Hermann Hesse Hayat Hikayesini Anlatıyor: Gerçek denen şey ne kadar değişken bir şey…

Herman HesseYaşama büyüsel bir açıdan bakmayı kendime her zaman yakın hissetmiş, asla “çağdaş” bir insan olamamıştım, Hoffmann’ın Goldene Topf (Altın Kâse) ya da Heinrich von Ofterdingen’e bütün dünya ve doğa tarihlerinden daha değerli gözüyle bakmıştım hep, hatta dünya ve doğa tarihiyle ilgili kitaplarda bile her zaman büyüleyici anlatılar bulmuştum. Ama artık yaşamımda öyle bir dönem başlamıştı ki, gelişimimi tamamlayıp yeterince ayrımlaşmış bir kişiliği daha çok derinleştirmenin ve ayrımlaştırmanın hiçbir anlamı kalmamıştı, bunun yerine değerli ben’in dünya denizi içinde gömülüp gitmesine çalışarak ölümlülük karşısında ezeli ve ebedi düzenlere kendimi uydurmayı ödev bilmiştim.

Bu düşünceleri ya da yaşamla ilgili bu duyumsamaları ancak masal aracılığıyla dile getirebileceğime inanmış, masalın en yüce biçimi olarak da operayı görmüştüm; belki bunun nedeni, kötü kullanımlara konu yapılmış can çekişen dilimizde sözün büyüsel bir etkiyi içerdiğine bundan böyle pek inanmayışımdı; oysa müziği bugün bile dallarında cennet elmaları yetişebilecek diri bir ağaç gibi görüyordum. Şiirlerimde, yazılarımda bir türlü başaramadığım şeyi gerçekleştirip insan yaşamım hayranlık uyandıracak yüce bir anlamla donatacaktım. Doğanın masumiyeti ve bitimsiz zenginliğine övgüler döşenecek, yürüyüp geldiği yolu öyle bir noktaya kadar izleyecektim ki, kaçınılmaz acı ve ıstırapların zorlaması karşısında us’a, uzaklardaki bu karşı kutba yönelecek, yaşamın doğa ve us’tan oluşan bu iki kutup arasındaki salimim, gökyüzüne gerilmiş bir gökkuşağı gibi neşe saçarak, oyunsu bir hava içinde, bir mükemmelliği içererek sergilenecekti.

Ama ne yazık ki operayı sona erdiremedim bir türlü Yazarlık alanındaki çalışmalarımda yaşadığım bir durumla burada da karşılaşmıştım. Kaleme almayı önemli bulduğum şeylerin Goldene Topf ta ve Heinrich von Ofterdingen’de benim üstesinden gelebileceğimden bin kez daha saf ve temiz şekilde söylendiğini gördükten sonra yazmaktan el çekmiştim. Şimdi operada da aynı durumu yaşıyordum. Müzik alanında yıllar yılı ön çalışmalar yaptıktan ve birden çok metin taslakları hazırladıktan sonra yaratacağım eserin gerçek anlam ve içeriğini şöyle bir kez daha olanca dikkatle gözden geçirince birden şunu gördüm ki, benim operayla amaçladığım şey Sihirli Flüt’te çoktan harikulade biçimde gerçekleştirilmişti.

Bu yüzden opera çalışmasını bir kenara kaldırıp kendimi tümüyle büyünün pratik yönüne verdim. Sanatçılık düşün kuruntusuyla, gerek Goldene Topf, gerek Sihirli Flüt gibi bir eser yaratma yeteneğinden yoksunsam, o zaman bir büyücü olmak için doğduğum kuşkusuzdu. Lao Tse’nin ve I Ging’in Doğu yolunda yürüyüp çoktan öyle bir yere varmıştım ki, gerçek denen şeyin ne kadar rastlantıya bağlı, ne değişken bir şey olduğunu çok iyi öğrenmiştim. Ve şimdi bu gerçeği majik yoldan sıkıştırıp istediğim yönde etkilemeye çalışıyordum, doğrusu bu da pek haz veriyordu bana. Ancak, şunu itiraf edeyim ki, ak büyü denen o sevimli bahçeyle yetinmediğim zamanlar oluyor, içimdeki o küçük diri alev beni kimi vakit kara büyü tarafına da çekiyordu.

Yetmiş yaşını geçmiş, kısa bir süre önce iki üniversite tarafından fahri doktorluk ünvanıyla taltif edilmiştim ki, genç bir kızı büyü yoluyla baştan çıkarmaktan dava edildim. Tutukevinde resim yapmama izin verilmesini istedim, izin verildi, eş dost da boya getirdi, gereken araç ve gereçleri sağladı. Kaldığım hücrenin bir duvarını küçük bir kır manzarasıyla donattım. Böylece yeniden sanata dönmüştüm; bir sanatçı kimliğiyle o zamana kadar yaşadığım tüm fiyaskolar, beni bir kez daha dünyanın en tatlı içkisiyle dolu bu bardağı boşaltmakta, bir kez daha oyun oynayan bir çocuk gibi kendime küçük ve şirin oyunsu bir dünya kurup gönlümün isteklerine doyum sağlamaktan, tüm bilgelikleri ve soyutlamaları üzerimden silkip atarak bir kez daha yaratıcılığın ilkel hazzına yönelmekten beni alıkoymamıştı. Yeniden resim yapmaya başlamıştım, boyaları karıp fırçayı içlerine daldırıyor, bütün o sonsuz büyüleri, zincifrenin şen şakrak, sarının dolgun saf, mavinin derin dokunaklı ahengini ve onların en uzak, en soluk griye kadar varan karışımlarındaki müziği bir kez daha hayranlıkla yudumluyordum. Yaratıcılık oyununu mutlu ve çocuksu bir hava içinde sürdürüyordum, dediğim gibi hücremin duvarına bir kır manzarası oturtmuştum. Bu manzara, yaşamımda bana haz veren ne varsa içeriyordu hepini; ırmakları ve dalları, denizleri ve bulutları, ekin biçen köylüleri ve bana zevk veren daha pek çok güzel şeyi kendisinde barındırıyordu. Resmin ortasından ise küçücük bir tren geçmekteydi. Bir dağa tırmanan trenin baş kısmı, bir elmanın içindeki kurt gibi dağın koynuna girmiş bulunuyordu. Lokomotif küçük bir tünelden içeri dalmıştı ve tünelin kara yuvarlak ağzından top top dumanlar çıkıyordu.

Oynadığım yaratıcılık oyunu beni hiç daha bu seferki kadar büyüleyip hayran bırakmamıştı. Sanata dönmem, bir tutuklu ve sanık olduğumu, yaşamımı bir tutukevinden başka yerde noktalama umudunun pek olmadığım bana unutturmakla kalmamış, büyü alanındaki çalışmalarımı da unutmamı sağlamıştı; elimdeki ince fırçayla minik bir ağacın, ışıl ışıl küçük bir bulutun resmini yapmam, yeteri kadar yaman bir büyücü olduğum duygusuyla doldurmuştu içimi.

Bu arada gerçekten tümüyle kendisine ters düştüğüm o gerçek, kotarmakta olduğum dünyamla alay ediyor, onu yıkıp atmak için elinden geleni geri koymuyordu. Hemen her gün gelip beni hücremden alıyorlar, gardiyanların gözetiminde alabildiğine sevimsiz odalardan içeri sokuyorlardı; bir sürü kâğıdın başında oturan sevimsiz yüzlü insanlar beni sorguluyor, söylediklerime bir türlü inanmaya yanaşmıyor, bana çıkışıyor, bazen üç yaşındaki bir çocuk, bazen de hin oğlu hin bir caniymişim gibi davranıyorlardı. Kalem odalarının, kâğıtların, dosyaların bu acayip ve gerçekten cehennemsi dünyasını tanımak için bir sanık olmaya gerek yok. Kalem odalarının cehennemi, insanların ne tuhafsa kendileri için yarattıkları cehennemlerin en korkuncu görünmüştür bana hep. Bir evden başka bir eve taşınmak istemen, evlenmeye kalkmam bir pasaporta ya da kimlik cüzdanı çıkarayım demen yeter, kendini o saat bu cehennemin göbeğinde buluverirsin, bu kâğıtlar dünyasının havasız mekânında buruk saatler geçirirsin artık; sıkılıp duran, öyleyken acele eden asık suratlı insanlar tarafından sorgulanır, paylanıp azarlanır, en basit ve en doğru sözlerine bile inanılmadığına tanık olur, bazen bir ilkokul öğrencisi, bazen bir cani davranışı görürsün. Evet, herkes bilir nihayet bunu, kağıtların bu cehenneminde çoktan boğulup gider, kuruyup solardım ya, neyse ki boyalarım avuttu beni, içimi şenlendirdi, benim resmim, benim o güzelim küçük kır manzaram bana yeniden soluyacağım havayı sağladı, hayatta tuttu beni.

Bir gün yaptığım resmin önünde dikiliyordum ki, gardiyanlar o sıkıcı davetiyeleriyle çıkıp geldiler yine, beni mutlu çalışmamdan koparıp almak istediler. Ansızın bir bezginlik çöktü üzerime; bütün bu olup bitenler, bütün bu zalim ve ruhsuz gerçek karşısında tiksintiye benzer bir duygu içimi kapladı. Bütün gün çektiğim eza ve cefaya bir son vermenin zamanı gelmiş gibi göründü bana. Madem o masum sanatçı oyunlarını oynamakta beni rahat bırakmıyorlardı, ben de ister istemez yaşamımın pek çok yılını adadığım o ciddi sanatlara, hünerlere yönelecektim; büyü ve sihir olmadan bu dünyaya katlanılacak gibi değildi.

O Çin kuralını anımsayıp nefesimi bir dakika süreyle tutarak gerçek kuruntusundan kendimi koparıp aldım. Ardından gardiyana nazikçe rica edip bir dakika sabretmesini istedim, resimdeki trene binip aksayan bir yerine göz atacağımı söyledim. Gardiyanlar her zamanki gibi güldüler, çünkü bana kaçık gözüyle bakıyorlardı.

Bunun üzerine kendimi ufaltıp resimden içeri daldım, minik trene atlayıp küçük ve kara tünelde yol almaya başladım. Tünelin yuvarlak ağzından bir süre top top dumanlar çıktı, derken kesildi dumanların arkası; dumanlarla duvardaki resim silinip gitti, resimle de ben kayıplara karıştık. Gardiyanlar, büyük bir şaşkınlık içinde geride kala kaldılar.

Kaynak: Derin Düşünce

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Erdoğan Emir’in “Beref / Son Toprak” (2016) Albümü

Erdoğan Emir’in ilk albümü “Sad / Tanık”dan [DİNLE] sonra ikinci albümü “Beref / Son Toprak” Kalan Müzik logosu ile yayınlandı....

Kapat