“Güzel bilim yoktur, yalnızca güzel sanat vardır” Edebiyat Estetiği – Gürsel Aytaç

Kelime anlamıyla “estetik”, duyusal algılama öğretisi demektir. Kant, aşkın (transandantal) estetikte, bilgi teorisinde estetiğin payını inceler. Felsefi estetik, Baumgarten’in Aesthetica adlı kitabından sonra yerleşmiş bir terimdir. Alanı, geniş anlamda sanatın, dar anlamda da “güzel”in problemleridir ve bunları ya betimlemeli (deskriptif) ya da ölçütsel (normatif) olarak inceler; kısacası güzelliğin yasaları, normları, tarzları (yüce, zarif, trajik vb.) ya da güzelliğin sanat ve tabiatla ilişkisini irdeler.

18. yüzyılda felsefenin bir dalı olarak yeşermeye başlayan estetik, zamanla birçok komşu disiplinle birlikte bazı konu öbeklerine ortaklaşa el atmak durumunda kalmıştır. Güzelliğin felsefesi demek olan estetiği, onun 18. yüzyılda ayrı bir disiplin olması konusunda çaba gösteren Baumgarten, Aesthetica’sında (1750–1758) güzelliği duyularla algılanan mükemmellik olarak tanımlarken, estetiği de doğru hissetme kılavuzu olarak görür. Onun gibi Kant da estetik yargıya önem verir. Yargı Gücünün Eleştirisi (Kritik der Urteilskraft) adlı eserinde şöyle der:

“Bir şeyin güzel olup olmadığını ayırt etmek için tasarımı akıl yoluyla nesneye bilgi için uygulamıyoruz, tersine hayal gücü sayesinde […] özneye ve zevk alma veya almama duygusuna uyguluyoruz.”

Günümüzde edebiyat bilimi, estetiğin bir dalı olarak görülmektedir. Çok kereler Hegel’in idealist estetiğine ve onun çizgisine, Benedetto Croce’nin (1866–1952) sezgici, Max Scheler’in (1874–1928) fenomenolojik, Th. Lipps (1889–1941) ve J. Volkelt’ in (1848–1930) psikanalitik estetiğine ve Marx’ın (1818–1883) estetiğine bağlanır. Edebiyat biliminin ilgi alanı ise edebi yaratıcılık, dil yaratıcılığının ilkeleri, biçime ulaşmanın iç yasaları, tipolojik olan, açıklamanın, yorumlamanın kuramlarıdır.

Genel edebiyat bilimi, eskinin poetik, retorik ve stilistik alanlarının yerini almıştır. Ayrıca ulusal üstü çalışıp edebi yaratıcılığın evrensel ilkelerini saptamayı, edebiyatı kavrama ve yorumlama metotlarını ortaya çıkarmayı, içerikle biçim ilişkisini aydınlatmayı amaçlar. Edebiyat biliminin soyutlamalara ve genellemelere yatkın oluşu onu felsefeye yaklaştırır. Güzellik olgusunu, zevk, tat alma, hoşlanma gibi konuları irdeleyen ve felsefe gibi soyut, bilimleşme çabası içinde bir disiplindir estetik. Başlangıçta güzelden hoşlanan (Liebhaber) ile güzelden anlayanların (Kenner) sahiplendiği bir alanken sonraları sanat tüketicisi (alıcısı) ve sanat eleştirmeni (edebiyat bilimci), estetiğe karşı daha farklı konumlar geliştirmişlerdir.

Edebiyatın estetik boyutu M. Schödlbauer’in üzerinde durduğu gibi, özellikle bir güzellik deneyimidir:

“Estetik konularda kompetanlık göstermenin arkasına saklandığı koruyucu kalkan teoridir –ki bu da estetik meselelerinde özellikle boz bulanıktır– bu yüzden de duygusal yönden etki edilmenin ötesine gidilmez ve ister istemez deneyimin arkasında kalınır.”

Schödlbauer, estetik alanda kompetanlık deneyim sonucu elde edilirken teoriden yavaş yavaş uzaklaşıldığını ve sonunda güzele karşı ruhsal duyarlılık kazanımıyla teoriye gerek kalmadığını belirtiyor. Adorno’nun (1903–1963) Kant’a dayanarak verdiği hüküm, Schödlbauer için de geçerli:

“Güzel bilim yoktur, yalnızca güzel sanat vardır.”

Ne var ki estetik, güzelin felsefesi, güzelin bilimi olmak iddiasındadır. Estetiğin kendisi güzel olmak durumunda değildir. Güzellik deneyiminin kuramsallaşma ihtiyacı ve kuramsallaşabirliliği var mıdır? Schödlbauer, bilimle sanat arasında bir yerde gördüğü estetik konusunda iki gerekçe gösterir:

1. Estetik deneyimler akıldışıdır, kurama geçit vermeyen bir deneyim alanı oluştururlar.

2. “Estetik deneyim”, çok çeşitli tarz, işlev ve oluşuma dayalı deneyimin tümünü içeren bir kavramdır. Bunları bağlayan şey ise bu deneyimleri özel bir anlamla donatan, onlara kültür yelpazesinden gelme özel bir yer veren bir gelenektir.

Hoşlanmanın rasyonel olarak temellendirilemeyişi, hoşlanmanın güzele duyarlılık, yani bir duygu meselesi oluşu Hume (1711–1776), Baumgarten (1714–1762), Mendelssohn (1729–1786), Kant (1724–1804) gibi estetikçileri uzun zaman tedirgin etmiştir.

Felsefi estetiğin kurucusu olarak bilinen A. Gottlieb Baumgarten (1714–1762), zor şartlar altında yetişmiş, Halle’de felsefe, ilahiyat ve “güzel sanatlar” okumuştur. Aynı üniversitede profesör olunca “dünya bilgeliği” dersleri vermiş, daha sonra Frankfurt/Oder’de “güzel bilimler” okutmuştur. Böylece üniversiteye estetik alanını “duyusal bilginin bilimi”, “rasyonel düşünceye uygun öğrenme”yi getiren ilk kişi olmuştur. Baumgarten’in amacı, duyusal deneyimi, felsefi incelemelere layık bir konu haline getirmekti. Aslında çok etkilendiği Leibniz ve Wolff’dan farklı olarak, duyusal algılamayı asla küçümsemiyordu. Ona göre duyusallık (Sinnlichkeit) düşünme yeteneğini (Verstand) ve aklı, “daha yüksek anlama yetisi”ne (Erkenntnisvermögen) götüren tamamlayıcı bir olguydu. Ve doğru düşünmenin felsefi disiplini olan mantığın yanında yerini alması gereken disiplin, “duyusal bilgi”dir (sensitive Erkenntnis), bu ise akıl ve dünya bilgisinin bütünselliğini sağlama açısından gereklidir. Baumgarten, Aydınlanma geleneğine uygun olarak kesin kavramsal tanımlarla tezini savunmuş ve böylece çağdaşlarını etkileyebilmiştir. “Estetiğin amacı, duyusal bilginin mükemmelliğidir. Bununla kastedilen güzelliktir” tanımı Baumgarten’in özlü ve net ifadesinin tipik kanıtıdır.

Çağdaş düşünürlerde izleri bulunan Bolzano (1781–1848) da güzelin seyircide uyandırdığı hoşlanma duygusunu şöyle açıklar:

“Çünkü, onun özelliklerinin birkaçını kavradıktan sonra hakkında bir kavram oluşturmak ne fazla kolaydır ne de açık seçik düşünme zahmetini beraberinde getirir.”

G. Simmel (1858–1918), sanat yaşantısının akıldışılığını, çözümleyici estetik ve metafizik düşünceyle temellendirilemeyişinde görür. C. G. Jung (1875–1961) ise şöyle der:

“Sanat eserindeki akıldışılık, her türlü akılcı tanımlamayla alay eder.”

Kant’ın güzelliği, Interesseloses Wohlgefallen (çıkar gözetmeyen hoşlanma) olarak tanımlaması, estetik yargı, estetik tarihi boyunca tartışma konusu olmuştur. K. Fiedler ise hoşa gitme olgusunun alımlayıcının öznelliği ve ruh haliyle bağıntılı olduğunu, dolayısıyla da sanat eserinin kalitesi hakkında bir şey söyleyemeyeceğini belirtmiş ve bu görüşü yankı uyandırmıştır.

Bugünün alımlama estetiğinde ilk düşüncelerden biri sayabileceğimiz bu görüş, güzelin sanat eserinin kalite kontrolünü uzmanlaşmış eleştirmene teslim edecektir.

Edebiyat biliminde temelde birbirinden ayrı iki estetik anlayışı vardır. Bunlardan biri üretim, öteki etki estetiğidir. Üretim estetiğinde (Alm. Produktionsästhetik) sanat eserlerinin planlanışı ve üretim süreci ilgi odağıdır. Buna karşılık etki estetiğinde (Alm. Wirkungsästhetik) sanat eserleri, yaratıcılarının okuyucuda, seyircide amaçladığı ve ulaştığı etki esas alınarak incelenip değerlendirilir. Aristoteles’ten Lessing’e kadarki tiyatro eserleri, etki estetiğinin klasik örnekleri olarak kabul edilir. Etki estetiği, dar anlamda, W. Iser’in yerleştirdiği alımlama estetiği ve H. R. Jauss’un alımlama tarihi anlayışlarıyla örtüşür. Iser ve Jauss’un edebiyat kuramlarında “örtük okuyucu” (impliziter Leser) ve boşluklar (Leerstellen) etki estetiğine getirilen yeni terimlerdir.

Keza Paul Valéry de (1871–1949) başarılı, yani sanat katına ulaşmış eseri, yarattığı etkiyle ölçmüştür. Poetik (edebiyat estetiği) üzerine denemelerinden birinde şöyle der:

“Bu sanatın en yüksek hedefine ancak okuyucusu onun kendi üzerinde yarattığı etkiyi yaratacak daha mükemmel ve gerekli bir ifade tasavvur edemiyorsa ulaşılmış demektir.”

İşte Valéry’nin sözünü ettiği “mükemmel ifade”, edebiyatta biçim denen olgunun sonucudur. Biçim–içerik (özellikle şiirde) ilişkisi hakkında yine Valéry’nin bir benzetmesini aktarmak isterim. Bu bir sarkaç benzetmesi: Simetrik iki nokta arasında hareket eden bir sarkaç. Söz konusu noktalardan biri, ritmin gücünü, hecelerin tınlamasını, hitabetin fiziksel etkisini, kelimelerin alışılmamış birlikteliğinin psikolojik sürprizlerini temsil ederken öteki nokta, eserin içeriğinin, anlamının ilettiği entelektüel etki, gözümüzde canlandırdıklarımız nesneler ve duygular. Sarkaç işte ‘tınlama’dan ‘anlam’a, biçimden içeriğe doğru gidip gelir. Bu bir çeşit simetridir ve biçimle içerik değerlerinin eşitliğini ortaya koyar. Valéry, nesirle nazım arasında ayrım yapar ve nesirde biçimin içerik anlaşıldıktan sonra silindiğini, nazımda (şiirde) ise biçimin kalıcı olduğunu ileri sürer.

Estetiği güzelin felsefesi olarak görmek, doğal güzeli de sanat güzelinin yanında ele almayı beraberinde getirmişti. Ancak Hegel onu yalnızca güzel sanatın felsefesi olarak gördü ve doğal güzeli ilgi alanından çıkardı. Sanat güzelliğini üstün tutuşunu ise Estetik kitabının önsözünde şöyle temellendirir:

“Çünkü sanat güzelliği, düşünceden doğmuş ve yeniden doğmuş güzelliktir ve nasıl ki düşünce ve düşünce ürünleri tabiattan ve onun görüntülerinden üstünse sanat güzelliği de tabiat güzelliğinden üstündür.”

Estetik tarihinde önemli isimlerden biri de Walter Benjamin’dir (1892–1940). Onun “özlü şey” anlamına gelen “das Gedichtete” kavramı, Almancadaki “Dichtung” (edebiyat) kelimesinin etimolojisinden türettiği bir terimdir ve Benjamin bu terimle geleneksel estetik düşüncede biçim–içerik düalizmini ortadan kaldırır.

1961’de, estetiğin, tarih bilinci ve felsefe sistemleri olmadan düşünülemeyeceğini, aksi halde yalnızda şurada burada, yani çeşitli toplum ya da üsluplarda neyin güzel sayıldığını tespit etmenin ilerisine gitmeyen bir “hoşlanma” bilgisi olacağını savunan ise Adorno olmuştur. Adorno Kant, Lukàcs, Bloch ve Benjamin’den edindiği bilgileri ve müzikle kazandığı estetik kompetansı ile duyarlılığı bir senteze ulaştırmıştır. Benjamin gibi, o da kapalı sisteme karşıdır, dedüktif (tümdengelim) tarzı yerine tek tek, deneme tarzı bağlanmış unsurların yorumundan yanadır. Yorumlamasının nesnesi, özellikle estetik malzemedir ki Adorno burada tabiatla tarihin gerilimini işlenmiş bulur. Ölümünden sonra yayımlanan Estetik Kuram (Ästhetische Theorie) (1970) başlıklı fragmanı, modern edebiyatta etkili olmuştur.

Edebiyat bilimci Henning Boetius, felsefe tarihi yelpazesi içinde estetiğin felsefe ekolüne bağlılık bakımından sıralanışını şöyle belirler:

İdealist estetik (Schelling, Hegel), fenomenolojik estetik (Volkert, Lipps), bütüncü estetik (Croce), ekzistansialist (varoluşçu) estetik (Heidegger, Sartre), Marksist estetik (Lukàcs).

Prag Yapısalcılarının edebiyat kuramına göre her metin ikili bir bileşiktir: Maddesel ve estetik katmandır bu bileşenler. Onların estetik obje adını verdiği bileşen, metinle okuyucu arasında oluşur. Okuyucu metne kendi dil “kompetans”ı ve yine kendi deneyim hazinesi yardımıyla anlamlar yakıştırır.

Estetik ile edebiyat ilişkisi bağlamında terimleşmiş bir kavram da özerk estetiktir (Alm. Autonome Ästhetik). 1800’lerde edebiyatın bir sistem olarak bağımsız, başka değerlerden soyutlanmış bir toplumsal eylem alanı olarak yerleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Edebiyatı edebiyat dışı her türlü hedeften ayrı görmek, edebiyattan ve yazardan özel bir bilgi–sezgi beklemek özerk estetikçiliğin ilkesidir ki orijinalliğe, yaratıcılığa verdiği önemle özdeştir. Sanatı, “yüksek” edebiyatı, yığın edebiyatından ayırmak bu görüşün doğal sonucudur. New Criticism (Yeni Eleştiricilik) ve metne bağlı açımlama, 20. yüzyılda bu çizginin yeniden belirmesi sayılır.

Bu estetik anlayışlar edebiyat inceleme ve eleştiri yöntemlerine yansıdığı için söz konusu yöntemleri incelerken bunlara tekrar değineceğim.

Gürsel Aytaç
Genel Edebiyat Bilimi – Say Yayınları – 2003

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz