Goethe ve Fransız Devrimi: Eşitlik, kardeşlik ve barış olgunlaşma gerektiren erdemlerdir

Fransız Devrimi, büyük bir tarih olayı olarak, komşu devletleri, tabii bu arada Almanları da etkilemiştir. Bu, devrimin özündeki kavramların Fransa dışında da önem kazanması anlamında bir etkidir. Ayrıca etkinin en kapsamlısı, devrim ruhu olmuştur: Tutuculuğa, her türlü duygu kültürüne karşı eleştiriciliği ve akılcılığı savunan bir devrimcilik. Alman düşünce ve edebiyat dünyasındaki devrimci çizgi, Fransız Devrimi’yle yakın akrabadır.

Uzun ömrü önemli politik ve tarihi olayları yaşamasına imkân veren Goethe, 1789 yılında, büyük Fransız Devrimi’nde kırk yaşındaydı. Kendisi “En büyük dünya olaylarının” meydana geldiği bir zaman kesitinde yaşamayı, onlara ve sonuçlarına tanık olmayı bir şans saydığını, çünkü bu sayede, sonradan dünyaya gelen ve “o büyük olayları anlamadıkları kitaplardan öğrenmek zorunda kalan kişilerden çok farklı sonuçlara ve görüşlere” ulaştığını belirtmiştir.

Nedir bu “çok farklı sonuçlar ve görüşler”? Her şeyden önce Goethe’nin Fransız Devrimi karşısındaki tutumunu belirtelim: Goethe coşkuyla karşılamamıştır devrimi. O hem genel olarak “devrim” olayına karşıdır, hem de Fransız Devrimi’nin amaçladığı eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkelerinin ulaşılabilirliğinden emin değildir.

Fransız Devrimi’nin patlak verdiği yıllarda Goethe, tabiat araştırmalarına dalmış ve hayat felsefesinin bel kemiğini oluşturan gelişim ilkesini, bitkilerin değişiminde kanıtlayarak pekiştirmiştir. “Die Metamorphose der Pflanzen” adını verdiği bitki oluşumundaki gelişim incelemeleri, onun daha önce, bütün bitkilerin ana evresi hakkındaki görüşünün bir devamı sayılabilir. Tohumdan çiçeğe-meyveye kadarki değişimleri gözlem ve çizimlerle ortaya koyar. Araştırmalarının özünde dile gelen görüş, tabiat yasasının şifrelerinin daha tohumda var olduğu, bunların yine bu yasanın temelindeki ilkeyle, yani gelişime dayalı bir dizi değişime uğradığı ve sonunda meyveyi meydana getirdiğidir. Kemiklerin oluşumunda da aynı ilkeyi izleyerek çene kemiğinin hayvanda ve insanda omurganın bir evrimi sonucu olduğunu keşfeder. Tabiat araştırmalarında evrimle, gelişim felsefesinin kanıtlarını bulmak mutluluğunu tadarken, siyasal alanda “devrim” olgusu, Goethe’ye çok zamansız ve ters gelmiştir. Bu yüzden Goethe biyografyalarının çoğunda, Fransız Devrimi karşısında Goethe, bu evrim-devrim ikilemi bağlamında ele alınmıştır.

Fransa’da devrimi hazırlayan sosyal gerekçelerde Goethe “hemfikir”dir, koşulların savunulacak yanı yoktur, ama gerekli düzeltmeler devrimle olmamalıdır ona göre. Fransız Devrimi’nin fikir babalarından Voltaire’i “insanlığın eski bağlarını çözmek”le suçlar. “Eskiden saygıdeğer sayılan şeylerden bir kuşkulanma illeti, bu yüzden iyi kafalarda oluştu” der. “Özgürlük düşüncesinin ve demokrasi çabalarının yüksek sınıflarda yayıldığı”nın dikkatini çektiğini belirterek şu kuşku ve eleştirisini vurgular: “Herhangi bir çeşit iki anlamlı kazanca ulaşmak için önce nelerin kaybedildiğini galiba hiç hissetmiyorlar.”

Bourbon Monarşisinin skandalları, kötü yönetim vs. Goethe’de “krallığın saygınlığının tükendiği”, gelişmelerin “korkulan sezgileri ne yazık doğruladığı” görüşünü uyandırmıştır ve Goethe bütün olup bitenlerin bir drama bürünüp insani boyutları içinde kendisini sürekli rahatsız ettiğini söyler. Ama aynı huzursuzluğu, devrimin sebep olduğu olaylarda da yaşar:

“Beni derinden ilgilendiren ne varsa hemen dramatik görünümde karşıma çıkıyordu ve Gerdanlık skandalı nasıl karanlık bir işaret olarak görünmüşse şimdi de devrimin kendisi korkunç bir gerçekleşme olarak beni sarsıyordu; taht devrilmiş paramparçaydı gözlerimin önünde. Büyük bir millet zıvanadan çıkmıştı.”

Aktif politika, Goethe’ye göre şairin, yazarın işi değildir. O, olsa olsa dış dünyanın izdüşümlerini sanat katında işleyebilir. “Tabiatına” uygun olan budur. Kendisini hiçbir dış olayın kendine yabancılaştıramayacağını, bu yüzden Fransız Devrimi’nin de onu olsa olsa daha sıkı bir şekilde iç dünyasına döndürdüğünü, devrin düşünce ve imajlarıyla keyifli bir uğraşa giriştiğini belirtir. Unterhaltungen der Ausgewanderten, Die Aufgeregten, Hermann und Dorothea ve Die natürliche Tochter, o günlerin güncel, ama öte yandan da evrensel birçok sorununu imgelere dönüştürdüğü başlıca eserler. Göç etmek zorunda kalan insanların kaderi, yığınların eğitimsiz bir güruh olarak yıkıcılıkta, yapıcılıktan çok daha etkili olduğu, gibi düşünceler bu eserlerde dile gelir. Die natürliche Tochter başlıklı trajedide mesela kralın ağzından şunlar söylenir:

“Aşağı olan köpürüyor, yüksek olan çöküyor,
Sanki herkes ancak ötekinin yerinde
Doyum bulacaktır karmaşık dileklerine,
Ancak o zaman mutlu olacaktır, eğer hiçbir şey
Birbirinden ayırt edilemiyecek olursa ve biz hepimiz
Bir akıntıya karışıp kapılıp giderek
Okyanusta kendimizi fark etmeden kaybedersek.”

Fransız Devrimi’nden on yıl sonra (1799 – 1803) belli bir zaman mesafesinin serinkanlılığıyla kaleme aldığı Die natürliche Tochter trajedisinde Goethe’nin amacı, bu büyük tarihsel-siyasal olayı, organik yasalara yaklaştırmanın bir yolunu bulmaktı. Eserin özenli üslubuyla devrimin kaosuna bir karşı kutup oluşturan, yarattığı semboller ağıyla da sanatın bu düzen ve anlam ilkesini ortaya koyan Goethe, klasik trajedilerinin ahlak öğesini, insancıl özveriyi Eugene’nin kişiliğinde gerçekleştirir. Eserin kontrapunktik kurgusunda, koruyucu idilik bir dünya ile entrikaların egemen olduğu bir siyasal gerçekler dünyası vardır. Eugenie’nin bu iki alan arasında yer değiştirmesi, attan düşme sahnesiyle cennetten kovulma çağrışımlarına dayandırılmaktadır. Bir Alman dükünün soylu bir Fransız kadından öz kızı olan Eugenie, annesinin ölümünden sonra babasının yanına gelir, fakat dükün oğlu, çevirdiği entrikalarla Eugenie’yi babasına ölmüş bildirir. Eugenie, sürgünde özel hayatını kurup kabuğuna çekilerek hem özveri göstermekte, soyluluğun kazandıracağı ihtişamdan vazgeçmekte, hem de siyasal entrikalardan uzak kalabilme şansını bu sayede gerçekleştirmektedir.

Die natürliche Tochter’i bir üçleme olarak planlayan ve siyasal devrimi diastol-sistol yasasının organik şemasına yerleştirmek isteyen Goethe’nin bu projesini birinci trajedide bırakması bunun gerçekleştirmesi çok güç bir program olduğunu göstermektedir.

Fransız Devrimi’nin gerçekleştirmeyi amaçladığı idealler, Goethe’nin inancına göre aslında tek tek insanların olgunlaşmasını gerektirmektedir, yani bir eğitim sorunudur. Eşitlik, kardeşlik ve barışa, kabagüç sayesinde ulaşılamaz, bunlar olgunlaşma süreci gerektiren erdemlerdir. Goethe şöyle der:

“İnsanlar mükemmel hale getirilebilse, mükemmel bir durum da düşünülebilir: ama böyle, durmadan bir o yana bir bu yana sallanılacaklardır: Bir bölüm acı çekecektir, ötekinin keyfi yerindeyken. Bencillik ve kıskançlık, kötü güçler olarak oyunlarını sürdüreceklerdir ve tarafların kavgası son bulmayacaktır. En akıllıcası hep, her insanın yeteneği olan ne varsa, öğrendiği ne varsa o işi yapması ve başkalarının kendi işlerini yapmasına engel olmamasıdır.”

Fransız Devrimi’nin Almanya’daki etkilerini Goethe, vatandaşlarının yabancı hayranlığına, taklit hevesine bağlamıştır. Devrim sırasında en büyük endişesi Almanya’da bazılarının bilinçsizce, romantik bir coşkuyla ve özenerek Fransa’yı izlemeleridir. Bu konularda şunları söyler:

“…maalesef şunu belirtebilirdim ki işte bize de benzer kaderler hazırlayan zihniyetler hakkında vatanımızda da oyun oynarcasına sohbet edilmektedir. Oldukça kültürlü insanlar biliyordum, bunlar ne kendilerini ne de meseleyi kavramaksızın belli görüşlere ve umutlara hayali bir şekilde atılmışlardı, sonucunda da kötülerin acı çekmesine, bu acıları artırmaya ve bundan yararlanmaya çalışmışlardır.”

“Almanların zihniyeti tuhaftır, hemen sarsıldı; hatta birkaçı Paris’teydi, önemli adamların konuşmalarını dinlediler, eylemlerini gördüler ve ne yazık Alman usûlünce taklide heveslendiler, hem de öyle bir zamanda ki Ren’in sol yakası konusundaki endişelerimiz iyice korkuya dönüşmüşken.”

Goethe, edebiyatı politikanın dışında ve üstünde görmüştür. Bir şair ve yazar olarak misyonunu sosyolog ya da tarihçiye değil, olsa olsa bir filozofa yakın bulur. Sıradan insanlar için politikada taraf tutmanın kârlı olduğunu, çünkü bunların kendileri için elverişli şeylere sevinerek el attığını, elverişsiz şeyleri de bilmezden geldiklerini ya da kitabına uydurmayı becerdiklerini savunur. Oysa,

“Tabiatı gereği tarafsız olmak ve tarafsız kalmak zorunda olan yazar, kapışan iki tarafın meseleleri arasında ilerlemek durumundadır ve bağıntının imkânsız olduğu yerde de trajik son bulmaya karar vermek zorundadır.”

Goethe’nin Fransız Devrimi karşısındaki tutumu, onu çağdaşları arasında ve sonraki kuşaklarda edebiyatı siyasetin hizmetinde görenlerin, angaje edebiyat savunucularının tepkisini çekmek gibi “ayraç” etkisi uyandırmıştır. Batıyı, Tanzimat yazarları aracılığıyla tanıyan edebiyat dünyamızda da Goethe’nin hak ettiği yere uzun süre yerleştirilmeyişi, güdümlü edebiyatın sanat dünyamızdaki etkinliğinin bir sonucu olsa gerek.

GOETHE
Yazan ve Yayıma Hazırlayan: Prof. Dr. Gürsel Aytaç [Say Yayınları]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Edip Cansever: Öyle sanıyorum ki, bizi savaşsızlığa, gerçek güzelliğe götürecek olan…

Kapat