sonra onlara sordu:
— Siz nesiniz?
Horozbinayla midye kabuğu da kendilerini, geçmislerini, yasamöykülerini anlattılar. İşte böyle böyle konusmaya basladılar. Kırık heykel bası onlara, kendisini insanın yaptığını anlatıyordu. Horozbina tasılıyla midye kabuğu ise insanın ne olduğunu bilmiyorlardı, çünkü içinde yasadıkları yüzelli-ikiyüzbin yıl öncesinde dünyada insan yoktu.
İste buyüzden meraka kapılarak kırık heykel basına boyuna soruyorlardı.
Kırık heykel bası anlatıyordu:
— İnsan yaratıcıdır, insan yapıcıdır, insan kurucudur…
Horozbina tasılı, midye kabuğu, heykel bası yerin altında birbirlerinden oldukça uzaktılar ama, yine de tanıs oldular. Üçü de, yeryüzünü, denizi, suları, günesi, havayı, yeli, renkleri özlüyordu. Doğanın sürekli değisimini, eylemi, edimi, devinmeyi özlüyorlar-dı:
Günesin doğusunu, batısını, denizin gelgitlerini, çarpa çarpa dalgaların kayaları parçalayısını… Horozbina tasılı iki yüz bin, midye kabuğu yüz elli bin yıldan -beri bu özlemle yanıyorlardı. Kırık insan heykeli bası onlara söyle diyordu:
— Arkadaslar, hiç umudunuzu kesmeyin. Gün gelecek yine gün ısığına kavusacağız. Alı yesili, kırmızıyı pembeyi, maviyi sarıyı yine göreceğiz. Yine havaya kavusacağız, suya ulasacağız.
Horozbina tasılıyla midye kabuğu, heykel basınının sözlerini anlayamıyorlardı. Umut ne demekti? Nasıl seydi?
Kırık heykel bası onlara umudun ne olduğunu anlatıyordu:
— Umut, gelecekten iyi ve güzel seyler ummaktır, beklemektir.
Gelecek mi? Horozbina tasılıyla midye kabuğu, gelecekten de bisey anlamıyorlardı.
Horozbina tasılı söyle yakmıyordu:
— İki yüz bin yıl önceki o büyük kargasalıkta ormanlar, binlerce kocaman hayvan yerin dibine gömüldü. Hepsi de çürüyüp doğada eridi. Ama ben bu kireçli kayanın içinde taslasıp kaldım. Ah, ben de onlar gibi çürüyüp doğaya karıssaydım, o güzel geçmis
günleri simdi anımsamayacaktım.
Midye kabuğu da söyle yakınıyordu:
— O korkunç alaborada sayısız yaratık, bütün balıklar, böcekler yerin dibine gömüldü.
Hepsi de çürüyüp yok oldu. Ben de onlar gibi doğaya karıssaydım, simdi o eski güzel günleri anıp üzülmeyecektim.
Kırık heykel bası söyle diyordu:
— Umudunuzu hiç yitirmeyin… Hepimiz kurtulacağız. Havaya, suya, günese kavusacağız yine… Nasıl olsa günün birinde kurtulacağız…
Horozbina tasılı soruyordu:
— Kim kurtaracak bizi? Midye kabuğu söyle diyordu:
— Kaç yüzyıldanberi burdayız. Kimsenin kurtardığı yok!..
Kırık heykel bası da onlara söyle diyordu:
— Bizi bu yerin dibinden insansoyu kurtaracaktır nasıl olsa…
Horozbina tasılı soruyordu:
— Niçin bizi kurtaracak? Heykel bası da anlatıyordu:
— Çünkü, bu insan denilen yaratık, hiç durmaz, durmadan herseyi değistirir…Bekleyin, hiç umudunuzu kesmeyin… Nasıl olsa günün birinde bir insan, içine gömülü olduğumuz bu topraklan kazacaktır. Niçin mi? İnsan bu… Olağanüstü bir yaratıktır…Hiç durmaz, doğayı değistirmeye çalısır, arastırır, inceler, her seyi didik didik eder… Yerin dibine inip maden çıkarır… Altın arar toprağın altında… Yol yapar, tüneller kazar…Yapılar kurar,derin temeller açıp… Yeri derinlerine dek kazıp köprüler kurar…
Daha neler neler yapar… Bekleyin… Nasıl olsa insanlar bizi burdan çıkarıp kurtaracaktır. Hiç umudunuzu kesmeyin…
Mermerden yapılma insan heykelinin kırık bası, on yıl, yirmi yıl, elli yıl, yüz yıl, hiç durmadan bu sözleri söyledi. İnsana olan umudunu hiç kesmedi. Yüz yıl, besyüz yıl değil, yerin dibine gömüldüğünden beri, tastamam ikibinüçyüz yıl hep bunu söyledi:
— Bu insanlar nasıl olsa yerin altını üstüne getirirler… Bigün sıra buraya da gelir… Kazarlar toprağı… O zaman, günese, havaya, suya kavusuruz…
Heykel bası umutluydu. Horozbina tasılıyla midye kabuğuna da ikibinbesyüz yıl umut verdi.
İkiyüzikibinbesyüz yıldanberi yerin dibinde gömülü olan horozbina tasılıyla,yüzelliikibinbesyüz yıldanberi” gömülü olan midye kabuğu,
— Ne zaman? diye soruyorlardı. Heykel bası onlara,
— Umudunuzu kesmeyin, üçbin, besbin yıl geçse de, daha da çok geçse, yine umutsuz olmayın… Bu insanoğlu nasıl olsa buralarını delik desik eder, açar derinleri… Kurtuluruz burdan, kavusuruz günese!..
Çatalca’da 17 dönümlük bir arazi satın aldım. Bu arazinin içine bir kuyu kazdırdım.
Kuyucular, dokuz metre derine indiler. Ama su çıkmadı. Dokuzuncu metrede killi bir tabakaya gelindi. Bu killi tabaka içinde bir insan heykeli bası bulduk. Mermerden yontulmustu. Suyu bulmak için daha derin kazdık toprağı.. Onbirinci metrede kumtası çıktı.
Kumtasının içinde tek kabuklu bir midye bulduk.. Daha derine indik suyu bulmak için.. Onüç metre inince önümüze kireçli kaya çıktı. Parçalayarak yukarı aldığımız kireçli kayanın içinde horozbina tasılı vardı. Bu üçünü, yıkadım, arıttım, kitaplığımın rafına yan yana koydum. Onüç metre indikten sonra kuyudan çok gür bir su çıktı.
Yerin dibindeki horozbina tasılı, midye kabuğu, heykel bası, binlerce yıl yerin dibinde gömülü bekledikten sonra, günese, havaya, suya kavustular. Simdi üçü yan yana kitaplık rafımda duruyorlar.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Metin Altıok’un Bingöl’de felsefe öğretmenliği yaparken eşi Nebahat Altıok’a yazdığı mektup

"İstifa edip gidelim istiyorlar" Bingöl iyice karıştı. Hepimiz dehşetli huzursuzuz. Ders bile veremiyoruz. Baskı üstüne baskı, zulüm. Oniki Mart hortladı....

Kapat