Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah – Bernard Lewis

Alamut KalesiOrtaçağ Haşhaşilerinin seçtikleri kurbanlar istisnasız, mevcut düzenin yöneticileri ve önderleri olmuştur: Hükümdarlar, generaller, vaizler ve önde gelen din adamları. Modern emsallerinin aksine, yalnızca önemli ve güçlü kimselere saldırılar düzenlemiş ve hiçbir zaman kendi halinde yaşayan sıradan insanlara zarar vermemişlerdir. Silahları neredeyse her zaman, tayin edilmiş suikastçının bizzat sahip olduğu hançer olmuştur. O zamanlar kullanılmakta olan yay, arbalet, ve zehir gibi daha güvenilir silahlardan neredeyse hiç faydalanmamış olmalarıysa kayda değer. Demek ki en sıkı korunan ve zor hedeflerle, en tehlikeli saldırı biçimlerini tercih etmişlerdi.

1967’de ilk ortaya çıkışından bu yana bu kitap, orijinal basımının zamanında elde edemediği güncel bir ilgiye kavuştu. Bu noktaya muhtemelen kitabın sonraki yayımlanışlarıyla birlikte gelindi. Kitabın ingilizce baskısı hem ingiltere hem de Amerika’da defalarca tekrardan yapıldı ve 1982 yılında Paris’te M. Maxime Rodinson’un yazmış olduğu uzun ve ilgi çekici bir önsözle bir Fransızca çevirisi yayımlandı. Kitabın Arapçada, bunlardan bir tanesi benim bilgim dahilinde ve onayımla olmak üzere üç ayrı çevirisi yayımlandı. izinsiz bir Farsça çeviri de Tahran’da, önce şahlık, daha sonra da cumhuriyet döneminde olmak üzere iki kez basıldı. Bunları Japonca, ispanyolca, Türkçe, italyanca, Almanca ve ibranice çeviriler takip etti.

Konuya ve dolayısıyla da kitaba olan ilginin değişken doğası, yabancı çevirmenlerin ve yayıncıların eklediği alt başlıklardan takip edilebilir. Kitabın ingilizce orijinali “The Assasins: A Radical Sect in islam” olarak adlandırılmıştı. Yabancı bir dildeki ilk çevirisi olan Fransızca çevirisinde kitabın alt başlığı ‘Ortaçağ islam Dünyasında Terörizm ve Siyaset’ olarak değiştirildi. italyan çevirmen benim belirlediğim alt başlığı olduğu gibi bırakarak onun yanına ‘Tarihteki ilk Teröristler’ ifadesini eklemişti ki bu aslında doğru bir saptama değil. Kitabın Almanca çevirisine verilen isimse “Haşhaşiler: Radikal islam’da Dini Katl Geleneği Üzerine” olmuştur.

Açıkça, bütün bu düzeltmelerin amacı, kitapta bahsedilenlerle günümüzde Ortadoğu’nun büyük bölümünü -ve son zamanlarda Batı dünyasını da etkilemekte olan hareket ve eylemlerin arasında bir paralellik olduğu savını sunmaktır. Kuşkusuz, Ortaçağ’ın Haşhaşileriyle onların modern emsalleri arasındaki benzerlik çarpıcıdır: Suriye ve iran bağlantısı; planlı terör faaliyetleri ve suikastçının davası uğrunda cennetle ödüllendirilme beklentisi içinde kendini kurban etmeye varabilecek derecedeki bağlılığı. Her ikisinin de hedeflerinde harici bir düşmanın yer almasına bakıldığındaysa, o dönemde Haçlılara, günümüzdeyse Amerika’ya ya da israil’e düzenlenen saldırılar arasındaki benzerlik daha da belirginleşecektir.

Böyle bir benzerlik elbette söz konusu olabilir fakat bu olsa olsa saldırıların yanlış yorumlanmasındaki bir benzerliktir. Ortaçağ’dan beri Batı dünyasında yaygın olan bir görüşe göre Haşhaşilerin öfkesi ve silahları öncelikle Haçlılara doğrultulmuştur. Oysa bu düpedüz yanlış. Kurbanlarının uzun listesinde pek az sayıda Haçlı bulunuyordu, ki bunların bile Müslümanlar arasındaki bazı iç hesaplaşmalar neticesinde hedef alındığı görülmektedir. Düşmanlarının büyük bir bölümünü Müslümanlar oluşturmuştur ve saldırıları, temelde alakasız görünse de yabancılara karşı değil, dönemin islam dünyasına hakim olan seçkinlere ve egemen fikirlere karşı düzenlenmiştir. Bazı modern terörist grupların israillilere ve Batılılara odaklanmış olduğu doğrudur. Ancak büyük ihtimalle uzun vadede daha büyük bir önem arz eden diğerlerinin hedefleri, islam dünyasında varolan -onların deyimiyle mürtedyönetimlerin alaşağı edilerek yerlerine kendi düzenlerinin getirilmesidir. Bu durum, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın suikastçılarının ifadeleriyle birlikte açıkça ortaya çıkmıştır. Grubun lideri büyük bir gururla “Firavun’u öldürdüm!” diye ifade verdiğinde, şüphesiz,

“Firavun”a israil’le barış yaptığı için değil, -Kuran’da ve Kitabı Mukaddes’te de geçtiği üzerebir ahlaksız zorba örneği olduğu için hüküm giydiriyordu.
Yöntem ve uygulamalarda da ilgi çekici benzerlik ve farklılıklar görmek mümkündür. Ortaçağ Haşhaşilerinin seçtikleri kurbanlar istisnasız, mevcut düzenin yöneticileri ve önderleri olmuştur: Hükümdarlar, generaller, vaizler ve önde gelen din adamları. Modern emsallerinin aksine, yalnızca önemli ve güçlü kimselere saldırılar düzenlemiş ve hiçbir zaman kendi halinde yaşayan sıradan insanlara zarar vermemişlerdir. Silahları neredeyse her zaman, tayin edilmiş suikastçının bizzat sahip olduğu hançer olmuştur. O zamanlar kullanılmakta olan yay, arbalet, ve zehir gibi daha güvenilir silahlardan neredeyse hiç faydalanmamış olmalarıysa kayda değer. Demek ki en sıkı korunan ve zor hedeflerle, en tehlikeli saldırı biçimlerini tercih etmişlerdi. Belirlenmiş olan kurbanını etkisiz hale getirmiş bir Haşhaşi, ne kendisi bir kaçma girişiminde bulunmakta, ne de onu kurtarmak için herhangi bir hamle yapılmaktaydı. Aksine, bir görevi sağ olarak tamamlamak bir utanç kaynağı olarak görülmekteydi.

Bu bakımdan ama yalnızca bu bakımdan Haşhaşiler pekala günümüzün intihar komandolarının habercileri sayılabilir. Fakat intihar komandoları önemli bir açıdan, önceki inanış ve uygulamalardan büyük farklılık gösterir. islam dininde intihar her zaman büyük bir günah sayılmıştır. intihar eden kimse ne kadar az günah sahibi olursa olsun cennete gitme hakkını kaybeder ve cehennemde, intiharı nasıl gerçekleştirdiyse onun sonsuz bir biçimde tekrarlanması suretiyle büyük bir azapla cezalandırılır. Kendini başa çıkılamayacak kadar güçlü bir düşmanın ellerinde kaçınılmaz bir ölüme atmakla, kendi canına kıymak arasında kesin bir ayrım yapılmıştır. Yetkili mercilerce fetvası verilmiş bir cihad sırasında yapıldığı sürece ilk eylem cennete; ikincisiyse lanetlenmeye çıkarılmış bir pasaport anlamına gelmektedir. Önceleri hayati bir önem taşıyan bu kesin ayrımın bulanıklaştırılması bazı 20. yüzyıl Müslüman ilahiyatçıların eseridir, ki bu ilahiyatçılar canlı bombaların daha sonra hayata geçireceği eylemlerin teorisinin çerçevesini çizmişlerdir.

Hristiyanlık ve Yahudilik gibi islam da ahlaki bir dindir ve islam inanışında ya da emirlerinde terör ve şantaja asla yer yoktur. islam hukuku, cihadı dini bir görev olarak buyurmuşsa da savaşların başlatılması ve sonlandırılması, sivillere yapılan muamele ve kontrolsüz silah kullanımından kaçınılması gibi savaşın idaresine dair konularla ilgili kuralları da en ince ayrıntısına kadar belirlemiştir. Bununla birlikte, geçmişte de günümüzde olduğu gibi diğer grupların yanı sıra Müslümanlar arasında da din adına cinayet işleyenler olmuştur ve Ortaçağ’ın Haşhaşiler tarikatına dair bir çalışma, elbette islam dininin suikastçılığa olan genel bakışını yansıtan bir rehber olarak değil fakat belirli grupların islam birliği ve siyasetinde nasıl keskin ve kökten bir yön değişikliğine sebep olduğunu ve suikastçılığı hedeflerine ulaşmada nasıl kullanmaya çalıştıklarını ortaya koyan bir örnek olarak faydalı bir amaca hizmet edebilir. iran’da doğarak Suriye ve Lübnan dağlarına yayılmış olan Ortaçağ Haşhaşilerinin hikayesi öğretici olabileceği gibi, bu hikayeden çıkarılacak derslerin belki de en önemlisi onların nihai ve mutlak yenilgileridir.

Bernard Lewis
NJ Haziran, 2002
Kaynak:Alamut Kalesi ve Hasan El Sabbah (Önsöz)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Gezginliğin Gizemi: Felsefe taşını aramak – Erol Anar

Ünlü romancı, Gabriel Garcia Marquéz de, çocukken babaannesinden ve teyzelerinden dinlediği büyülü masalların kendisine yazar olma fikrini verdiğini söyler. Amerikalı...

Kapat