Dünyanın En Büyük Kralı ve Tahtakurusu – Aziz Nesin

Bir varmış bir yokmuş… Kiminde az olan, kiminde çokmuş. Karnı tok olanın gözü aç, gözü aç olanın karnı tokmuş. Vur vuranın, kır kıranın, Ali kıran baş kesenin çok olduğu bir yerde, insafın hiç olmadığı bir zamanda bir ülke varmış. Bu ülkede yaşayanlar yılın bir günü tartılırlar, kim daha ağır gelirse, o ülkenin kralı olurmuş. O yüzden orada yaşayanlar, kral olabilmek için durmadan dinlenmeden yerler, içerlermiş ki, şişmanlasınlar da tartıda ağır çeksinler.
O ülkede cılız, sıska, kanı iliği kurumuş biri varmış. O da öbürleri gibi, gece gündüz,
– Ah bir kral olsam, ah bir kral olsam… der dururmuş… Böyle dermiş ama, gözünde yaşı var, tasında aşı yokmuş. Ne yesin, ne içsin de şişmanlasın?..
Bir gece, kulübesinde hart hart kaşınmaya başlamış. Hem tatlı tatlı kaşınır, hem de biyandan acı acı düşünürmüş:
– Ah, nasıl bir kral olsam, ah nasıl bir kral olsam… Kemiğine yapışan derisini bişey ısırıp duruyormuş. Adam, elini sırtına atmış, bacaklarının arasına bakmış. bitürlü bu ısıran şeyi bulamamış. Elinden başka bişey gelmeyince de boyuna kaşınır, durmadan da,
– Kral olsam, kral olsam… dermiş. O böyle söylenirken, kulağına vızıltı gibi bir ses gelmiş. Kulak kabartmış. Vızıltı şöyle dermiş:
– Bu adamın da, hiç kanı canı yok… Adam sabaha kadar,
– Ah kral olsam… deyip kaşındıkça, o vızıltı da,
– Bunda ne kan, ne can var… dermiş. Sıska adam,
– Kimdir o?.. diye karanlığa sormuş. Karanlıktan vızıltı,
– Benim!.. Ben, tahtakurusu!.. demiş.
– Neredesin?
– İki kürek kemiğinin ortasında.
– Şöyle gel de seni göreyim…
Tahtakurusu, adamın sırtından dizine gelmiş. Açlıktan zar olmuş bir tahtakurusu, karnında bir sıkımlık kan yok. Adam,
– Ne söylenip duruyorsun?.. demiş. Tahtakurusu da ona,
– Bütün gece vücudunda dolaştım, emecek bir damla kan bulamadım. Ya sen ne söylenip duruyorsun?.. demiş.
Adam, tahtakurusunu iki parmağının arasına almış, tam ezeceği sırada tahtakurusu,
– Beni ezme, ben senin kral olmana yardım ederim… demiş.
– Sen bir tahtakurususun,benim kral olmama nasıl yardım edersin?
– Sen beni besle, ben de seni beslerim. İkimiz de şişmanlarız. Sen şişmanlayınca kral olursun, ben de senin sayende yaşarım.
– Peki ben seni nasıl besleyeyim?
– Senin hiç düşmanın yok mu? Beni düşmanlarının yanına götür, bırak. Ben onların kanını emerim. Öyle emerim ki şaşarsın. Eme eme kanlarını kuruturum. Sen de onların nesi var nesi yoksa hepsine konarsın.
Tahtakurusunun bu sözleri sıskanın aklına yatmış ama, düşünmüş taşınmış, hiçbir düşmanı yok… Tahtakurusuna,
– Benim düşmanım yok ki… demiş. Tahtakurusu da ona,
– Nasıl olur? demiş, yeryüzünde her yaratığın düşmanları vardır. Senin de düşmanın vardır ama, haberin yok. Hele bir düşün bakalım…
Adam düşünmeye başlamış:
– Acaba düşmanım kim? Şu mu, bu mu, o mu, yoksa öbürü mü? Tahtakurusu,
– Bu saydıklarının belki hepsi de senin düşmanlarındandır da sen bilmiyorsun. En korkunç düşman, sana güler yüz gösteren sinsi düşmandır… demiş.
Adam,
– Doğru… demiş, tahtakurusunu alıp, bir komşu evin penceresinden içeri bırakmış… Kendisi de çullarının arasına girip uyumuş.
Ertesi gece yine,
– Ah bir kral olsam, ah bir kral olsam… deyin dururken, o sesi yine duymuş ama, daha kalınlaşmış bir sesmiş.
Bir de bakmış, tahtakurusu. Ama tombul bir tahtakurusu,
– Bak, bir gecede fıstık gibi oldum, beni götür de düşmanının kanını emeyim… demiş.
Adam yine komşusunun evine götürmüş tahtakurusunu.
Daha ertesi akşam, fındık kadar irileşen tahtakurusu yuvarlana yuvarlana gelmiş,
– Bak gördün mü, ne kadar oldum, demiş, bana sen düşmanlarının kanını emdir, daha da büyürüm.
Adam,
– Sen şişmanlıyorsun ama, demiş, bana bişey olduğu yok.
– Acele etme, çok geçmeden sen de o kadar şişmanlayacaksın ki, sonunda seni kral yapmak zorunda kalacaklar.
Adam, her gece tahtakurusunu komşusunun evine bırakır, ertesi gece tahtakurusu döner gelirmiş. Gelirmiş ama, her seferinde biraz daha irileşerek. İrileşe irileşe, ceviz kadar, elma kadar, fare kadar olmuş.
Fare kadar olunca, komşusu artık bu tahtakurusunun yüzünden evinde duramaz olmuş, çoluğunu çocuğunu alıp başka bir yere çıkmış. Sıska da, komşusundan boşalan eve taşınmış. Ağaçlarındaki meyveleri, bahçesindeki sebzeleri yemeye başlamış. Böyle böyle sıskacık adam da toplanmış, az çok kendine gelmiş.
Ama tahtakurusu,
– Benim karnım aç, bana emecek kan bul!.. dermiş. Adam boyuna, “Acaba benim düşmanım kim?” diye düşünürmüş.
– Dün sabah filan kişi hatırımı sormadı, sakın düşmanım olmasın?
– Yoksa benim düşmanım falanca mı? Evet, o olacak. Çünkü hiç bana selam vermiyor!
– Belki de düşmanım işte şudur. Şimdiye kadar hiç bana yardım etti mi?
Tahtakurusunu alır, her gece bir düşmanın evine salıverirmiş.
Tahtakurusu da düşman kanı eme eme, kedi kadar olmuş, derken tavşan kadar olmuş. Bir evden içeri girdi mi, kim varsa gırtlağına yapışır, kanını emer, öldürürmüş. Tahtakurusunun sahibi de, ölen adamın evine, malına konarmış. Konunca da yer içer, şişmanlarmış. Ama tahtakurusu hiç durmaz,
– Bana düşmanını göster, kanını emeceğim. Benim karnım aç!.. dermiş.
Artık tahtakurusu azgın bir buldog köpeğine dönmüş. Kimi görse hırlar, üstüne atılırmış. Sahibine karşı da, sadık bir köpek gibiymiş. Hiç onun sözünden dışarı çıkmazmış. Adam, tahtakurusunu iplerle bağlamış. Tahtakurusu ipleri sökmüş. Zincire bağlamış, zincirleri koparmış. Kan emip, karnı doyduğu zaman yatıp uyuyor, karnı acıkınca bitürlü uslu durmuyor, hep bağırıyormuş:
– Karnım aç, bana düşman bul, kanını emeceğim…
Adam, birisinin kızını ister, kızı vermezlerse onu düşman bilirmiş. Hemen tahtakurusunu üstüne salarmış adamın. Birisi yanlışlıkla ayağına bassa,
– Vay benim düşmanımsın!.. diye onu tahtakurusuna yedirirmiş.
Tahtakurusu boğa kadar olmuş. Adam da şişmiş de şişmiş. Sonunda kral seçimi için, tartılma zamanı gelmiş. Herkes gibi o adam da tartılmış. Adam o kadar ağırmış ki, tartıldığı odun kantarı çekmemiş, kopmuş.
Ahali,
– Şimdiye kadar başımıza hiç bu kadar büyük bir kral gelmedi. Tarihimizin en büyük kralı… Yaşasın Büyük Kral!.. diye alkışlayarak yeni kralı saraya taşımışlar. Azgın tahtakurusu da kralın yanı başında tahtın yanına kurulmuş. Gece otunca tepinmeye, bağırmaya başlamış:
– Karnım aç… Kan isterim, can isterim!.. Kral, Baş Nazırını çağırmış,
– Krallığımızın içinde bana düşman olanlar kimlerse, çabuk bul getir… demiş.
Baş Nazır,
– Aman efendimiz, demiş, ülkenizde hiç kimse size düşman değildir. Siz zorla kral olmadınız ki… Sizi millet tarttı. Herkesten ağır geldiğiniz için kral oldunuz. Sizin düşmanınız yoktur.
Kral,
– Olamaz öyle şey, diye bağırmış, ben bir kral olayım da benim düşmanlarım olmasın… Çabuk, bana düşmanlarımı bulup getirin!
Baş Nazır bu işe şaşmış ama, ne yapsın. Kralın fermanı… Bütün nazırlara, nazırlar da kendilerinden sonra gelenlere emir vermiş.
– Nerede kralımızın düşmanı varsa tutup getirin! Başlamışlar düşman aramaya… Ama düşman yok. Baş Nazır,kendi başından korktuğu için,
– Her kim sağa bakarsa kralımızın düşmanıdır, tutup getirin!.. demiş.
Bu emri duymayıp sağa bakanları kralın düşmanı diye getirmişler. Tahtakurusu, bunları bir solukta yemiş. Yemiş ama doymamış:
– Ben kan isterim, karnım aç!..
Başını duvarlara vurdukça sarayın temelleri sarsılırmış. Baş Nazır,
– Her kim sola bakarsa kralımızın düşmanıdır… demiş.
Hiç kimse sağa sola bakamaz olmuş. Yanlışlıkla bakanları tutup getirmişler. Fil kadar olan tahtakurusu bunların üzerine atılıp kanlarını emmiş, daha da şişmiş.
– Karnım aaaç!.. diye bağırdıkça yer gök sarsılırmış. Tahtakurusuna düşman bulabilmek için, ileri bakan, geri bakan, aşağı bakan, yukarı bakan, hep düşman sayılmış. Artık o ülkedekiler, kralın düşmanı sanılıp da canlarından olmamak için, gözlerini kapamışlar, hiçbir yere bakmamışlar. Ama kral,
– Bana düşman lazım. Çabuk düşman bulun!.. diye kükremiş.
Nasıl kükremesin? Kan eme eme saraya sığmayacak kadar irileşen tahtakurusu, öyle azmış ki, krala bile,
– Ya bana emecek kan bulursun, ya senin kanını emerim!.. demeye başlamış.
Kral, düşman bulamazsa, kendi canından olacak. Kralın düşmanı olmamak için hiç kimse de evinden dışarı çıkmıyormuş. Ne yapsınlar? O ülkede bir “Düşman Arama – Bulma” örgütü kurmuşlar. Tahtakurusuna her gün daha çok düşman gerekli olduğundan, örgüt de gündengüne genişliyor, büyüyormuş. Herkes kendi canını korumak için, birini,
– Bu, kralımızın düşmanıdır!.. diye haber vermeye başlamış.
Ama bitürlü tahtakurusunun karnı doymuyormuş. Nasıl doysun? Kan emdikçe şişiyor, şiştikçe acıkıyormuş.
Evlerinde gizlenen insanları zorla dışarı çıkarırlar,
– Bugün günlerden nedir? diye sorarlarmış. Günlerden çarşambaysa,
– Bugün çarşamba… diyenleri kralın düşmanı diye yakalar, tahtakurusunun önüne atarlarmış.
Artık herkes çarşambaya, perşembe demeye başlamış. Ama bu da yetmemiş. Tahtakurusunun ayaklan yerde, sırtı bulutlarda. O kadar büyümüş. Krala hırlar,
– Bana emecek düşman kanı bul, karnım aç! Yoksa seni yer yutarım!.. dermiş.
Kral, tahtakurusunun korkusundan, çevresindeki herkesi düşman görmeye başlamış. Sarayda kim varsa,
– Siz benim düşmanımsınız!.. diye bağırır, onları tahtakurusunun fırın ağzı kadar geniş, alevli ağzına atarmış.
Bütün nazırları, baş nazırları, en yakınlarını bile tahtakurusuna vermiş. Sonunda “Düşman Arama – Bulma” örgütünü de tahtakurusuna yedirmiş. Tahtakurusu o kadar büyümüş ki, hantal, iri vücudu, bütün ülkenin üstüne çökmüş. Çenesini açıp, boğa yılanı gibi dilini krala uzatıp,
– Karnım aç!.. Bana emecek kan bul!.. demiş. . Kral sağına bakmış, soluna bakmış, arkasına bakmış, önüne bakmış, kendisinden başka kimse yok. Başlamış kaçmaya. Ama nereye kadar kaçacak? Koca kral, tahtakurusunun yanında pire kadar bile kalmıyormuş. Tahtakurusu, parmağının ucundaki ağaç dalı uzunluğundaki bir kılla kralı yakalamış.
– Bana düşmanını göster, onun kanını emeyim. Karnım aç!.. diye alev alev solumuş.
Kral ağlamış, yalvarmış, tahtakurusunun önünde yere kapanmış. Ama hiçbiri para etmemiş.
– Bana düşmanını göster, kanını emeceğim.
– Kralın sağ elinin işaretparmağı kendi göğsüne uzanmış.
Tahtakurusu, hüüp diye, dünyanın en büyük kralını yutuvermiş.

“Dünyanın En Büyük Kralı ve Tahtakurusu – Aziz Nesin” üzerine 2 yorum

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Din ile Bilimin Tarihsel Kavgası ve Bağdaşmazlığı – Cemal Yıldırım

"Aklın, Sokrates'ten bu yana, yobazlık ve hurafeye karşı açtığı savaş henüz kazanılmış değildir" Isaac Asimov Din ile bilim her dönemde...

Kapat