Fromm: Hayatımızdaki en temel sorun, yaşam sevgisi ve ölüm sevgisi arasındaki karşıtlıktır

0
354

Günümüz uygarlıkları ataerkil ilkeler olan koşullu sevgi, hiyerarşik yapı, yasalar, akıl, soyut düşünceler, somut ilkeler ve itaat üzerine inşa edilmiş durumdadır. İnsanlar genellikle içinde bulundukları dönemi “tek gerçek” ve “değişmez” olarak görmeye alışmışlardır. Ama ataerkil bir anlayışın, insanların varoluşlarına ve gerçek ihtiyaçlarına tam bir cevap veremediği açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nedenle 18. yüzyılda karşımıza çıkan ve evrensellik eşitlik, özgürlük, barış, karşılıksız sevgi, iyi insanlık, maddi esenlik, kan bağı, merhamet ve şefkat gibi nitelikler ile karakterize edilen anaerkil anlayışın da, toplumsal düzen içinde yerini almasının zamanı gelmiştir.Ataerkil ve anaerkil ilkeler bir sentez oluşturduklarında, her iki ilke de birbirlerini renklendirirler. Bu sentezde ana sevgisi adalet ve akılcılıkla, baba sevgisi de merhamet ve eşitlikle bütünleşir.

Bugünün gerçek bunalımı insan tarihinde eşi olmayan bir bunalımdır: Bu, hayatın kendisinin bunalımıdır. Bilenlerin ve sorunun farkında olanların, bunu mümkün olduğunca açık şekilde ifade etmeye çalıştıklarını burada tekrarlamaya gerek yok. Elli yılda, belki de daha az bir süre içinde, dünyadaki yaşamın yok olma ihtimaliyle karşı karşıyayız. Sadece nükleer, kimyasal ve biyolojik silâhlar yüzünden değil (her yıl teknolojik gelişim dolayısıyla daha öldürücü silâhlar yapılıyor), teknolojik gelişimin toprak, su ve hayatı yaşamaya elverişsiz hale getirdiğinden dolayı da…

Psikanalizin hayatın bu bunalımıyla bir ilgisi var mıdır?
Belki yok. Belki de, gerçek, hükmünü icra etti… Hırs, şiddetli tutkular, körlük ve akılsal eylemsizliğin yönettiği insanlar ve önderler felâket yolunda ilerlemeye kararlılar. Gelmekte olanı gören azınlık, Grek trajedilerindekı korolar gibi, felâkete gidişimiz üzerine yorumlar yapıyorlar, ne var ki, onu değiştirecek güçleri yok.

Ama, yaşam devam ettiği sürece, kim umuttan vazgeçebilir ki?
Yaşayan, nefes alan, gülen, ağlayan ve umut eden milyonlarca insan olduğu sürece kim sessiz kalabilir ki? Biyologlar, kimyagerler, fizyologlar, genetikçiler, ekonomistler, fizikçiler, teologlar ve filozoflar bu büyük tehlikeden söz ettiler ve hâlâ da söz ediyorlar… Elbette bunların çoğunluğu değil, bazıları ve her biri kendi özel alanı ve gözlemleri açısından ele alıyor sorunları. Psikanalist de, elbette kendi gözlemleri açısından söz etmelidir. O da ötekiler gibi, zamanın kısaldığını ve ana sorunları vurgulaması gerektiğini biliyor.

Bu noktada, ben de sadece kendi düşünce tarzıma göre, ana sorunları vurgulayabilirim. Bu makalelerde de onları göstermeye çalıştım, ne var ki, onları yeniden okuduktan sonra, bir özet yapmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Her şeyden önce, psikanaliz, konulara eleştirisel bir uyanıklıkla bakar ve eyleme geçme gücünü felçleştiren öldürücü yanılgı ve aklîleştirmeleri ortaya koymaya çalışır. Bunun ötesinde, inanıyorum ki, psikanalizin katkıda bulunabileceği en temel konu, yaşamın kendisine karşı olan tavır sorunudur. Ne var ki, burada psikanaliz, hayatının ikinci yarısında ölüm ve yıkıcılık tutkusunun, yaşama çabası kadar temel ve kökünden sökülüpatılamaz olduğuna inanan Freud’dan ayrılmak durumundadır. K. Lorenz gibi bazıları da, farklı bir teorik bakış açısından olsa da, insandaki saldırganlığın içsel olduğunu ve pek kontrol altına alınamayacağını ileri sürmüşlerdir.
Bu dönemlerde, (savaş tehlikesiyle ilgili olan eylemsizliği aklîleştirmede tümüyle uygun olan) yıkıcılığın içsel niteliğini keşfetmek ve tümüyle farklı türde olan sadırganlıklar arasında bir ayrım yapmak için hemen hemen hiçbir girişim yapılmamıştır. Yani yaşamın hizmetinde olan ve yaşamsal çıkarlara yönelen tehditlere karşı bir savunma biçiminde ortaya çıkan tepkisel saldırganlık ile insanlar üzerinde tam bir kontrol ve herşeyde egemenlik kurmak tutkusu olan sadizm ve yaşamın kendisine karşı olan yok etme arzusunu taşıyan yıkıcılık arasında hiçbir ayrım yapılmamıştır. Değişik ve tümüyle farklı olan saldırganlıklar arasında yeterince bir ayrım yapılmadığı zaman, elbette, her bir saldırgan , lık biçiminin varlığından ve yoğunluğundan sorumlu olan koşulları incelemede ve bunların etkilerini kontrol altına alma çabalarında da bir sonuca ulaşılamaz.

İnanıyorum ki, insan hayatındaki en temel sorun, yaşam sevgisi (biyofili) ve ölüm sevgisi (nekrolofili) arasındaki karşıtlıktır. Ama bu karşıtlık, iki biyolojik paralel eğilim şeklinde değil, birbirinin alternatifi olma şeklindedir. Biyofili biyolojik olarak normal yaşam sevgisi, nekrofili ise, patolojik bir ölüme yakınlık ve ölüm sevgisidir (1). Biyofili ve nekrofılı çoğu zaman aynı kişide birlikte buunurlar. İster birbirlerine karışsınlar, ister karışmasınlar, önemli olan bu iki temel tutkunun yoğunluğudur. İnsanların çoğunluğu olümsever değildir (2). Ne var ki, özellikle bunalım çağlarında umutsuz ölümseverlerin etkisi altında kalır ve canlılıklarını yitirirler. Çünkü ölümseverler her zaman umutsuzdurlar. Onlar, kendi gerçek amaçlarını gizleyen ve aklîleştiren slogan ve ideolojilerin etkisi altında kalabilirler: Bu gerçek amaç yıkıcılıktır. Ama ölümseverler onur, düzen, mal-mülk, geçmiş ve bazen de gelecek, özgürlük ya da adalet adına söz ederler… İşte bu aşamada psikanaliz, insana, insanın söylediklerinden şüphe etmeyi öğretir, çünkü genellikle sözler, asıl niyetleri gizlerler. Yine psikanaliz, altta yatanı keşfetmeyi, “üçüncü” kulakla dinlemeyi, yüzü, mimikleri ve bedenin her ifadesini okumayı öğretir.

Psikanaliz, ölümseverleri, görkemli ideolojilerinin gerisindeki gerçekleri ve yüzlerindeki maskeyi belirlemede ve onların söylediklerini değil de, ne olduklarını anlamada yardımcı olur. Öte yandan, yaşamseverler de, söylediklerinden değil, yaptıklarından belli olurlar. Herşeyden önce, psikanaliz, kişideki nekrofil ve biyofil unsurları keşfetmede, bunların mücadelesini görmede ve yaşam sevgisinin düşmanına karşı zaferini istemede yardımcı olur. İnsan adına, barış ya da Tanrı adına söz edildiğinde, bu sözlere, başta ve sonda, “yaşam adına” sözü eklenmedikçe, bu sözler anlamsız ve havada kalmaya mahkûmdurlar.

Kaynak: Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları (Sonsöz)

(1): Freud’un anal kişiliğinin habis biçimiyle yakından bağlantılıdır.
(2) Micheal Maccoby’nin başlangıç incelemeleri, Amerika ve Me’ksika’daki değişik nüfus kesimleri arasındaki aşırı nekrofılı biçiminin % 10 dolaylarında olduğunu göstermiştir. Micheal Maccoby, “Politik Tercihlerle İlgili Olarak Duygusal Davranışların Kutuplaşması”.

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz