Gezginliğin Gizemi: Felsefe taşını aramak – Erol Anar

Erol Anar SenÜnlü romancı, Gabriel Garcia Marquéz de, çocukken babaannesinden ve teyzelerinden dinlediği büyülü masalların kendisine yazar olma fikrini verdiğini söyler. Amerikalı ünlü yazar Jack London ise, daha çocukluğunda gezgin olmaya heveslenmiş, okulunu bırakarak uzaklara yelken açmıştır.
Gezgin, Maalouf’un “Yüzüncü Ad” adlı kitabında olduğu gibi, karşı konulamaz çağrıya dayanamayarak tanrının bilinmeyen adını bulmak için gözünü kırpmadan uzaklara yolculuk eden, İstanbul’dan Roma’ya birçok macera yaşayan kimsedir. O, Felsefe Taşı’nı arayan bir simyacıya benzer: Simyacı madenleri altına çevirmenin formüllerini arar, gezgin ise düşlerini gerçeğe dönüştürmek için düşer uçsuz bucaksız yollara.

Sevgili Uzaklar,
İnsanın görülmeyen, duyulmayan ve bilinmeyeni keşfetme yolundaki çaba ve merakı, onun gelişimine de yön vermektedir. Gezgin, tüm dünyasını bilinmeyenin gizini çözmeye adamıştır. Ama onun gözü, sıradan gözün göremeyeceğini kolaylıkla seçen şaşmaz bir keskinliktedir.
İnsanların çoğunluğu, bilinmeyenden hep korkmuş, uzaklarda olandan ürkmüştür. Uzaklardan gelene “yabancı” denilmiştir. Yabancı, kendilerine benzemeyendir; o farklı, gizemli ve ürkütücüdür. Genellikle yabancıya hiç de iyi gözle bakılmaz. Bu nedenle çoğu insan, belki de tüm hayatları boyunca bulunduğu yerden kımıldamamayı ve bir taş gibi orada kalmayı seçmiştir. Bununla birlikte insanlar, kendilerinin yapamayacaklarını yaptıklarını düşündükleri gezginlere büyük saygı duyarlar. Gezi, bilinmeyene verilen pratik bir yanıttır; bilinmeyeni öğrenme yolunda atılan büyük bir adımdır. Gezginlik ise, her şeyden önce bir ret kültürüdür. İçinde bulunduğu güvenli ve koruyucu ortamın sunduğu olanak ve avantajları reddederek, tehlikelerle bilinmezliklere dolu olan farklı dünyalara atılan büyük bir adımdır.

Sevgili Uzaklar,
Gezginler masalları severler, çünkü aslında onlar kendi masallarının kahramanlarıdır. Bence ilk büyük gezgin Sinbad’dır. Gemici Sinbad’ın olağanüstü serüvenlerini bilip de, ona özenmeyen insan var mıdır? Sinbad, uzaklara gitme kararını verdiğinde dudaklarında şairin şu dizesini mırıldanmaktadır:
“Güçlükler, kazanılan zaferi daha da güzelleştirir! İnsanoğlunun zaferi, uykusuz geçen uzun gecelerin ölümsüz kızıdır! Denizin beyaz boz ya da pembe incilerinin eşsiz hazinesini bulmak isteyen kişi, bu güzel şeylere ulaşmadan önce dalmayı bilmelidir. Çabasız zafer kazanmak isteyen, ölünceye kadar imkansız bir umudu izleyecektir.” (Binbir Gece Masalları: Cilt: 2/1, Çeviren: Alim Şerif Onaran, YKY Yayınları, Mayıs 2001, İstanbul, s. 243.)
Gezgin, rehberler eşliğinde grup olarak gezen turistlere benzemez. O, bulunduğu ülkede o ülkenin halkı gibi yaşamayı tercih eder. En riskli, en tehlikeli bölgelere herkesten önce o girer. İnsanın cesaretinin ona büyük bir ödül olduğunu en iyi bilen kişidir.
Bir belgesel programda Tibet’te varlığı bir efsanenin ötesine geçemeyen bir şelaleyi aramak için yıllarını veren bir insanın öyküsünü izlemiştim. Adam, yıllar sonra sarp kayalıklardan aşarak zorlu bir yolculuk ve nice hayal kırıklığından sonra şelaleyi bulur. Bu bir keşiftir. “İşte der, belki de ilk kez ben duyuyorum bu şelalenin sesini. Bu olağanüstü bir şey!” Başka bir bilim insanı ise, soyu tükenen bir kartalın hareketlerini izlemek için ömrünü feda eder. Kartalı her gördüğünde yıllar sonra sevgilisini görmüş bir âşık gibi kalbi hızla çarpar. İşte bu gezgin ruhudur, bu ruh keşfin insana verdiği olağanüstü coşkunun ürünüdür.

Sevgili Uzaklar,
“Doğu”dan çıkan gezginlerin en ünlülerinden birisi kuşkusuz Evliya Çelebi idi. Çocukken babasından ve yakınlarından dinlediği öyküler, gizemli masallar, onun kanına uzaklar virüsünü soktu. Evliya Çelebi, İstanbul ve yörelerini dolaştıktan sonra, Bursa, İzmit, Trabzon, Azerbaycan, Kırım, Gürcistan, Şam ve daha bir çok yöreyi gezdi. O, bence en büyük gezginlerden birisidir. Rüyasında Hz. Muhammet’i gördüğünü ve Ona “Seyahat ya Resulallah!” dediğini anlatır. Ünlü “Seyahatnamesi”de gezi anılarını kaleme almıştır. Bu kudretli adamın Mısır’dan dönerken öldüğü sanılıyor.
“Batı”nın en ünlü gezgini ise 13. yüzyılda yaşamış olan Marco Polo idi. “Marco Polo’nun Seyahatleri” adlı kitabında edindiği deneyimleri anlatmıştır. Venedik’ten başlayarak Moğol İmparatorluğu’ndan Hindistan’a ve Çin’e kadar uzanan yıllarca süren gezisi boyunca Polo bir çok kez ölüm tehlikesiyle karşılaşmıştı. Ölüm döşeğinde şöyle der: “Gördüklerimin yarısını bile anlatmadım. Çünkü kimse bana inanmayacaktı.”
Ünlü romancı, Gabriel Garcia Marquéz de, çocukken babaannesinden ve teyzelerinden dinlediği büyülü masalların kendisine yazar olma fikrini verdiğini söyler. Amerikalı ünlü yazar Jack London ise, daha çocukluğunda gezgin olmaya heveslenmiş, okulunu bırakarak uzaklara yelken açmıştır.
Gezgin, Maalouf’un “Yüzüncü Ad” adlı kitabında olduğu gibi, karşı konulamaz çağrıya dayanamayarak tanrının bilinmeyen adını bulmak için gözünü kırpmadan uzaklara yolculuk eden, İstanbul’dan Roma’ya birçok macera yaşayan kimsedir. O, Felsefe Taşı’nı arayan bir simyacıya benzer: Simyacı madenleri altına çevirmenin formüllerini arar, gezgin ise düşlerini gerçeğe dönüştürmek için düşer uçsuz bucaksız yollara.

Sevgiyle kal.

“Sen”

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnsanlığımızı koruyarak gayri meşru otoriteyi nasıl alt ederiz? -David Cromwell

Neden aktivistler çoğu kez motivasyon, yalnızlık, kendini tüketme, bencillik ve ıstırap gibi hassas insani meselelerle ilgilenmeyi savsaklarken zor olaylara, bir...

Kapat