Sigmund Freud: Ezilen sınıflar efendilerine duygusal olarak da bağlanabilirler

Zenginliğin yanı sıra uygarlığın savunulması için kullanılan araçlarla karşılaşıyoruz. Zor önlemleri ve insanları zora uyum gösterme, özverileri için onları ödüllendirme amacına yönelik diğer önlemler. Bu sonuncular uygarlığın zihinsel değerleri olarak tanımlanabilir.

Terminolojide tekdüzeliği sağlamak için doyumu sağlanamayan bir içgüdü gerçeğini “engellenme”, bu engellenmeye neden olan kuralı “yasaklama” ve bu yasaklamanın doğurduğu durumu da “yoksunluk” olarak tanımlayacağız, ilk adımımız, herkes için geçerli olan yoksunluklarla herkes için değil de yalnızca gruplar, sınıflar veya hatta tek tek bireyler için geçerli olan yoksunluklar arasında ayrım yapmaktır. Birinci gruptakiler en eski olanlarıdır; uygarlık, bunları doğuran yasaklamalarla -kim bilir kaç bin yıl önce- insanı ilk hayvansı durumundan çekip ayırmaya başladı. Bu yoksullukların hâlâ etkin olduğunu ve hâlâ uygarlık düşmanlığının çekirdeğini oluşturduğunu şaşkınlıkla görmüştük. Bu yoksunlukların baskısı altında olan içgüdüsel arzular her çocukla yeniden doğarlar, bu engellenmelere halen toplum dışı davranışlarla tepki gösteren bir insan grubu, nevrotikler mevcuttur. Bu içgüdüsel arzular arasında ensest (fücur, hısımla sevişme) yamyamlık ve öldürme ihtirası yer alır. Herkesin reddetme konusunda birleştiği, arzular ile izin verilmesi veya engellenmesi uygarlığımızda hâlâ canlı bir tartışma konusu olan istekleri yan yana saymak garip görünebilir ama bu, psikolojik uygarlığın tutumu, hiç de tekdüze değildir. Yalnızca yamyamlık evrensel olarak yasaklanmış ve -psikanalitik olmayan görüşe göre- tümüyle ortadan kaldırılmış gibi görünmektedir. Enseste yönelik arzuların gücü ise, bunlara karşı olan yasaklamanın arkasında hâlâ uygulanmakta ve hatta, uygarlığımız tarafından emredilmektedir. Günümüzde tümüyle hoş görülen daha başka arzuların doyumunun, tıpkı bugün yamyamlık konusunda olduğu gibi kabul edilemez görüneceği kültürel gelişmelerin geleceğimizde yer alması olasıdır.

Bu en eski içgüdüsel feragatler halen, diğer tüm daha ileri feragatler için de önem taşıyan bir psikolojik unsur içerirler. İnsan aklının en eski çağlardan beri hiçbir değişmeye uğramadığı, bilim ve teknolojideki ilerlemelerin aksine bugün de tarihin başlangıcındaki durumu aynen koruduğu doğru değildir. Bu zihinsel ilerlemenin birine hemen işaret edebiliriz. Dış zorlamanın yavaş yavaş içselleşmesi insan gelişmesinin seyriyle uyum gösterir; çünkü özel bir zihinsel yapı, insanın üstlendiği bu görevi üstlenir ve kendi emirleri arasına katar. Her çocuk bize bir dönüşüm sürecini izleme olanağını sunar. Ancak bu yolla çocuk ahlaki ve toplumsal bir varlık olur. Üst benliğin bu türden bir güçlenmesi, psikoloji alanında en değerli kültürel varlıktır. İçlerinde bu güçlenme gerçekleşen kişiler, uygarlığın karşıtları olmaktan çıkıp uygarlığın araçları haline dönüşürler. Kültürel bir birimde bu türden insanların sayısı ne kadar çok olursa birimin kültürü o derece sağlam olur ve dış zorlama önemlerinden o derecede vazgeçilebilir. Şimdi, bu içselleşmenin derecesi değişik içgüdüsel yasaklamalar arasında büyük farklar gösterir. Sözünü ettiğim en eski kültürel talepler konusunda bu içselleşme, hoş karşılamadığımız nevrotikler istisnasını hesaba katmazsak, çok yaygın olarak gerçekleşmiş görünmektedir. Ama diğer içgüdüsel isteklere yüzümüzü döndüğümüzde durum değişmektedir. Burada, insanların büyük bir çoğunluğunun bu noktalardaki kültürel yasaklamalara yalnızca dış zorlamanın baskısıyla -tabii ki yalnızca bu zorlamanın etkili olabildiği yerlerde ve korkulacak bir şey olduğu sürece- boyun eğdiklerini şaşkınlık ve ilgiyle görürüz. Bu, uygarlığın ahlaki talepleri olarak bilinen ve herkesin aynı şekilde tabi olduğu şeyler konusunda da geçerlidir. İnsanın ahlaki açıdan güvenilir olmadığı konusunda edindiğimiz deneyimlerin çoğu bu kategoriye girer. Cinayet veya ensestten kaçınan ama hırslarının, saldırgan dürtülerinin veya cinsel ihtiraslarının doyumundan kendilerini yoksun bırakmayan ve diğer insanları karşılığında ceza görmedikleri sürece yalan, hile ve iftirayla incitmekte bir an bile tereddüt etmeyen sayısız uygar insan vardır. Ve bu hiç şüphesiz uygarlığın birçok çağı boyunca böyle olmuştur.

Toplumun yalnızca belirli sınıfları için geçerli olan kısıtlamalara döndüğümüzde ise, pek çirkin ve daima bilinen bir durumla karşılaşırız. Bu az ayrıcalıklı sınıfların, kayırılan sınıfları ayrıcalıkları nedeniyle kıskanmaları ve kendilerini üzerlerindeki fazladan yoksunluktan kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yapmaları beklenir. Bunun mümkün olmadığı yerlerde söz konusu kültürde sürekli bir mutsuzluk havası sürüp gidecektir ve bu da tehlikeli isyanlara yol açabilir. Ama eğer bir kültür, mensuplarının bir bölümünün doyumunun bir başka ve muhtemelen daha büyük bir bölümünün ezilmesine bağlı olduğu bir noktayı aşamamışsa -ki günümüz kültürlerinin tümünde durum budur- ezilen insanların, varlığını kendi çalışmalarıyla mümkün kıldıkları ama zenginliğinden çok küçük bir pay aldıkları bu kültüre karşı yoğun bir düşmanlık duygusu geliştirmeleri anlaşılabilir olmaktadır. Bu türden koşullar altında, ezilen insanlar arasında kültürel yasaklamaların içselleşmesi beklenmemelidir. Aksine, bu insanlar yasaklamaları onaylamaya hazır değillerdir; kültürün kendisini imha etmek ve hatta kültürün temelini oluşturan önermeleri ortadan kaldırmak niyetindedirler. Bu sınıfların uygarlığa olan düşmanlıkları o derece açık seçiktir ki, gözden kaçmayacak kadar iyi olanaklara sahip toplumsal katmanlarda bile gizli bir düşmanlığa neden olmuştur. Mensuplarının bu kadar büyük bir bölümünü doyumsuz bırakan ve onları isyana iten bir uygarlığın varlığını sürekli kılma umudundan yoksun olduğunu ve böyle bir geleceği de hak etmediğini söylemeyi gereksiz sayıyorum.

Bir uygarlığın hükümlerinin içselleşme derecesi -psikoloji dışı ve harcıâlem bir tanımla mensuplarının ahlaki düzeyi- bir uygarlığın değerini saptamada göz önüne alınan tek zihinsel zenginlik biçimi değildir. Buna ek olarak idealler ve sanatsal yaratılar -yani, bu kaynaklardan elde edilebilecek doyumlar- biçimini alan değerleri vardır.

İnsanlar bir kültürün psişik değerleri arasına kültürün ideallerini -en yüksek ve peşinde en çok koşulması gereken başarıların neler olduğu konusundaki yargılarını- katmaya hemen eğilim göstereceklerdir. İlk bakışta, kültürel birimin başarılarını bu idealler belirleyecekmiş gibi görünür; ama olayın gerçek seyrinin bu ideallerin, kültürün iç yetenekleri ile dış koşulların bir karışımının mümkün kıldığı ilk başarılar üzerinde yükseldiğini ve sonra, bu ilk başarıların, ideal tarafından daha da ilerletilmesi gereken bir şey olarak korunduğunu ortaya koyacaktır, idealin kültür mensuplarına sağladığı doyum böylelikle, narsisistik bir nitelik kazanır. Bu durum, o ana kadar gerçekleştirdikleri basanlardan duyulan gurura dayanır. Bu doyumun tamamlanması için aynı başarılara yönelmiş ve benzer idealler geliştirmiş olan diğer kültürlerle bir karşılaştırma yapmak gerekir. Her kültür, bu ayrılıkların gücü oranında diğerlerini hakir görme hakkını kendinde görür. Böylelikle kültürel idealler, -uluslar örneğinde açıkça görüleceği gibi- benzer kültürel birimler arasında uyumsuzluk ve düşmanlık kaynağı olurlar.

Kültürel ideal tarafından sağlanan narsisistik doyum, kültürel birim içindeki kültür düşmanlığıyla mücadelede başarı sağlayan güçler arasında da yerini alır. Bu doyum, yalnızca kültürün yararlarının tadını çıkaran kayırdan sınıflar arasında paylaşılmakla kalmaz, kültürleri dışındaki insanları hakir görme hakkının, kendi birimlerinde ıstırabını çektikleri haksızlıklara karşı bir telafi sağlaması nedeniyle ezilen sınıflarca da paylaşılır. Kişi, hiç kuşkusuz, borç ve askeri hizmet, yükü altında ezilen sefil ve biçare bir plep olabilir; ama bunun karşılığında bir Roma yurttaşıdır, diğer ulusları yönetme ve kendi yasasını kabul ettirme görevinde onun da bir payı vardır. Bununla birlikte ezilen sınıfların, yöneten ve onları sömüren sınıfla bu özdeşleşmesi daha büyük bir bütünün yalnızca bir parçasıdır. Çünkü, öte yanda, ezilen sınıflar efendilerine duygusal olarak da bağlanabilirler. Düşmanlıklarına rağmen onlarda kendi ideallerini görebilirler. Temelde doyum verici türden olan böyle ilişkiler var olmasaydı, büyük insan kitlelerinin haklı düşmanlığına rağmen bazı uygarlıkların nasıl olup da bu kadar uzun süre varlıklarını sürdürebildiklerini anlamak olanaksızlaşırdı.

Yorucu çalışmaya gömülmüş ve herhangi bir kişisel eğitim tatmamış kitlelere bir kural olarak erişemese bile sanat, ayrı bir tür doyum sağlar. Çok önceleri ortaya çıkarmış olduğumuz gibi sanat, en eski ve hâlâ en derinden hissedilen kültürel feragatlerin yerini alan doyumlar verir ve bu nedenle bir kişiyi uygarlık için yapmış olduğu özverilere alıştırmada başka hiç bir şey onun yerini tutamaz. Öte yandan, sanatsal yaratılar kişinin her kültürel birimin çok gereksinim duyduğu özdeşleşme duygularını, yüksek değer verilen duygusal yaşantıları paylaşma fırsatı sağlayarak yükseltir. Bu yaratılar, kişinin kendi özel kültürünün başarılarını resmedip kültürün ideallerini çarpıcı bir biçimde kişiye anımsattıklarında, onun narsisistik doyumuna da hizmet ederler.

Bir uygarlığın psişik buluşları dağarcığında belki de en önemli yeri tutan şeyden ise henüz hiç söz edilmedi. Bu, en geniş anlamıyla uygarlığın dinsel düşüncelerinden, başka bir deyişle (ileride gösterileceği gibi) yanılsamalarından oluşur.

Sigmund Freud
Bir Yanılsamanın Geleceği

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tezer Özlü: Ve bana ölümsüzlüklerin sonsuz acıları kaldı…

Bıraktım. Bıraktım. Hepsini, kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım. Ama hiçbiri kendi dünyalarını anlayamadı. Ve bana ölümsüzlüklerin sonsuz acıları...

Kapat