Hegel Estetiğinde Sanat ve Sanat Biçimleri – Taylan Özgür

Hegel’in estetik üzerine dersleri, sanatın doğası, mantıksal (ve tarihsel) gelişimi içerisinde sanatın büründüğü farklı biçimlere (sembolik, klasik ve romantik sanat) ve tek tek sanatların ayırt edici özelliklerine ilişkin felsefi bir çözümlemedir. Aynı zamanda bir “güzel teorisi” sunmakla birlikte, bu çözümleme, esas konusu olarak sanatı öne çıkarır. “Estetik” sözcüğünü kullanmayı sürdüreceğini bildirmekle birlikte, Hegel kendi felsefi estetiğini “Sanat Felsefesi” olarak adlandırmanın uygun olacağını belirtir. Bu durum, on dokuzuncu yüzyılda doğa güzelliğinin estetik teorinin gündeminden düşmesiyle ilgilidir. Adorno’nun belirttiği gibi, Schelling’le başlayarak estetik, doğada güzelin sistematik bir incelenmesini sürdürmeyi bırakıp, hemen hemen yalnızca sanat eserlerini tek ilgi konusu haline getirmiştir.1 Bu teorik dönüş, insanın özgürlüğü ve değeri kavramını her şeyin üstünde tutan dönemin tini ile ilişkilidir.
Zamanın ruhunu yansıtan, varoluşunu otonom özneye borçlu olmayan hiçbir şeyin saygıya değer olmadığı düşüncesi, estetik teoride, öznenin izini taşımayan “doğada güzel” temasının bastırılması şeklinde ortaya çıkar. Bu idealist estetik eğilimi, Hegelde doğa güzelliğinin daha yüksek bir alanda aşılmış olduğu düşüncesi ile birleşir. Doğa güzelliğinin tersine, özne için geçerli ve hakiki olanın alanına ait olmakla sanat, estetiğin esas konusu olur. Güzel sanat üzerine dersler, sanatın tinsel bir fenomen olarak kavramsallaştırılmasına adanır.

Kant’ın ve Hegel’in güzel ve sanat üzerine düşünümlerini “en güçlü estetik kavrayışlar” olarak niteleyen Adorno, Kant estetiğinin kavramlar üzerinde, Hegel estetiğinin ise tikel sanat nesnesi üzerinde odaklandığını belirtir.2 Böylece, Hegel ile birlikte estetik teori farklı bir bakış açısına yerleşir: Estetik beğeni yargısı yerini sanatsal nesnenin kendisine bırakır. Beğeni yargısını temele koyan Kant, güzeli, öznenin duygusu ile bağıntısı içinde varolan bir şey olarak görüyordu, yani güzel, nesnenin bağımsız bir özelliği değildi. Buna karşılık Hegel, güzelin nesnelere, özellikle de tikel sanat nesnelerine ait bir özellik olduğunu düşünmekte ve güzelin bu nesnel karakteri ile ilgilenmektedir. Güzel, yalnızca seyredenin duygusunda, beğenisinde ya da yargısında değil; fakat bizzat sanat eserinin kendisinde, onun içerik ve biçiminde bulunur. O halde güzel, saf biçimin ötesinde, görünün öznel işlevlerinin ötesinde aranmalıdır. Güzel, tikel sanat nesnesinde temellendirilmelidir. Ama yine de Hegel’in tikel sanat eserlerini kavrayışı, onun sanatın ve güzelin doğasına ilişkin sistematik açıklamasının içine örülmüş haldedir. Bu açıklama ise hiç şüphesiz a priori’dir. Bu açıklamanın apriori’liği konusunda daha da ileri gidip Adorno’nun ironik sözlerini hatırlayabiliriz: “Hegel ve Kant, sanattan bir şey anlamaksızın büyük bir estetik yaratabilmiş olan son filozoflardı.”3

Hegel’e göre, sanatın felsefi kavranışı sanatsal değildir, fakat mantıksaldır ve böyle bir felsefi estetik, tikel sanat eseri üzerinde odaklansa da sanat yapmak için teknik bir reçete sunmaz. Bu yüzden Hegel, Stephen Houlgate’in belirttiği gibi, “sanat eserleri meydana getirme etkinliğinden başlamaz ve buradan kalkarak her bir sanatın imkânlarının neler olduğunu ortaya koymaya çalışmaz. Hegel güzel ideasından başlar.”4 Genel anlamda idea, varlıkta içkin olan akılsallığı belirtir. İdea, gerçekliğin görünüşlerinin hakiki varlığıdır. Bu bakımdan, varolan her şey ideanın bir varoluşu olduğu ölçüde hakikate sahiptir. İşte güzel varlıkta içkin bu akılsallığın görünüşe çıkmasının ilk tarzı, ilk uğrağıdır ve dolaysızlıkla karakterize olur. Bundan dolayı güzel ideası, soyut mantıksal idea5 değildir artık; fakat edimsel gerçeklikle birlik içindeki, yani bireysel görünür biçim içindeki ideadır. Hegel, sanat güzelliği olarak ideadan söz ederken, onun kendi sıfatıyla idea olmadığını, fakat gerçekliğe çıkıp şekillenen ve bu gerçeklikle dolaysız bir birliğe ve uygunluğa doğru ilerlemekte olan idea olduğunu belirtir. Sanat güzelliği olarak idea, temelde ideayı cisimleştirmeye, görünür kılmaya, onu bireysel duyusal şekil olarak gerçek kılmaya adanmıştır. İdea ile onun somut bir gerçeklik olarak şekillenmesi birbirine tamuygun kılındığında, idea, kavramına göre şekillenmiş gerçeklik olarak idealdir. Hegel şöyle söylüyor:
Dışsal varoluşu içerisinde hakikat bilince dolaysız olarak sunulduğunda ve kavram kendi dışsal görünüşüyle dolaysız olarak birlik içinde bulunduğunda; idea yalnızca hakiki değil, ama aynı zamanda güzeldir. Dolayısıyla güzel, ideanın duyusal görünüşe çıkması olarak tanımlanır.6

Hegel, güzeli, yani “ideanın duyusal görünüşe çıkması”nı, tinin bir etkinliği olarak sanatta bulur. Sanat eseri, tin tarafından işlenmiş duyusal maddedir ve bu işlemenin bir sonucu (ürünü) olarak tinin damgasını veya izini taşır. Sanat eseri, tinin duyusal madde içerisinde kendini-ifadesi, kendini görünüşe çıkarmasıdır. Buna karşılık doğada güzel, “sadece tine ait olan güzelin bir yansıması” olarak ortaya çıkar ve bu yüzden eksiklidir. Çünkü doğada değil, fakat ancak sanatta, ilk defa dışsal bir duyu nesnesi kendisini tin olarak görünüşe çıkarmaktadır. Tin sanatta ilk defa, öz-bilinçli olarak kendi kendisi ile karşılaşmaktadır. O, kendi öz-etkinliğinin ürününde kendisini tanır ve kendi kendisini belirleyen olarak özgür olduğunu bilir. Bu bakımdan güzel, düşünen olarak özgür olan insanın bu özgürlüğünün bir ifadesi olacaksa eğer; o sadece doğada bulunan bir şey olmaktan çok, insan tarafından özgürce yaratılmış olmalıdır. İnsan zihni önüne güzeli getirmek için insan tarafından yaratılmış olan nesneler sanat eserleridir.7 Bu yüzden sanat, mutlak tinin alanına aittir, yani tinin tin olarak öz-bilinçli şekilde ortaya çıktığı alana aittir. İşte doğa, ancak sanatta mümkün olan bu öz-bilinçli görünüşe çıkmanın belirtisi olduğu ölçüde güzel sayılır. Sanat, doğanın örtük olarak amaçlıyor olduğu hedefleri böylece belirtik kılar.

Sanatta tin kendisini ideal olarak, yani duyusal biçim içerisinde varolan idea olarak görünüşe çıkarır. Güzel sanat, o halde, ideayı duyusal görünüşü içinde sunan sanattır. İdeal, güzel olandır ve güzel örtük hakikattir. O halde, Hegel’in güzel sanat olarak düşündüğü şey, kendisini tinin hakikati ile ilişkilendirmiş olan sanattır. Hegel şöyle söylüyor: Sanat “ancak kendisini din ve felsefe ile aynı alana yerleştirdiği zaman ve ilahi olanı, insanlığın en derin ilgilerini ve tinin en kapsamlı hakikatlerini bilince getirmenin ve ifade etmenin bir yolu ve tarzı olduğu zaman en yüksek ödevini yerine getirir.”8 Sanat, bu yüzden, insanın, ilahi olanın ve insanlığın bilincine vardığı mutlak tinin bir biçimidir. Mutlak tin evresinde tin, kendisini tek bir tanıma (bilme) ediminin hem tanıyanı hem de tanınanı, hem öznesi hem de nesnesi olarak kavrar. O, kendisini bilen tindir; özgür ve kendisini-belirleyendir. Kendi tamuygun hakikatini kavrama yönünde sonsuzca ilerleyen tindir.

Bilinçdışından eksiksiz kendinin-bilgisine doğru ilerleyen yolculuğunda tin, salt görüsel (algısal) olan ve dışsal, duyusal gerçekliğe bağlı olan bir bilinç biçimi ile başlamak zorundadır ve bu da sanatın alanıdır. Fakat sanatın tikel duyusal görülere bağımlı olması, Hegel’e göre, henüz nesnenin kavramı aracılığıyla kendisine erişemediğini gösterir. Bu yüzden, tinin duyusal-olmayan kendini-bilme yolları, kendini kendine sunma tarzları da olmalıdır ve bunlar din ve felsefedir. Tin kendi hakikatini, ideayı, sanatta duyusal biçim içinde, dinde imgesel tasarım içinde ve felsefede kavramsal düşünce içinde kendisine sunar. Mutlak tin kendisini sanat, din ve felsefe olarak gösterir; tinin bu kendisini görüş biçimlerini yöneten hiçbir hiyerarşik düzen yoktur, yalnızca apaçıklığın, saydamlığın giderek artması bu görüş biçimlerini birbirinden ayırt etmemizi sağlar. Mutlak tinin kendi hakikatini (ideayı) kavrama tarzlarının (görüş biçimlerinin) farklılığı—ki bu biçimler arasındaki farklar, bizzat mutlak tinin doğasında içerilmiştir—ve bunların birbirine indirgenemezliği, estetik bilince bilişsel özerklik (otonomi) verir. Bu bağlamda, sanatın duyusal olana bağımlı olması, onun hakikat bakımından eksikliği olarak değil, fakat gücü olarak ortaya çıkar. Çünkü yalnızca sanat bize duyusal varoluşu içerisinde ideayı sunabilir. Dolayısıyla, sanatın ifade ettiği şekliyle hakikati ne din ne de felsefe verebilir. Estetik bilincin bu bilişsel özerkliği, sanatı “hem amacında hem de aracında özgür” kılar.

Hegel’in genişletilmiş deneyim kavrayışı, bütün öz-bilinçli insani pratikleri kuşatır ve bunların her birine özerk bir statü tanır. İnsan varlıkları çok-katmanlı somut bütünselliklerdir ve böyle olmakla onlar yalnızca kavramlarla ya­şayamazlar. Kavramlar aracılığıyla hakikati anlamanın yanı sıra, aynı zamanda hakikati duygu, hayal gücü ve inanç aracılığıyla da anlamak zorundadırlar. Hakikati, yani kim ve ne olduğumuzu ve bizim için şeylerin ne olduğunu, yalnızca kavramlarda ve inançta anlamakla kalmayız; onu duyusal ifade içinde verilmiş olarak görmek veya işitmek isteriz. İnsan varlıkları, “özgür ve öz-bilinçlioldukları kadar duyusal varlıklardır da ve bu yüzden onlar, somut duyusal ifade içinde verilmiş hakikati ve özgürlüğü görmek ve işitmek ihtiyacındadırlar.”9 Hegel’e göre, güzel sanat, insan özgürlüğünün tam ve çok-boyutlu bilinci içinde yaşanan bir hayat için özseldir. Güzel sanat insan için bir lüks değil, bir gerekliliktir. Hegel sanatın güzeli sunmaktan başka şeyler de yapabileceğini, onun süsleyici ve eğlendirici olabileceğini de kabul eder; sanat estetik olmaktan ziyade ahlaki ve politik amaçları da teşvik edebilir ve insanın yabanıl duygulanımlarını rafine edebilir. Fakat sanat bütün bunları yaparken, bize “duyusal görünüşü içinde idea”yı sunmayı başaramazsa; bizi, yalnızca hayatımızı güzelleştirme ve süsleme yollarından değil, fakat insan olarak özgürlüğümüzü ve tinsel canlılığımızı görünüşe getirmenin vazgeçilmez yolundan da yoksun bırakır.

Bu bakımdan sanat, tinin mutlak bir gereksinimi olarak konumlanır. Tin, ideası ile edimselliğini (gerçekliğini) bağdaştırmak ve kavramına göre olması gereken şey haline gelmek için sanata gerek duyar.Sanatın kendisinden çıktığı tümel ve mutlak gereksinim, kökenini insanın düşünen bilinç olmasında, yani kendisinin ve başka her şeyin ne olduğunu kendisinden çıkarmasında ve kendisi için kılmasında bulur. Doğadaki şeyler yalnızca dolaysız ve tektirler, oysaki insan tin olarak kendisini ikileştirir, o, doğadaki şeyler nasıl varsalar öyle vardır, fakat aynı ölçüde o kendisi için vardır; o, kendisini görüler (algılar), kendisini kendisine tasarımlar, düşünür ve yalnızca bu etkin kendisi için varlığı ile o tindir.10

İnsanın tin olarak kendisini ikileştirmesi ve kendi dışsallığında kendini tanıması, sanata özgül konumunu verir. İnsanın etkin kendisi için varlığı ile dışsal şeylerde kendini üretme tarzı, sanattır. Düşünen varlık olarak insan, özü gereği özgür olmak durumundadır; yani kendi varoluşunu belirlemek ve kendisini kendisi için kılmak gereğindedir. Düşünen varlık olmakla insan, kendi tinsel yanını etkin kılmak ve kendisini yaratmak zorundadır. İnsan bu amacını, dış nesnelere yönelerek onları dönüştürmek ve bu dönüştürülmüş nesnelerde kendisini—kendi tinini—tanımak suretiyle gerçekleştirir. Sanat meydana getirmekle insan, kendi bilinci için tinini bir nesne haline getirir; kendisini dışsallaştırır ve bu dışsallaştırmada kendisini tanır. Bu tanıma ile insan, kendi­sinin daha yüksek bir tinsel boyutuna erişir. O bu dışsallaştırma veya kendini “ikileştirme” süreci aracılığıyla kendisini özgür kılar ve kendisini yaratan etkinlik haline gelir. Sanat yaratmakla insan kendi tinini yaratır.

Sanat aracılığıyla tin kendi karşıtında, duyusal maddede kendisini kavrama yeterliğini açığa çıkarır. Tin özsel biçimini duyuya ve duyguya teslim ettiğinde bile, yine de kendisini bilebilmektedir. Böylece tin, sanat aracılığıyla, kendisinin birbiri ile çatışan yönlerini—sonlu ile sonsuzu, duyusal ile duyularüstüyü, ilahi ile insani olanı, ideal ile reali—bağdaştırır. Amacını “mutlağın duyusal sunumu’nda bulmakla sanat, tine duyusal görünür şekil verir ki, tin bağdaşmış bütünlük olmak için buna gerek duyar. Tinin kendisi ile bu bağdaşması, aynı zamanda insan bilincinin kendi yaratıcı etkinliğini tanıması anlamına gelir.’1 İnsan, sanat meydana getirmekle, duyusal madde üzerinde etkide bulunmak suretiyle, kendisini (kendi tinini) kendisine sunar. Bu yaratıcı etkinlik ile insan kendisini tin olarak belirler. Tin, üzerine kendi damgasını bastığı ve kendisini duyusal görünüşe çıkardığı nesnelerde kendisini tanır; bunlar sanat ürünleridir. Bu şekilde tinin yaratıcı etkinliğine bağlanmakla sanat, kendi kendisini ifade eden bir etkinlik olarak ortaya çıkar. “Sanat ürünlerinde tin yalnızca kendi kendisi ile ilişkilidir.” Kendisini ifade eden etkinlik olarak sanat, esas olarak dışsal bir nesne ile değil, fakat tinin kendisi ile kendi yaratıcı kaynakları ile ilgilidir. Sanatsal öz-etkinlik bu yüzden benden bağımsız bir dışsallığa yönelmez; tersine iç dünya ile dış dünya, tinsel ile duyusal arasındaki ayrılmayı ve bağımsızlığı aşmaya ve ben ile nesneyi bağdaştırmaya çalışır. Sanat bunu, tinin kendinde örtük olan şeyi, ifade edici etkinlik olarak görünüşe çıkarmak suretiyle yapar. Sanatsal ifadeye duyulan tümel gereksinim, Hegel’e göre, insanın içsel ve dışsal dünyayı, içerisinde kendi benini yeniden tanıdığı bir nesne olarak kendi tinsel bilincine yükseltme içtepisinde bulunur. Bu kendini ifade aracılığıyla sanat, içerisinde benin kendinin-bilgisini görünüşe getirdiği yaratıcı bir serüven haline gelir.

Görüldüğü gibi Hegel, sanatı, kendi genel felsefi düşünüş tarzına uygun bir şekilde ifadeci teori çerçevesinde kavramsallaştırmakta ve böylece de mimesis olarak sanatın yerine yaratım olarak sanatı koymaktadır. Hegel’in sanatı kavrayışındaki ifadeci vurgu, onun sanatı bir tasarım (Vorstellung) olarak değil de bir sunum (Darstellung) olarak, ideanın duyusal biçim içerisindeki sunumu olarak görmesinde açıkça ortaya çıkar. Tasarım, kendisi dışındaki bir şeyi betimler ve dolayısıyla mimetik ikiliği, yani tasarım ile tasarımlanan şey ayrımını bünyesinde barındırır; sunumun sunduğu (görünüşe çıkardığı, gösterdiği) şey ise kendisidir:, sunum bizi kendisi ötesinde betimlediği bir şeye göndermez. Sanat ideanın bir bilinç tarzıdır, fakat ideanın bir tasarımı değildir. İdeanın içseldüşüncede bir temsilini, bir betimini veren tasarımın tersine, sanatsal sunum, herhangi bir şeyin betimi, temsili veya tanımı olmayan bir bilinç tarzıdır. Sanatta ideayı, duyusal bir nesne olarak mevcudiyeti içerisinde görürüz; o, dışsal, duyusal bir nesnede cisimleşmiş haliyle dolaysız olarak karşımızdadır.

Sanatsal sunum, düpedüz anlamda hiçbir şey söylemez, fakat yalnızca gösterir. Her sanat eseri varlığa ilişkin bir görüş (vision) taşır; fakat bu, bilinç için içsel bir nesne (tasarım) haline getirilemeyen; ancak seyirde duyusal olarak kavranabilir olan bir şeydir. Sanat tinin bir tasarımı olmayıp yalnızca sunumu olduğu için, sanat eserinde cisimleşmiş olan görüşün hakikati, daima tanımlanamaz olarak kalır. Charles Taylor, bildirinin tanımlanmasındaki bu yetersizliğin sanatın özüne ait olduğunu söyler:
Hegel, düşüncede zaten açık olan bir şeyi söylemeyi amaçlayan bir sanat eserinin ilgiye değmeyeceğini belirtir. Tanımlama yetersizliği ve düşünsel belirsizlik sanatın özündedir, çünkü sanat, kavramsal tanımlamanın içselliğinden çok, dışsal bir eserde cisimleşen bir bilinç tarzıdır. Kavramsal olarak açık olduğumuz yerde, eser gereksizdir. Hegel’in deyişiyle o, boş bir kabuk haline gelir.12

Tinin bir sunumu olmakla, güzel sanat ürünü, tinsel olanı yüzeyinin her noktasında, bütün yayılımı içinde açığa vurur, ışıldatır; onda her şey ideayı dışsal bir biçimde görünür kılmak için vardır. Sanat eserlerinin salt doğa ürünlerinden üstün sayılmasının nedeni de budur. İdeanın bu şekilde öz-bilinçli bir duyusal görünüşünü elde etmek için, o halde, insanlar sanat eserleri yaratmak zorundadırlar. Böyle olmakla sanat, basitçe doğanın bir taklidi değildir. Hegel, “doğanın taklidi ilkesi’ni eleştirirken, dış dünyada zaten varolan bir şeyin ve onun oradaki varolma tarzının sanatsal araçlarla bir kopya olarak yeniden yapılmasını gereksiz bir yineleme sayar. Taklidin en mükemmel gerçekleşimi, bize yalnızca betimlenen şeyin bir başka örneğini verir ve bu örnek “doğadan daha eksik”tir. Doğanın taklidi ilkesine bağlı bir sanat kavrayışının asıl handikapı, sanatsal taklit ile orijinal arasındaki ayrımın (mimetik ikiliğin), sanatsal imgeyi bir yanılsama haline getirmesidir (Hegel burada Platoncu mimesis an­layışına bağlanmış görünür). Burada sanatsal imge, görünüşü gerçek şeyin yerine koyan bir aidatım aracına dönüşür. Taklit, orijinali bozar ve eksiltir. Oysa Hegel’e göre, sanatsal imge orijinaldir. O, kendisinden kaynaklanır ve kendi kökenini kendisinde bulur. Kendi kendisinden çıkıp gelişen bir içeriği (ideayı) cisimleştirmekle duyusal şekil, bir orijinal haline gelir. Ideanın (anlamın) görünüşe çıktığı yer bizzat sanat eserinin kendisidir. Sanat eseri kendi kendisini eklemleyen bir etkinliğin, tinin yaratıcı etkinliğinin, tinin kendi kendisini ikileştirmesin’nin bir ürünüdür. Sanat eseri, basitçe, önceden teşkil edilmiş bir hakikatin veya anlamın yansıması veya imgesi değildir; o, içerisinde duyusal şekil ile hakikatin bir özdeşliğe (ideale) doğru ilerlediği, sanatsal öz-etkinliğin kendi hakikatini (yani tin olarak tinin hakikatini) duyusal şekil içerisinde adım adım eklemlediği bir bütündür.

Oysaki taklit olarak sanat, meydana getirdiği hakikate veya anlama bir imge olarak kendisindeki bir şeyden ötürü değil, fakat kendisi dışındaki bir şeyden ötürü sahip görünür. Dolayısıyla, onun değeri kendi sıfatıyla imgede bulunmaz; fakat imge ve orijinali birbirine bağlayan dışsal bir bağıntıya dayanır. 13 Bu da sanatsal imgeyi kendi dışındaki bir şeye tâbi kılar; kendi dışındaki bir şey tarafından belirlenen ikincil bir şey haline getirir. Böylece sanatsal imge ve genel olarak sanat kendinde bir amaç olmaktan çıkıp bir araç konumuna sürüklenir. Sanatın kendi kendisini ifade eden bir etkinlik (yaratım) olarak konumlanması, sanatsal şeklin, hakikatini kendisi dışındaki bir şeyden edinmesi durumunu ortadan kaldırır. Tinin kendisini ikileştirme etkinliğinin bir görünüşe çıkması olmakla sanat eseri, içerisinde ideanın duyusal şekle içkin hale geldiği ideal bir bütün olur. Böylece sanatsal şekli araçsal konuma iten mimetik ikilik—sanatsal imge ile sanatsal imgenin yalnızca kendisinin bir taklidi olduğu dışsal şey arasındaki ayrım—çözülüme uğratılır. Sanat eserinde, duyusal şekil ile idea, idealde bağdaşmaya doğru yol alır. Başlangıçtaki ayrım aşılır ve tinsel içerik ile duyusal şekil, sanatsal bütünün birliğini bozmaksızın birbirlerinden ayırt edilemez ve yalıtılamaz hale gelir.

İdeal olarak idea, ” ifadesinin duyusal aracına dışarıdan empoze edilen, önceden oluşturulmuş bir içerik değildir. O, bir kendini-eklemleme süreci içinde varlığa gelir; sanatsal öz-etkinlikten doğar ve gelişir. Böylece bu sanatsal içerik kendi kendisini belirler ve bu özelliği ile taklide özgü dışsal belirlenimden doğan içerikten ayırt edilir.” 14 Böylece sanat eseri, kendi kendisini belirleyen özgür bir yaratımın ürünü olarak karşımıza çıkar. Sanatsal bütünü eklemleyen içsel zorunluluk, bizzat sanat eserinin kendi öz-amacından (Selbstzweck) doğar. Bu içsel zorunluluk, tüm parçaların bütünün cisimleşmesi uğruna varolduğu ve bütünün de parçaların gerçekleşimi için varolduğu bir yapılanmayı karakterize eder. Böylece sanatsal ifade tarzındaki tikel duyusal her şey, içeriğin özgül belirlenimine hizmet eder hale gelir ve bu içeriğin ifadesinde bir uğrak olur. Kant’ın sanat eserini karakterize eden “amaçsız amaçlılık” formulası, Hegel’de sanat eserine özgü bir içsel teleoloji olarak ortaya çıkar. Kant’ın öznel olan amaçlılığının tersine, sanat eserinin iç varlığına ait olmakla Hegel’de bu içsel teleoloji, nesneldir. Sanat ancak, hem amacı hem aracı bakımından özgür olduğunda gerçektir (real) ve o ancak kendisini başka bir şeyin aracı olmaktan kurtardığında özgürdür.

Hegel’e göre, sanatın amacı doğanın taklidi olmadığı gibi, duygular uyandırmak veya ahlaki mükemmelliği öğretmek de değildir. Sanatın amacı kendisidir. Bir sanat eseri, amacı kendisinde bulunan ve kendisi dışında bir şeye gönderimde bulunmayan bir bütündür. Fakat bu, sanat ürününü bir doğa ürünü gibi tamamen kendisine kapalı bir bütün haline getirmez; yani o, bizim seyrimizin dışında kendi başına varolan bir şey olarak kalmaz. Sanat ürünü, güzel olmakla daima tin içindir, yani bizim iç kavrayışımız, saf seyrimiz, duygumuz içindir. Sanat eseri bize bütünün duyusal cisimleşmesini, yani mutlak tinin bir somutlaşmasını sunduğu için güzeldir. Hegel hakiki olanın bütün olduğunu söyler; çünkü bütün, edimsel olanın metafiziksel sağlamlığına sahiptir. Dolayısıyla, güzelin bütün olduğunu söylediğimizde, aynı zamanda güzelin hakiki olan olduğunu da söylemiş oluruz. Bu bakımdan Hegel, bir bütün olarak sanat eserini, kendi içsel çatışkılarına ve içsel kurallarına sahip olmakla birlikte, kendi içinde merkezleşmiş bir alan olarak görmez; fakat kültürün bütün yönleri ile iç içe örülmüş bir şey olarak görür. “Sanat eseri kendi-merkezli değildir; o özünde bir sorudur, tepki veren yüreğe bir hitap, zihne ve tine bir çağrıdır.” 15

Öte yandan, Hegel sanatın amacının doğada varolan şeyin salt mekanik bir taklidi olmadığını ve sanatın amacının kendisinde aranması gerektiğini ileri sürmekle, dışsal doğanın sanatla hiçbir ilişkisi olmadığını söylüyor değildir. Tam tersine, Hegel, kendi temeli olarak doğal bir şekle sahip olmanın sanat eserinde özsel bir öğe olduğunu belirtir. Çünkü sanat eseri, betimlediği şeyi dışsal ve dolayısıyla da doğal bir fenomen biçiminde sunar. Özellikle de resim sanatı bakımından, doğanın biçimleri sanatsal şekil için yol gösterici olabilir ve ona bir temel sağlayabilir. Fakat yine de bu verilmiş biçimler, sanata özsel olan yaratma gücünü tüketmez. Hegel’e göre doğalcılık sanatın esas ilgisi değildir. Kendi doğallığı bakımından dışsal görünüş sanatın özsel bir karakteristiğini oluştursa bile, yine de verilmiş doğa dünyası, sanata kural sağlamaz ve dışsal görünüşlerin salt dışsal olarak taklidi sanatın amacı olamaz.
Sanat eserinin doğa temelli karakteri, onun duyu görüsünün bir nesnesi olmasında ve duyusal olandan elde edilmesinde kendisini gösterir. Sanatın ayırt edici özelliği, onun, tini duyusal biçim içerisinde sunmasıdır. Sanat en yüksek hakikati bile duyusal bir biçimde sergileyip, bu şekilde onu duyulara, duyguya ve doğanın görünüş tarzına yakınlaştırarak yapar. Sanat tasarımsal/kavramsal bir farkındalık (bilme) olmayıp, dışsal duyusal bir nesnede cisimleşen bir bilinçlilik tarzıdır. Sanat mutlak tinin görüsel bilincidir. Bu bakımdan, güzel ideası için özsel olan şey, güzelin nesnesinin duyusal olma zorunluluğudur. O, duyulara sunulan gerçek bir şey; duyusal görüde kavranan bireysel ve somut bir şey olmalıdır. O, kendisinde duyusalın ışıdığı, parıldadığı güzel bireysellik olmalıdır. Tinin ışığı tarafından aydınlatılmış bir duyusallık olmalıdır.

Bu yüzden sanat, duyusal olarak duyusal ile değil, fakat duyusalın görünüşü ile (biçim almış duyusal ile) ilişkilidir. “Duyusal, sanat eserinde gerçekten varolmak zorundadır; ama o yalnızca duyusalın yüzeyi, duyusalın görünüşü olarak görünmek zorundadır.” 16 Sanat eserinde duyusal, duyusalın görünüşü olarak, duyusalın parıldayışı olarak ortaya çıkmalıdır. Sanatın sunduğu şey, maddesel doğasından kurtulmuş ama duyusal olmaktan da kesilmemiş olan bir şeydir. Sanat eserinde ortaya çıktığı şekliyle duyusal, Hegel’e göre, doğal duyu­sal bir şeyden daha hakiki, daha sahicidir; çünkü onun varoluşu, herhangi bir duyu nesnesinin sonlu, dışsal varoluşu değildir; fakat ideanın kendisine vermiş olduğu, dışsal nesnel gerçekliğin bir yönüdür. Güzelde, duyusal kendi dışsal nesnelliğinden feragat eder ve o kendisinde içkin olan ideanın dışsal nesnelliği ve görünüşü olmakla varoluş kazanır. Güzelde, nesne, kendi dışsallık eğilimini kendi içerisine döndürmüştür, böylece de içsel olanın dışsal olanda ışımasını, parıldamasını sağlamıştır. İçsel olan, dışsal olanda parıldar ve onun aracılığıyla kendisini bilinir kılar. Güzel, ışıyan, parıldayan bir şeydir ve ışıma ya da parıldama, bir kendini-verme, kendini yayma, kendini iletme öğesi içerir.

Böylece, sanat eserinde duyusal, şeylerin doğadaki dolaysız varoluşuna kıyasla, dışsallığında tinin ışığını yakaladığımız saf bir görünüşe yükselir. O henüz saf bir düşünce değildir kuşkusuz, ama saf maddesel bir varlık da değildir. Buradan hareketle Hegel, sanat eserinin dolaysız duyusallık ile ideal düşünce arasında bir orta konumda durduğunu belirtir.17 Sanat, duyusalı idealleştirir ve bunu yapmakla, onu estetik kılar. Hegel’e göre, sanat eserinde duyusal bizzat ideal bir şeydir, ama düşüncenin ideal olması gibi ideal olmadığı için, aynı zamanda tıpkı doğal nesne gibi dışsal biçimde varolan bir şeydir. Sanatta olup biten şey şudur: Duyusal tinselleşir ve tin duyusallaşır, duyusal şekil içinde görünür olur. Bu ikisi bir birlik oluşturacak şekilde, karşılıklı olarak birbirlerini içsel bir şekilde belirlerler. Sanat, duyusalı tamamen farklı bir şeye veya duyusal-olmayana dönüştürmez. Fakat duyusalı tin ile donatır. Böylece tin, sanatta duyusal kılınmış olarak ortaya çıkar.

Sanat eserinde duyusalın bir görünüş (duyusalın görünüşü) olması, sanatsal şekli bir yanılsama veya bir aldatım (Täuschung) yapmaz mı? Güzelinduyusal olana dayanması, onun gelip-geçici olana karışmış olduğu anlamına gelmez mi? Hegel’e göre, estetik (sanatsal) görünüş bir yanılsama veya aidatım değildir. Sanat, tinin dolaysız duyu görüsü (algısı) içinde görünmesini, yani ideanın duyusal görünüşe çıkmasını sağlamakla, güzeli meydana getirmeyi başarır. Dolayısıyla burada görünüş, hakikate veya gerçekliğe bir karşıtlığı belirtmez; tersine, görünüş hakikat için özseldir: “Görünüş öz için özseldir; hakikat görünür olmasaydı, hakikat olmazdı.” 18 Sanat, içerisinde hakikatin özünün görünüşe çıktığı ortamdır. Görünüş gelip-geçici olsa da aynı zamanda hakikatin hayatının gerçekliği ve hareketidir. Hegel, Fenomenoloji’nin “Onsöz’ünde mutlak hakikat (idea) ile görünüş arasındaki bağı şu şekilde kurar: “Görünüş varlığa gelme ve yok olmadır, fakat o, kendinde vardır ve hakikatin hayatının gerçekliğini ve hareketini oluşturan da odur.” 13 O halde mutlak, gelip-geçicili-ğin gelip-geçici olmayan açığa çıkışıdır ve sanat, mutlak tinin bir alanı olmakla aynı özelliğe sahiptir. Sanatsal görünüş bu tinsel karakteri ile dolaysız empirik görünüşten ayırt edilir. Sağduyuya en açık hakikat olarak görünen, fakat aslında yalnızca gelip-geçici olan dolaysız empirik gerçekliğin tersine; sanatsal görünüş kendisi aracılığıyla tinsel bir şeye işaret eder. Hegel şöyle söylüyor:
Sanat, görünüşlerin hakiki içeriğini, bu kötü, gelip-geçici dünyanın görünüşünden ve aldatmamdan kurtarır ve onlara tinden doğmuş daha yüksek bir edimsel gerçeklik verir. Bu bakımdan, yalnızca görünüş olmak bir yana, sıradan gerçeklikle karşılaştırıldığında sanatın görünüşlerine daha yüksek bir gerçeklik ve daha hakiki bir varoluş atfedilmelidir.20

Estetik görünüş bu şekilde dışsal gerçeklikten ayırt edilebilir olmakla, bizzat gerçekliğin hakikatini açık kılmayı başarır.

Sanat eserlerinde görünüş, özün görünüşüdür. Sanat eserinin duyusal yönü, o halde, kör bir görünüş değil, görünüşe çıkan özdür. Öz, görünüşe çıkmak ve görünüş de özsel olmak zorundadır; bu ikisi arasında birinin diğeri tarafından içkin belirleniminden başka bir bağıntı bulunmaz. Görünüşe çıkma, özü somut olarak mevcut kılmadır. Böylece görünüş salt bir görüntü olmaktan çıkıp tözsel gerçekliğe sahip bir şey haline gelir. Hegel’in belirttiği gibi, sanatın görünüşe çıkardığı şey, kendisine mevcudiyet ve varoluş veren, ama bu varoluşiçerisinde kendinde ve kendisi için kalan ve ancak bu şekilde edimsel olan doğanın ve tinin tözüdür.21 Öte yandan, görünüş, güzelin alımlanmasında ve değerlendirilmesinde de esastır. Güzel nesnenin seyrinde, onun görünüş özelliği ile ilişkiye girmezsek eğer; güzel bizim için anlaşılmaz olarak kalır. Nesnede bu görünüş özelliğini bir yana bırakırsak, geriye görünüşten yoksun saf bir gerçeklik tortusu kalır. Güzel nesne görünüş ve gerçekliği o şekilde bir araya getirir ki, bu sayede gerçek ve hakiki bir şey görünüşe çıkar, kendisini gösterir. Güzel nesne, görünüş içerisinde kendisini bildiren ideanın gerçekliğini açık kılan duyusal mevcudiyettir. O, böylece, halis görünüşü, tinin sahici duyusal görünüşünü seyrimizin önüne getirir.

Tin sanat eserlerini maddesel şeylerden başka bir şeye dönüştürür; fakat onlar ancak maddesel niteliklerini muhafaza etmek suretiyle tinsel hale gelirler. Burada her iki yanı serbest bırakan içkin belirlenim, sanatsal yaratımın özgürlüğüne işaret eder. Güzel nesnede, hem tikel duyusal yönlerin birbirine bağlılığındaki zorunluluk hem de bu tikel yönlerin özgürlüklerinin görünüşü birlikte varolmak durumundadır. Duyusal burada ideal birlik ile soyut bir tâbiyet ilişkisi içinde değildir; dinamik bir karşılıklı düzenlenme ilişkisi içindedir; öyle ki, bu içkin belirlenimde duyusal, kendi gerçekliğine dayanarak mevcut olma konumunu kaybetmez. Sanat eseri bu şekilde kendi kendisini işleyen bir özgürlükle karakterize olur; bu özgürlük, sanat eserinin birbirine karşıt olarak duran şeyleri, duyusal varoluş ile tinsel anlamı bir birliğe sokmasında açığa çıkar. Ancak, sanat eserinin bir bütün meydana getirmek için bu kendi kendisini işleyişi, sorunsuz ve uysal bir süreç değildir. O, karşıtlığın direnişine karşı gerçekleştirilir. Öyle ki, mücadele ve çatışkı daima sanat eserinin yaratımına dahil olur. Sanat eserinin bütünlüğü, içerisinde özgürlük ile zorunluluk arasında diyalektik bir ilişkinin olup bittiği dinamik bir bütünlük sergiler.

Hegel’in belirttiği gibi, güzelin alanı içerisinde, kavram kendi duyusal eklemlenmesini ve şeklini kendisinden kalkarak kurar; o, kendi kendisini belirleyendir. Bu yüzden, güzelin özü özgürlükte bulunur. İşte sanatın görevi de kendi özgürlüğü içinde ve aynı zamanda dışsal olarak tinin canlanmasının bu görünüşünü sunmasında bulunur. Sanat, tine özgürlüğünü duyusal biçim içerisinde göstermek suretiyle, onu en yüksek kaderi ile yüz yüze getirir. Schiller’in belirttiği gibi güzel, “görünüş içerisindeki özgürlük”tür. Böylece güzel sanat, insanın nihai amacının ne olduğunun örnek bir ifadesi haline gelir. Sanatın sonsuz değeri işte onun bu özgürleştirici açık kılma gücünde yatar. Bu yüzden, “güzelin seyri özgürleştirici bir seyirdir”; o hem özneyi hem de nesneyi özünde özgür ve sonsuz oldukları şekliyle bırakır. “Hem güzel nesnenin ve onun öznel seyrinin hem de güzel kavramının özünde bulunan bu özgürlük ve sonsuzluk sayesinde, güzelin alanı, sonlu şeylerin göreliliğinden çekilir ve idea ile onun hakikatinin mutlak alanına yükselir.”22

Şimdi, sanatsal görünüşün kör bir görünüş olmayıp görünüşe çıkan öz olması, sanatsal görünüşü “daha yüksek, daha derin bir anlam ve imleme” sahip bir duyusal şekillenme yapar. Öyle ki, sanat eserinin dolaysız biçimde seyrimize sunduğu şey, bizi daima bu dolaysızlığın ötesindeki bir anlama götürür. Yani sanatın dolaysızlığını oluşturan duyusallık, kendi ötesindeki daha açık kılınmış bir içeriğe işaret eder. Böylece temel sanat kavramına ait olan bir ikilik ortaya çıkar: “ilkin bir içerik, bir amaç, bir anlam; sonra da bu içeriğin ifadesi, görünüşü ve gerçekliği.”23 Bu ikiliğin eksiksiz bağdaşımı sanat için özseldit. Hegel’e göre, sanat, tümelliği içerisinde kendi sıfatıyla kavramı duyusal ortam aracılığıyla kavranabilir kılma talebi ile gelmez; tersine, sanatın amacı, kavram ile bireysel görünüşü birlik haline getirmektir. Eğer güzel, duyusal biçim içerisindeki idea ise; güzel sanat kavramına tamuygun düşen sanat da ideal içerik ile duyusal biçimin mükemmel birliği olacaktır. Bu yüzden Hegel, sanat kavramına ilişkin üçüncü özellik olarak şunu belirtir: “Bu iki yön birbirlerine öylesine nüfuz etmişlerdir ki, dışsal ve tikel olan, salt içsel olanın bir sunumu olarak ortaya çıkar. Sanat eserinde içerik ile özsel bir bağıntıya sahip ve içeriğin bir ifadesi olmayan hiçbir şey yoktur.”24

Sanat eserinin içerik yönü, esere birlik veren öznelliktir. Fakat bu içerik ya da anlam, gerçekleşmesinden bağımsız olarak kendi başına ele alındığında yalın ve soyut bir şeydir. O ancak kendisini farklılıklar çokluğu içerisinde görünür kılar ki, bu da sanat eserinin maddesel cisimleşme ya da biçim yönüdür. Hegel şöyle söylüyor:
Bu anlamda, içeriğin başlangıçta öznel, tamamen içsel bir şey olduğunu, onun karşısında ise nesnel olanın durduğunu söyleyebiliriz; öyle ki şimdi bu, öznel olanın nesnelleştirilmesi talebine yol açar. Öznel olan ile onun karşısında duran nesnel olan arasındaki bu tür bir karşıtlık, aşılması gerekmekle birlikte, her şeyin içerisinden geçtiği tümel belirlenimdir. 25

Genelde tinin varoluş talebi olarak görülebilecek olan, yalnızca öznel ve içsel olarak varolanı nesnelliğe taşıma talebi sayesindedir ki, sanat eserleri nesnel bir “başka” haline gelirler. Bu şekilde özne, nesnel olarak dolayımlanır, önceden örtük olan nesnel içeriğini yaratıcı çalışma aracılığıyla görünüşe çıkarır. Sanat eseri benin kendisini duyusal içerisinde nesnelleştirmesidir; fakat bu, benin kaybolması demek değildir. Tersine “ben”, duyusalda kendisini yeniden keşfeder ve ancak kendisini kaybetmek suretiyle kendisini ifade olarak bulmaya başlar. Hegel’in sözleriyle,
Güzel nesnede “ben” kendinde somut hale gelir, çünkü güzel nesne, kavram ile gerçekliğin birliğini, “ben” ve “ben’in nesnesinde şimdiye kadar ayrılmış ve dolayısıyla soyut olan yönlerin somutlukları içerisinde birlik haline gelmesini apaçık kılar.26

Hegel’in estetik teorisinin biçimsel estetikten içerik estetiğine bir dönüşü belirttiği söylenmiştir. Hegel’in güzeli idea ile ilişkilendirmesi, sanatın içeriğinin ilahi olan, insan özgürlüğü, canlılık ve tin olmasını gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, sanat eserinin anlamını öne çıkaran bir içerik estetiğinden söz etmek doğrudur. Fakat bu eğilim, daha özsel bir şeyle, Hegel’in estetik teorisinin sanat ile hakikat arasındaki bağıntıyı öne çıkarmasıyla ilişkilidir: Güzel yalnızca beğenimize hitap eden ya da biçimsel uyumdan ibaret bir şey değildir; güzel, hakikati ifade etmenin ya da sunmanın özgül bir yoludur. Ama yine de Hegel’in estetiğinde güzel, yalnızca bir içerik sorunu değildir. Hegel bir yandan sanat eserinin anlamına ilişkin bir teori, bir içerik estetiği sunmaktadır; fakat öte yandan görünüşe çıkan içerik, tamamen salt biçim olarak tanınıp belirlene-bilmektedir. Sanat eseri söz konusu olduğunda, duyusal biçimin tikelliği, somut tinsel anlamın belirlenimi için zorunludur. Dolayısıyla güzel sanat, uygun duyusal biçim içerisinde ifade edilmiş uygun içerik şeklinde anlaşılmalıdır.

Nitekim Hegel, her içeriğin, yani ilahi olana ve insana ilişkin her kavrayışın güzele yol açamayacağını belirtir. Bunun nedeni, ilahi olana ve insana ilişkin ancak belli birtakım kavrayışlara sanatta açık duyusal ifade verilebilir olmasıdır. Böyle bir ifade kazanabilmesi için, ilahi olanın ve insan özgürlüğünün somut, cisimleşmiş bireysellik şekline bürünebilecek şekilde kavranmış (tasarlanmış) olması gerekir. Örneğin, ilahi olan yalnızca soyut “bir” olarak “en üstün varlık” şeklinde kavranırsa, sanat onu görünür bireysellik biçimi içerisinde sunamaz ve doğrudan gözümüzün ve zihnimizin önüne getiremez. Bu durumda sanat güzel olmaktan çok, yüce olur; çünkü böyle bir sanat kendi ötesinde, görünmez kalan bir tanrıya işaret eder. Bu türden ifadeye uygun olmayan bir içerik durumunda, “içsel olan dışsal olanda görünmez, fakat dışsal olanı öylesine aşar ki, bu aşkınhktan ve aşmadan başka hiçbir şey sunuma girmez.”27

Öte yandan, her duyusal görünüş de güzele yol açmaz; fakat ancak biçimi sanat eserinin tinsel içeriğine uygun düşen bir duyusal görünüş güzel duygusu uyandırabilir. İdea ile sunumun birbiriyle halis bir uyum içerisindeki birliğine ancak en yüksek sanatta erişilebilir. Bunun için de, Hegel’in belirttiği gibi, ide-anın kendinde ve kendisi aracılığıyla somut bir bütünlük olarak belirlenmesi ve kendisinin dışsal görünüşteki tikelleşme ve belirlenme ilkesini kendisinde taşıması gerekir. Eğer idea soyut kalır ve kendi tikel ve tek uygun görünüş tarzının ilkesini kendinde değil de kendi dışında bulursa; kendisi tarafından konulmamış, kendisine dışsal kalan bir duyusal şekle sahip olur.28 Bu yüzden, sanatın idealine, yani tinsel içerik ile duyusal biçimin mükemmel uyumuna ve birliğine her zaman erişilemez. Dolayısıyla, idealin tikel sanat biçimleri içerisindeki gelişimi tarihseldir. (Bu yüzden, Hegel’in sanatı ele alış tarzı yalnızca felsefi değil, ama aynı zamanda tarihseldir). Sanatın idealine doğru kavramsal gelişimi, onun çeşitli tarihsel kültür ve dönemler içerisindeki ilerlemesi ile birlikte gider. Tikel sanat biçimleri, kökenlerini, ideayı içerik olarak kavramanın farklı biçimlerinde bulurlar; dolayısıyla sanat biçimleri, anlam ile şeklin, içerik ile biçimin mümkün farklı bağıntıları çerçevesinde şekillenir. İdeayı kavrama ve onu somut biçimi içinde ifade etme derecelerine göre, tarihsel olarak birbirini izleyen tikel sanat biçimleri, Sembolik, Klasik ve Romantik’tir.

Taylan Özgür, Baykuş, Mayıs 2008, Sayı-2

1 T.W. Adorno, Aesthetic Theory, îng. çev. C. Lenhardt, Routledge-Kegan Paul, Londra, 1984, s. 91.
2 A.g.e., s. 459.
3 A.g.e., s. 458.
4 Stephen Houlgate, “Introduction”, Hegel And The Arts, ed. Stephen Houlgate, Northwestern University Press, Evanston, Illinois, 2007, s. xv.
5 Hegel’de mutlak, mantıksal ideadır, kendinde olduğu şekliyle akıldır. Fakat mantıksal idea yalnızca soyut akıldır, henüz varolmayan, kendisini görünüşe çıkarmamış olan akıldır. Dünyanın amacı, aklın kendisini görünüşe çıkarmasıdır; akıl dünyada somut bir varlık olarak varoluşa gelmelidir. Aklın dünyada, tarih içerisinde insan eylemleri tarafından harekete geçirilmesi, işler kılınması, aklın bu canlı cisimleşmesi tindir. Dolayısıyla, ancak halis edimselliği içerisinde idea tindir.
6 Hegel, Vorlesungen über die Ästhetik I, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main 1970, cilt 1, s. 151; Aesthetics: Lectures on Fine Art I, çev. îng. çev. T.M. Knox, Oxford Clarendon Pres, Oxford, 1975, cilt 1, s. 111. Hegel’in Estetik’mm bu birinci cildinin ilk yarısı Türkçeye çevrilmiştir: Flegel, Estetik: Güzel Sanat Üzerine Dersler, çev. Taylan Altuğ-Hakkı Hünler, Payel Yay., İstanbul, 1994.
7 Stephen Houlgate, “Introduction”, s. xv.
8 Hegel, Vorlesungen über die Ästhetik I, ss. 20-1; Aesthetics: Lectures on Fine Art I, s. 7.
9 Stephen Houlgate, “Introduction”, ss. xv-xvi.
10 Hegel, Vorlesungen über die Ästhetik I, ss. 50-1 ; Aesthetics: Lectures on Fine Art I, ss. 30-1.
11 Kathleen Dow Magnus, Hegel And The Symbolic Mediation Of Spirit, State University of New York Press, Albany, 2001, s. 118.
12 Charles Taylor, Hegel, Cambridge University Press, Cambridge, 1977, s. 473.
13 William Desmond, Art And The Absolute: A Study of Hegel’s Aesthetics, State University of New York Press, Albany, 1986, s. 6.
14 A.g.e.,s. 9.
15 Hegel, Vorlesungen über die Ästhetik I, s. 102; Aesthetics: Lectures on Fine Art I, s. 71.
16 A.g.e., s. 60; a.g.e., s. 38.
17 A.g.e., s. 60; a.g.e., s. 38.
18 A.g.e., s. 21; a.g.e., s. 8.
19 Hegel, The Phenomenology of Mind, İng. çev. Baillie, Harper Torchbooks, New York, 1967, s. 105.
20 Hegel, Vorlesungen über die Ästhetik I, s. 22; Aesthetics: Lectures on Fine Art /, s. 9.
21 A.g.e., s. 22; a.g.e., s. 9.
22 A.g.e., s. 157; a.g.e., s. 115.
23 A.g.e„ s. 132; a.g.e., s. 95.
24 A.g.e., s. 132; a.g.e., s. 95. 2b A.g.e., s. VSb; a.g.e., s. %.
26 A.g.e., s. 155; a.g.e., s. 114.
27 A.g.e., s. 479; a.g.e., s. 372.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Aydınlanma çağının en romantik devrimci ressamı; Francisco Goya – Mesut Eren

Aydınlanma çağının en karakteristik, devrimci, romantik ressamı Goya’nın resimleri 29 Temmuz’a kadar İstanbul Pera Müzesi’nde sergileniyor. Ressam Mesut Eren’in sözkonusu...

Kapat