Edebiyat Yazıları: Vekil Olarak Sanatçı – Theodor W. Adorno

Üretim bir kutuplaşmayla tehdit ediyor bizi: bir yanda ebedi değerlerin steril idarecileri ile öte yanda insanın bazen nerdeyse “acaba hiçlikle karşılaşma deneyimi olarak toplama kampları da bunlar için pekâlâ uygun mudur” diye …

Paul Valéry’nin Almanya’da tanınıp değerlendirilmesi -ki şimdiye kadar yeterince başarılı olduğu söylenemez- özel zorluklar yaratmaktadır, çünkü Valéry’nin iddiası öncelikle lirik şiir alanındaki yapıtlarına dayanır. Lirik şiirin bir yabancı dile düzyazı gibi aktarılamayacağını söylemek gerekmez – hele söz konusu olan, Mallarmé öğrencisi Valéry’nin hipotetik bir okur kitlesiyle her türlü iletişime karşı sımsıkı kapatılmış olan poesie pure’üyse (saf şiir). Stefan George haklı olarak, şiir çevirisinin görevinin kesinlikle yabancı bir şairi tanıtmak değil, çeviri yapılan dilde onun adına bir anıt dikmek olduğunu söylemişti – ya da Benjamin’in bu fikre getirdiği yorumla söylersek, kendi dilimizi yabancı şiirin nüfuzuna açarak genişletmek ve yükseltmek. Buna rağmen ya da tam da büyük çevirmeninin tavizsizliği nedeniyle, Alman edebiyatının tarihsel malzemesi Baudelaire’siz düşünülemez. Valéry’de ise durum bambaşkadır; hem zaten Almanya’nın kapıları Mallarmé’ye de kapalı kalmıştı. Rilke’nin Valéry’den seçip çevirmek üzere yokladığı dizeler George’nin büyük çevirileri ya da Rudolf Borchardt’ın Swinburne çevirilerindeki haşandan uzak kaldıysa, bunun nedeni sadece özgün malzemenin erişilemez oluşu değildir. Her türlü çevirinin temel yasasını, söze sadık kalma ilkesini ihlal etmişti Rilke; özellikle Valéry çevirisi ancak yaklaşık bir serbest çeviri çalışmasından ibaret kaldı ve böylece ne özgün modelin hakkını verebildi, ne de modeli sıkı sıkıya kopya ederek kendi kendini tam bir özgürlüğe yükseltebildi. Bu talihsiz karşılaşmanın üzerinde nasıl uğursuz bir yıldızın parlamış olduğunu görmek için Valéry’nin gerçekten de en güzel şiirlerinden biri olan “Les Pas”nın orijinaliyle Rilke çevirisini karşılaştırmak yeter.

Ama biliyoruz ki Valéry’nin yapıtı sadece lirik şiirden ibaret değildir, estetik biçimlendirme ile sanat üzerine düşünme arasındaki o ince çizgide kışkırtıcı bir tarzda ilerleyen son derece kristalleşmiş bir düzyazıyı da içerir. Fransa’da aralarında André Gide’in de bulunduğu epeyce yetkin bazı yargıçlar, Valéry’nin veriminin bu yanına daha da yüksek değer biçmektedir. Almanya’da Monsieur Teste ve Eupalinos hariç, bu yapıtların da bugüne dek tanınmış olduğu söylenemez. Burada düzyazı ürünlerinden birini ele almamın amacı, adı çok iyi bilindiği halde yapıtı tanınmayan, ama ilgi talep etmeye de hiç ihtiyacı olmayan bir yazara dikkat çekmek değil: Yapıtının içerdiği nesnel kuvveti, angaje ve saf sanat arasında yine kendisinin kurduğu o inatçı karşıtlığa saldırmak için kullanmak istiyorum ben. Bu karşıtlık, çok yıkıcı sonuçları olan o klişeleştirme eğiliminin, kültür endüstrisi tarafından her tarafta üretilen ve estetik değerlendirme faaliyetini de istila etmiş bulunan katı ve şematik formüllerle düşünme eğiliminin bir semptomudur. Üretim bir kutuplaşmayla tehdit ediyor bizi: bir yanda ebedi değerlerin steril idarecileri ile öte yanda insanın bazen nerdeyse “acaba hiçlikle karşılaşma deneyimi olarak toplama kampları da bunlar için pekâlâ uygun mudur” diye düşünecek olduğu felaket şairleri arasında bir kutuplaşma. Valéry’nin pratiğe giden her türlü kestirme yolu kendi kendine yasaklayan yapıtında nasıl bir tarihsel ve toplumsal içerik yattığını göstermek istiyorum ben; sanat yapıtının içkin biçimselliği üzerinde ısrar etmek ile elden çıkarılamayan ama hasar görmüş fikirleri yüceltmek arasında hiçbir zorunlu ilişki bulunmadığını; ve dünyayı değiştirme hedefine o dünyanın ağır yükünü ellerinden kaçırabilecek kadar ustalıkla yönelen sözlerle kıyaslandığında, bu tür sanatta ve ondan beslenip ona benzeyen düşüncede özün tarihsel değişmeleriyle ilgili daha derin bir bilginin yer aldığını göstermek istiyorum.

Söz konusu etmek istediğim kitabı edinmek kolay. Bibliothek Suhrkamp dizisinde yayımlandı ve Almanca başlığı Tanz, Zeichnung und Degas (Dans, Çizim ve Degas). Werner Zemp tarafından yapılmış olan çeviri cazip, ama Valéry metninin sonsuz bir çabayla ulaştığı zarafeti her zaman metnin gerektirdiği derinlikte veremiyor. Buna karşılık hafiflik öğesi, arabesk çizgileri andıran üslup ve bunun son derece ağır düşüncelerle paradoksal ilişkisi iyi korunmuş; en azından, anlaşılmazlık dehşeti yayılmıyor bu küçük kitaptan. Valéry’nin en ince ve karmaşık deneyimleri oynarcasına ve rahatça formüle etme becerisini kıskanıyor insan; zaten Degas hakkındaki kitabının başında da bunu yapmak istediğini açıklamış:

Biraz dalgın bir okurun kurşun kalemi kitabın kenarlarında gezdirmesi, dalgınlığına ve kurşun kalemin keyfine göre, basılı metnin yanına küçük şekiller ya da süslemeler karalaması gibi ben de Degas’nın çizimlerinin etrafına içimden gelen şeyleri keyfimce yazmak istiyorum. Az bir şey yazacağım bu çizimlere. Metnim okunmasa da olur ya da bir defada değil de, parça parça okunabilir; zaten metinle çizimler arasındaki bağ çok gevşek, hatta doğrudan hiçbir bağlantı yok.

Valéry’nin bu becerisini Latin kültürünün her zaman boşlukları doldurmaya yarayan biçim ustalığına ya da kendi olağandışı biçim yeteneğine indirgemek uygun olmaz. Bulanık kalmış, aydınlatılmamış, çözülmemiş hiçbir şeye tahammül edemeyen ve dışa yönelik saydamlığı içteki başarının ölçüsü yapan yorulmak bilmez bir nesnelleştirme ve Cézanne’ın deyişiyle, gerçekleştirme dürtüsünden beslenen bir beceridir bu.

Bir filozof batini bir şairin zanaatkârlığa tutkun bir ressam hakkındaki kitabından söz açıyorsa, tepki göstermeye çok elverişli bir durum var demektir. Bu noktayı safdilce kışkırtmaktansa, daha baştan tartışmayı yeğlerim – hele böyle bir tartışma konuya giriş sağlayacaksa. Degas üzerine görüş belirtme işini üstlenmiyorum burada, zaten bunu yapabileceğimi de sanmam. Valéry’nin tartışmak istediğim fikirleri tümüyle bu büyük izlenimci ressamın ötesine geçen şeyler. Ama aynı zamanda, sanatsal nesneye ancak onu büyük bir sorumlulukla üreten kişinin ulaşabileceği yakınlık sayesinde elde edilmiş fikirler. Sanata ilişkin büyük içgörüler ya “sanat uzmanlığı” denilen şey tarafından rahatsız edilmemiş bir kavramdan çıkarsanan (Kant veya Hegel’de görüldüğü gibi) mutlak bir mesafe ya da yapıta izleyici gözüyle değil de sahnenin arkasına geçip üretilişi ve tekniği açısından bakan birinin mutlak yakınlığı içinde oluşturulabilir. Duygudaşlık gösterebilen, zevk sahibi bir ortalama sanat uzmanı, sanat yapıtlarının nesnel disiplinine tabi olmak yerine onları kendi rastlansallığının projeksiyonuna indirgediği için, en azından günümüzde sanat yapıtlarını gözden kaçırma tehlikesiyle karşı karşıyadır – hatta belki de hep öyle olmuştur. Valéry ise ikinci tipin neredeyse eşsiz örneğini oluşturur: Sanat yapıtı hakkındaki bilgisini kendi ustalığı (métier), yani kılı kırk yaran çalışma süreci aracılığıyla edinen kişidir bu; ama bir yandan da bu süreç onda dolaysızca ve o kadar isabetli bir şekilde kendi üzerine düşünmektedir ki, sanat emeği kuramsal bir seziş haline gelmekte, tikeli dışarda bırakmayıp muhafaza eden ve kendi hareketinin kuvvetiyle bağlayıcılık noktasına kadar götüren o iyi evrenselliğe dönüşmektedir. Valéry sanat üzerine felsefe yapmaz: biçim vermenin dışa kapalı, deyim yerindeyse penceresiz faaliyetiyle yarıp geçer yapay nesnenin körlüğünü. Böylece bir ölçüde, bugün kendi kendisinin farkında olan her felsefe için zorunlu bir görevi de dile getirmiş olur; karşıt kutbuna -spekülatif kavram- Hegel’in yüz kırk yıl önce Almanya’da ulaştığı görevin aynısıdır bu. Valéry’de en uç sonuçlarına vardırılan l’art pour l’art ilkesi, Goethe’nin Seçilmiş Yakınlıklar’ında söz edilen bir düstura, kendi türünde mükemmel olan her şeyin kendi türünün ötesine işaret edeceği kuralına uygun olarak kendi kendini aşmaktadır. Sanat yapıtının kesinlikle kendisinde içkin olan tinsel sürecin tamamlanması, yapıtın hem körlüğünün hem de tek yanlılığının aşılması demektir. Valéry’nin düşünceleri boşuna Leonardo da Vinci’nin etrafında dönüp durmaz; bir dönemin başlangıcı olan Leonardo’da yine sanat ile bilginin o doğrudan özdeşliği söz konusudur ve bu özdeşlik yüzlerce dolayımdan geçerek Valéry’yle birlikte dönemin sonunda muhteşem bir şekilde kendi bilincine varmıştır. Valéry’nin yapıtına düzen veren ve Degas kitabında kendini tekrar tekrar duyuran paradoks da şundan başkası değildir: Her sanatsal ifade ve bilimsel bilgide insanın ve insanlığın bütününe yönelen bir niyet (Intention) vardır, ama bu niyet ancak kendini unutmuş bir işbölümünün, bireyselliği feda edecek, bireysel insanın kendini teslim etmesine varacak ölçüde duyarsızca yoğunlaştırılması sayesinde gerçekleşebilir.

Bu düşünceleri rasgele atfediyor değilim Valéry’ye: ‘”Büyük Sanat” dediğim şey, kısaca, üretilebilmek için bir insanın tüm yeteneklerini ortaya koymasını buyurganca talep eden ve yapıtı kavramak isteyen bir başkasının da tüm yeteneklerini uyarıp harekete geçirebilen sanattır.” Valéry tarih felsefesi açısından kasvetli bir bakışla ve belki de Leonardo’yu düşünerek, sanatçıdan tam da bunu bekler:

Bu noktada birçokları “Bunun ne önemi var!” diye sesini yükseltecektir. Kendi payıma ben, sanat yapıtının ortaya çıkarılışında insanın bir bütün olarak yer almasının hayli önemli olduğuna inanıyorum. Ama bir zamanlar böylesine önemli sayılan bir şey nasıl oluyor da bugün ihmal edilebilir olarak görülüyor? II. Julius ya da XIV. Louis döneminde yaşamış meraklı ya da sanattan anlayan biri resim sanatında asli saydığı hemen her şeyin bugün artık göz ardı edildiğini, hatta ressamın amaçları ve kamuoyunun ilgilendiği şeyler arasında hiç yer almadığını duysa, muhakkak ki çok şaşırırdı. Gerçekten de kamuoyu, eğilimleri açısından ne kadar incelmişse, ne kadar ilerlemişse, sözünü ettiğim ideallerden o kadar uzaklaşmış demektir. Ama böylece insanın bütünlüğünden de uzaklaşmış oluyoruz. Bütünsel insan yok olmakta.

Tatsız çağrışımları beraberinde getiren bütünsel insan (Volimensch) kavramının Valéry’nin kastettiğini aktarmak için ne kadar uygun bir çeviri olduğu belli değildir; ama ne olursa olsun, Valéry’yi ilgilendiren bölünmemiş insan, tepki gösterme tarzları ve yetenekleri toplumsal işbölümü şemasına uyarak birbirinden kopmamış, birbirine yabancılaşmamış, fiyat biçilebilen işlevler halinde dağılmamış olan insandır.

Gelgelelim, kendi kendine yönelttiği taleplerin yetinme bilmeyen aşırılığıyla -Valéry’ye göre- böyle bir tümel sanat fikrine varmış olan Degas, yine de evrensel dahinin tam karşıtı olarak betimlenmektedir Valéry tarafından – üstelik ressam sadece plastik sanatlarla uğraşmayıp Mallarmé’yle unutulmaz tartışmalara yol açan soneler de yazdığı halde. Şöyle diyor Degas için:

Çizim emeği onun için bir tutku, bir disiplin haline gelmişti; kendi kendine yeterli bir mistisizmin ve bir ahlakın nesnesi, başka bütün meseleleri iptal eden hükümran bir çabaydı; onu başka her türlü ilgi alanından koparan, çözülememiş, hatları tam olarak belirlenememiş görevler yaratıyordu. Bir uzmandı ve zaten öyle de olmak istiyordu; ama bir tür evrenselliğe yükselmesini de sağlayan bir evrensellikti bu.

Uzmanlaşmanın bu şekilde evrenselliğe vardırılması, işbölümüne dayalı üretimin yoğunlaşıp katılaşması, Valéry’nin spekülasyonlarının konusu olan insani yetilerdeki gerilemeye (bugünkü psikoloji dilinde “ben zayıflığı” denebilecek durum) karşı koyabilecek bir potansiyel barındırmaktadır. Degas’nın yetmiş yaşındayken söylediği bir sözü aktarır Valéry: “İnsanın şu anda yapmakta olduğu şeyden çok, günün birinde yapabileceği şey hakkında yüksek bir fikre sahip olması gerekir; bu olmadan, çalışmaya değmez.”  Valéry şöyle yorumlar bunu:

Her türlü boş kibrin panzehiri olan gerçek gurur konuşuyor burada. Has sanatçı, oynadığı partileri tutkuyla düşünüp duran, sürekli yeni hamleler tasarlayan, geceleri satranç tahtasının ya da iskambil masasının hayaletiyle karşılaşan, gerçeğinden daha gerçek, daha canlı taktik bileşim ve çözümlerin imgesiyle yaşayan bir oyuncuya benzer.

Bu yoğunlaşmış ânın sürekli mevcudiyetini hissetmeyen insan, metruk bir insandır: Boşlukta bir alan gibidir.

Şüphesiz sevgi, hırs ya da servet düşkünlüğü bütün bir insan ömrünü doldurabilir. Ama kesin bir hedefin var olması ve bunun yakın ya da uzak, erişilmiş ya da erişilememiş olduğunun bilinci (ki zaten böyle bir hedefin parçasıdır), bu tutkuları sonlunun alanına havale eder. Oysa kendimize biçtiğimiz güçten ve kusursuzluktan daha fazlasını ortaya koyan bir yapıt yaratma isteği de bu hedefi sonu gelmez biçimde uzaklaştırır bizden: yaşadığımız her ânın elinden kaçan ve ona karşı duran bir nesnedir. Attığımız her adım onu hem daha güzel hem de biraz daha uzak kılar.

Bir sanatın tekniğine tam anlamıyla hâkim olma, onun araçlarını kendi organ ve duyularımızın olağan işleyişi kadar güvenle ve kolaylıkla kullanabilme tasavvuru, bazı insanlarda sonsuz bir kararlılığa, sonsuz bir mücadele, çalışma ve acıya yol açar.

Ve evrensel uzmanlık paradoksunu şöyle özetler Valéry: “Her biri kendi alanında ve kendi tarzında olmak üzere, Flaubert ve Mallarmé, bütün bir yaşamın, yine kendilerinin icat edip yazı sanatına kazandırdıkları tümel ve mutlak taleplere adanışının edebi örnekleridir.”

Öne sürmüş bulunduğum bir görüşü hatırlatmama izin verin: Bir artiste ve estet olmak gibi kötü bir şöhrete sahip Valéry, sanatı doğrudan pratik ve politik kullanımı açısından ele alan doktrine kıyasla, onun toplumsal niteliğine ilişkin daha derin bir kavrayışa sahipti. Bu tezim şimdi artık iyice güçlenmiş durumda. Çünkü bugünlerde her tarafta karşımıza çıkan angaje sanat kuramı, mübadele toplumunda kaçınılmaz olarak hüküm süren bir gerçeği, hem insanlar arasındaki hem de nesnel tin ile onun dile getirdiği ve yönlendirdiği toplum arasındaki yabancılaşma gerçeğini açıkça göz ardı etmektedir. Bu kuram, sanki bir evrensel dolayım dünyasında dolaysızlık dolaysızca gerçekleştirilebilirmiş gibi, sanatın insanlara dolaysızca seslenmesini ister. Ama tam da bu yüzden, sözü ve biçimi sadece bir araca, yapıtın etkisi bağlamındaki bir öğeye, kısaca psikolojik manipülasyona indirger; ve kendi hakikatinin yasasına göre değil de tüketicilerde en az dirence yol açacak bir çizgide yol almasını istediği sanat yapıtının tutarlılık ve mantığını oyup boşaltır. Valéry bugün bizler için önemlidir ve insanca olmayan bir davayı insanca olan uğruna kısa soluklu faydacılığın karşısına diktiği için kaba önyargının ona yapıştırdığı “estet” etiketinin tam karşıtıdır. Ancak, işbölümünün inkâr edilmekle ortadan kaldırılamayacağı, rasyonelleştirilmiş dünyanın soğukluğunu gidermenin yolunun akıldışılık olmadığı, faşizmde çok çarpıcı şekilde kanıtlanmış toplumsal bir gerçektir. Akıl denilen aracın bütünü itibariyle akıldışı olan insanlıkta açtığı yaralar daha az değil, daha çok akıl sayesinde iyileşebilir.

Valéry ne yalıtık ve yabancılaşmış sanatçı konumunu safdilce kabullenmiş, ne tarihten soyutlanmış, ne de yabancılaşmaya varan toplumsal süreç hakkında yanılsamalara kapılmıştır. Özel iç dünyalara sığınmış olanlara karşı, hiç sağa sola bakmadan ilerleyen birinin saflığını taklit ederek çoğu zaman piyasadaki işlevini de yerine getiren o kurnazlığa karşı, Degas’nın harika bir cümlesini alıntılar: “Şu tren saatlerini bilen münzevilerden biri”. Sanatsal çalışmanın kendisi ile bugün egemen bulunan maddi üretimin toplumsal koşulları arasındaki çelişki hakkında, hiçbir ideolojik karışıma yer vermeyen tamamen katı bir tutum içinde ve herhangi bir toplum kuramcısından eksik kalmayan bir amansızlıkla konuşmaktadır. Almanya’da yüz yıldan daha uzun bir süre önce Karl August Jochmann’ın da yapmış olduğu gibi, sanatın kendisini arkaizmle suçlar:

Sanatçının çalışması bazen çok eskilerden kalma gibi geliyor bana; sanatçının kendisi de devri kapanmış bir şeyin hayatta kalması gibi: yok olmaya mahkûm bir sınıfa ait, odasına kapanıp kendi ev-yapımı yöntemleriyle çalışan, araç gerecinin güven verici dağınıklığı içinde yaşayan, çevresine kör gözlerle bakıp sadece görmek istediğini gören, kırık dökük çömlek parçalarını, mutfak eşyasını ve eline rasgele geçen herhangi bir malzemeyi kullanan bir usta ya da zanaatkâr. … Acaba günün birinde değişecek mi bu durum? Acaba hep şans eseri karşısına çıkan araçlar kullanan bu acayip yaratığın yerine tam işinin gerektirdiği gibi beyazlar giyinmiş, lastik eldivenler takmış, resim laboratuvarında kesin bir programa göre çalışan ve hepsi belli bir amaca göre doğru şekilde kurulmuş çok gelişkin araçlardan yararlanan biriyle karşılaşabilecek miyiz? … Şu ana kadar, pratiğimizde rastlantının, tekniğimizde gizemin, çalışma planımızda esrikliğin payı bertaraf edilmiş değil; yine de gelecek hakkında kesin konuşmak istemem. …

Edebiyat Yazıları
Kaynak: Edebiyat Yazıları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir