Ecinnilerin Ecinnileri üstüne: Bir adamın yaşamına son vermeye ne hakkımız var?

Albert Camus, Dostoyevski’nin 1870/71 yıllarında yazdığı ünlü Ecinniler romanını 1959’da oyunlaştırarak, ‘Théâtre Antoine’da kendisi sahnelemiştir. Bu yapıt, bir Dostoyevski uyarlaması olmakla birlikte, Camus’nün sanatsal-felsefi yaratımları arasında önemli ve özgün bir yere sahiptir.

Ancak, nasıl Camus bu yapıtını Dostoyevski’den almışsa, Dostoyevski de yapıtım kendi döneminin gerçek yaşamından almıştır. Bu nedenle, yapıtın dayandığı yaşamsal olgulara dönerek, gerek Dostoyevski’nin, gerek Camus’nün bu olgulara nasıl baktıklarının burada gözden geçirilmesi, yapıtın daha iyi kavranabilmesi açısından, hiç kuşkusuz, önem taşımaktadır. Bilindiği gibi, 19. yüzyılda Rusya, çok karmaşık ve çelişkilerle dolu bir toplumsal, siyasal yaşama sahip olduğu kadar, aynı zamanda, siyasal-devrimci bir arenadır da. Bir yanda Belinski, Dobrolyubov ve ‘ Çemişevski gibi devrimci-demokratlar, bir yanda Slavcılar, bir yanda Batıcılar, bir yanda Petraşevski Çevresi, bir yanda ‘Rus sosyalizmimin sözcüsü Herzen ve Ogaryov, bir yanda Lavrov, Tkaçyev ve Mihaylovski’nin popülist ideolojileri, bir yanda Bakunin ve Kropotkin’in anarşizmi… Öte yanda da, bunların dışında kalamayacak bir romancı, Dostoyevski. Nitekim:

PETRAŞEVSKİ ÇEVRESİ ve DOSTOYEVSKİ

22 Aralık 1849’da St. Petersburg halkı acayip bir olaya tanık oldu; yirmi bir siyasal tutuklu, St. Petro ve Pavlus Kalesinden alınıp Semenovski Alanına getirildi ve siyah bir bezle örtülmüş darağacı platformunun önüne dizildi. Bir memur, haklarında verilen ölüm cezalarım okudu; bir rahip tutuklulardan tövbe etmelerini istedi ve askerler her birine, idam cezalarında gelenek olduğu üzere, beyaz gocuk ve başlık giydirdi… idam edilecekleri günü bekleme acısını çekmiş olan on sekiz ‘Petraşevskici arasında, ileride 19. yüzyılın en büyük yazarlarından biri olacak kişi, Fyodor Dostoyevski adında bir genç de vardı.” Dostoyevski’nin bu dönemdeki siyasal konumu ile ileride romanları arasındaki bağla ilgili olarak da şunları okuyoruz:

“Petraşevskicilerin Rus düşünce tarihi içindeki rolünü saptayabilmek için, düşüncelerinin Dostoyevski’nin olgunluk dönemi yazılarında benimsediğini göz önünde tutmamız gerekir. Dostoyevski’ nin tüm büyük romanlarının arka planını oluşturan sosyalizm ile giriştiği polemiği, büyük ölçüde, gençlik arkadaşlarının sahip oldukları düşüncelerle yürütülen tartışmalar oluşturur. Bu polemiğin ana teması, sosyalizmin toplumsal adaletten çok, insanı Tanrının yerine koymak yolunda bir girişim olduğu savının kaynağı, kuşkusuz, Dostoyevski’nin gençliğinde izlediği tartışma gruplarında duyduğu antropoteist (insan-tanrıcı-A.Ç.) düşüncelerdi.” Nitekim, Dostoyevski, olgunluk dönemi olan ve aşırı sağ çevrelerle ilişkiler içine girdiği 1870’lerde, “hem Batılı kapitalizmin, hem de sosyalist düşüncelerin insanın Tanrıdan uzaklaşmasının bir sonucu olduğu inancına , varmıştı. Bu düşünce, Dostoyevski’ye Petraşevski Çevresinin bir üyesi iken yazıları kendisine sunulan Feuerbach’ın telkin ettiği bir şeydi. Feuerbach, ‘Tanrı, insanın kendisinden başka bir şey değildir’ diye yazmıştı, ‘dolayısıyla Tanrıya yüklenen tüm nitelikler, insan doğasının nitelikleridir… Gerçek Tanrı insandır!”’
Ancak, Petraşevski Çevresi üyeliğinin siyasai-düşünsel uzantılarında Dostoyevski’nin (Suç ve Ceza, Budala gibi romanlarını içeren) bu olgunluk dönemi sırasında, çok önemli bir olay yer alır: ‘Neçayev Olayı!’

NEÇAYEV OLAYI YA DA SİYASAL ‘ECİNNİLER’

1869 yılında, Herzen, Ogaryov ve Bakunin’le İsviçre’de yakından bir ilişki kuran ve Moskova Üniversitesinde okuyan Neçayev adlı bir bağnaz devrimci, öğrenci arkadaşlarını gelecekteki bir devrim adına örgütlemeye başlar. ‘Halkın Öcü’ adıyla tanınan, Enternasyonal’in temsilcisi ve tüm ‘Rusya Devrimcileri Komitesi’nin üyesi olduğunu ileri süren, son derece merkezi bir örgütün kurucusudur Neçayev. Bu girişiminde Neçayev’i, kendisine ‘Alliance Révolutionnaire Européenne Committée Général’ adını taşıyan, gerçekte varolmayan bir örgütün mühürü ile özel bir garanti belgesi veren Bakunin desteklemektedir. Neçayev’in Devrimci Kateşizm adını taşıyan kitapçığı, acımasız ve dürüst olmayan savaşım yöntemlerini savunmaktadır: “Devrimci, yerleşik toplumsal ahlâktan tiksinip ondan nefret eder; onun için, yolu devrimin zaferine açan her şey ahlâka uygundur, onun yolunun karşısına dikilen her şeyse ahlâka aykırıdır.” Bu ilkeler çevresindeki eylem, başlarındaki şef yoluyla yukarıdaki bir gruba bağlı beşer kişilik gruplarca yürütülecekti.
1869 yazında İtalya’dan Dresden’e geçen Dostoyevski’ye, orada karısı Anna’nın Moskova Tarım Akademisinde öğrenci olan ağabeyi, bu gençlerin yaşamlarını, devrim üzerine bilgilerini anlatır, bu arada da, Ivanov adındaki bir öğrenciden de renkli bir biçimde söz eder. Ancak, Ivanov, Neçayev’in elindeki belgenin gerçekliğinden kuşkulanan ve Neçayev’in yöntemlerine de karşı çıkan biridir. Birkaç ay sonra bir haber yıldırım hızıyla bütün dünyaya yayılır. 21 Kasımda, Ivanov, Akademinin arka bahçesinde Neçayev’le üç arkadaşı tarafından öldürülüp cesedi havuza atılmıştır. Öldürülenlerin ‘Halkın Öcü’ Örgütü üyeleri olduğu, Ivanov’un hayınlık etmesinden ve kendilerini ele vermesinden korktukları için kendisini Öldürdükleri, bunu da Neçayev’in başkanlığında, onun bir kışkırtması sonucu öldürdükleri ortaya çıkar. Bu üç kişi, öbür örgüt üyeleriyle birlikte tutuklanıp 1870 Haziranında St. Petersburg’da yargılanırlar; Neçayev ise İsviçre’ye kaçar.

İşte bu olay, iki yönde tepkisini bulur; biri ‘sol’dan, öbürüyse ‘sağ’dan. ‘Sol’dan gelen tepki Tkaçyev’dendir. “1874’te Tkaçyev, Engels’e karşı sert bir saldırı başlatır. Bu polemiğe neden olan konu, Rusya’dan çok Enternasyonal idi. Söz konusu sorun Bakunin ile Marx arasındaki ideolojik farklılıklardan ve 1. Enternasyonalde önderlik kavgalarından doğdu. Bakunin’in Enternasyonalin başına sardığı Neçayev olayından sonra Enternasyonal, Neçayev’i suçlayan ve kendisinin nifakçı yöntemlerini onaylamadığını bildiren bir karar çıkardı. Bir anlamda Neçayev’in izleyicisi olan Tkaçyev, bu kararı genel olarak Rus devrimci akımına yönelik bir davranış olarak yorumladı. ‘Engels’e Açık Mektup’ (1874) adını taşıyan ünlü yazısında, Engels’i, devrimci coşkudan yoksun olmakla suçlayıp devrimin geri ülkelerdeki şansıyla ilgili kendi görüşlerini savundu.”

‘Sağ’dan gelen tepki ise, gerici basından gelir ve söz konusu olay, tüm olarak devrimci akımı gözden düşürmek için kullanılır. Bunların arasında Dostoyevski de vardır. Rusya’da derin etkiler bırakmış olan bu olay, yani İvanov’un öldürülüşü, bu olay ile olaya karışan kişilerle ilgili olarak kayınbiraderinden bilgi alan Dostoyevski’de derin izler bırakmıştır. Neçavev olayına dört elle sarılır. “Olayı bir taşra kasabasında geçirtmek, kahramanların adlarını değiştirip birkaç da yardımcı karakter yaratmak yetecekti bu işe. Hiç ele alınmamış bir ahlâk biçimini kapsayan müthiş bir suç öyküsü için gereken bütün malzeme avucunun içindeydi artık.” İşte, Ecinniler romanı, bu tarihsel olayların bütün o sıcaklığı içinde yazılmış olup Neçayev, Ecinniler romanının başkahramanlarından Peter Verhovenski olarak karşımıza çıkar.

NEÇAYEV ve CAMUS

Ancak, romanın öbür kişilerine geçmeden önce, Camus’ye dönmemiz ve Başkaldıran insan adlı yapıtının ‘Bireysel Terörizm’ bölümünde ‘Ecinniler’den Üçü’ başlığı altında Neçayev’i nasıl gördüğünü burada alıntılamamız gerekiyor:
“Bakunin kadar bilinmeyen, ondan daha esrarlı, ama konumuz açısından daha önemli olan Neçayev, en tutarlı noktasına kadar götürdü nihilizmi. 1866’larda devrimci aydın çevrelerde görünmeye başladı, 1882 yılında da karanlık biçimde Öldü. Bu kısa zaman içinde hep çekici bir insan olarak kaldı; üniversiteliler, Bakunin, göç etmiş devrimciler, hatta yattığı zindanda çılgınca bir nifak içine sokmayı başardığı gardiyanlar, hepsi çevresindeydi. Ortaya çıktığı zaman, çoktan kararlıydı… Bakunin gibi, bundan böyle politikanın din, dinin de politika olacağını yazmakla da yetinmemişti. Umutsuz bir devrimin zalim keşişi olmuştu; desteklemeye karar verdiği kara tanrısallığı yaymayı, onu en sonunda başarıya ulaştırmayı sağlayacak ölçüde düzeni kurmak, Neçayev’in en belirgin hayâliydi.

Evrensel yıkma konusunda düşünce yürütmekle kalmadı, büyük bir soğuklukla, kendilerini devrime adayanlar için ‘her şey mubahtır’ı istemek, kendi davranışlarında da hiçbir şeyden sakınmamak onun başlıca özgün yanıydı. ‘Devrimci, önceden mahkûm bir insandır. Ne gönül ilişkileri olmalıdır, ne sevdiği nesneler, sevdiği varlıklar. Kendi adından bile sıyrılmalıdır. Her şeyi bir tek tutkuda, devrimde toplamalıdır.’ Tarih, her türlü ilkenin dışında, devrimle karşı-devrim arasında bir savaştan başka bir şey değilse, bu iki değerden birini benimsemekten başka çıkar yol yoktur, ölüm de buradadır, diriliş de, Neçayev bu mantığı son noktasına götürür. Devrim, ilk onunla, aşktan ve dostluktan açıkça ayrılır… Ama devrim tek değerse, her şevi ister, hatta hafiyeliği, dolayısıyla dostluğun feda edilmesini bile. Bundan böyle şiddet, soyut bir düşünce yararına, dost düşman demeden herkese yönelecektir…
Neçayev’in özgünlüğü, kardeşe yapılan şiddetin doğrulanmasında yatar… Neçayev Rusya’yı gerçekten avucunun içine alır, kendi birliğini kurar, yasaları da kendi tanımlar. Burada… gizli merkez kurulunu görürüz hiç kuşkusuz, herkes bu kurula koşulsuz olarak bağlı kalacağına and içmek zorundadır. Gerçekten de daha var olmayan merkez kurulunun yetkilisi olduğunu söylediği… zaman, daha başlangıçta yalan söylemiş olacaktır… Devrimcileri kategorilere ayırmakta daha ileri gider. Ona göre, birinci kategoriden olanlar (yani liderler), ötekileri istedikleri gibi ‘harcanabilecek bir sermaye’ olarak görmek hakkını taşırlar… Neçayev’den önce hiçbir devrimci lider bunu bir davranış ilkesi olarak benimsemeyi göze alamamıştı. O zamana kadar hiçbir devrim, insanın bir araç olabileceğini yazmamıştı yasalarına… Neçayev, çekingenlere şantaj yapılabileceği, yıldırılabilecekleri, güvenlerinde aldatılabilecekleri kararına varır. Düzenli bir biçimde en tehlikeli işlere itilirlerse, yalancı devrimciler bile işe yarayabilir. Ezilmişlere gelince, kendilerini temelli kurtarmak söz konusu olduğuna göre, daha da ezilebilirler. Onların yitirdiklerini, geleceğin ezilmişleri kazanacaktır…
Neçayev, ilkelerinin başarısını göremedi. Ama hiç değilse üniversite öğrencisi Ivanov’un Öldürülüşü sırasında uygulamak istedi bu ilkelerini. Ivanov’un öldürülmesi günün insanlarını öylesine sarstı ki, Dostoyevski Ecinniler’in anakonularından biri yaptı bunu. Biricik kusuru Neçayev’in yetkilisi bulunduğunu söylediği merkez kurulundan kuşku duymak olduğu anlaşılan İvanov, bu kurulla özdeşleşmiş kişiye karşı çıktığına göre, devrime karşı çıkıyor demekti. Öyleyse ölmeliydi. Neçayev’in arkadaşlarından biri Uspenski; ‘Bir adamın yaşamına son vermeye ne hakkımız var?’ diye soruyordu. Aldığı karşılık şuydu: “Hak değil söz konusu, savımıza zarar veren her şeyi yok etme görevimiz. İvanov’u bir pusuda öldürür…”

ŞİGALEVCİLİK

Ancak, Neçayev’in bu düşünce ve eylemlerini dayandırdığı bir kişi daha vardır: Şigalev. Camus, yukarıda bıraktığımız alıntılardan sonra yine ‘Bireysel Terörizm’ bölümünde ‘Şigalevcilik’ başlığı altında şunları yazar: “Şimdi devrim, gerçek köklerinden kopmuş, tarihe boyun eğdiği için insana olan bağlılığını yitirmiş olarak, bütün evreni köleleştirmeyi düşünmektedir. Ecinniler’de onursuzluk hakkını isteyen nihilist Verhovenski’nin (yani Neçayev’in-A.Ç.), göklere çıkardığı Şigalevcilik çağı başlar artık… İnsansever Şigalev, Verhovenski’nin güvencesidir artık; insanlık sevgisi, bundan böyle, insanın köleleştirilmesini doğrulamaya yarayacaktır. Eşitlik düşüncesine tutulmuş olan Şigalev, bir yılgınlık sistemi de olsa, ancak bu tek bir sistemin olanaklı olduğu yolunda, yılgınlık yaratıcı bir sonuca varmıştı. ‘Sınırsız bir özgürlükten yola çıkarak, sınırsız bir zorbalığa vardım. Her şeyin olumsuzlanması olan tam bir özgürlük, ancak tüm bir insan soyuyla özdeş hale getirilmiş yeni değerlerin yaratılmasıyla ayakta durabilir. Bu değerlerin yaratılması ertelenirse eğer, insanlık paramparça olacaktır. Bu yeni ölçülere varmanın en kısa yoluysa tam bir diktatörlüktür… ‘Şiddetin Mesihler’inin egemenliğinden başka bir şey söz konusu değildir (burada). “Tepede Papa’, der Verhovenski acı acı, ‘çevresinde biz, aşağımızda da Şigalevcilik.” İşte Ecinniler deki Şigalev, bu Şigalev’dir, yapıtta kendisi olarak geçer.

LİBERAL BATICILAR

Ecinnilerde yer alan (genç) Verhovenski ile Şigalev’in yanı sıra öbür ‘Ecinniler’e geçmeden önce, yapıtın başlıca bir başka kişisini açıklamak gerekiyor. Dostoyevski’ye göre, “1860’ların nihilistleri, 1840’lardaki radikal idealistlerin en mantıki sonucuydu. Romanda geçen Neçayev’i, öyküde başrollerden birini oynayacak, geçmiş kuşağın tipik radikalcilerinden birinin oğlu yapmakla, bu ilişkiyi kuracağı sonucuna vardı kendisi.” İşte, yapıtta genç Verhovenski’nin babası olarak yer alan Stepan Trofimoviç Verhovenski’de, Dostoyevski, bizlere liberal Batıcılığın 1840’lardaki en önemli sözcüklerinden birini, Stankeviç Çevresinin eski bir üyesi ve Moskova Üniversitesi tarih profesörü Timofey Granovski’yi verir. Kendisini daha önce hiç tanımadığı, onunla ilgili bilgiyi, ‘Toprağa Dönüş’ akımının Önde gelen ideologlarından biri olan, yakın dostu Ştrahov’dan aldığı, Granovski’nin eyleme geçme anlarında karşılaştığı yargı verme gücünden yoksunluğunu, vaaz verme tutkusunu, vb. oğlunun yukarıda açıkladığımız nitelikleriyle tam bir karşıtlık oluşturacak biçimde ortaya koyar. Batıcılık davasına en önemli katkısını, verdiği açık derslerde yapan Granovski için Herzen, “Konferans salonunu, oturma salonuna, beou monde’un buluşma yerine döndürdü,” diyor. Granovski’nin bu konuşmalarının ‘Slavcılık düşmanı bir içerik taşıdığı ve konuşmalarında saldırılarını Slavcıların avam halkı idealleştirmeleri noktasında yoğunlaştırdığı’ bilinmektedir. Dolayısıyla, yapıtta, bir Slavcı olan Dostoyevski’nin ‘Granovski’nin oldukça ayrıntılarıyla dolu bir karikatürünü bizlere vermesine hiç şaşmamak gerekir.
Granovski’nin, yani Stepan Verhovenski’nin yapıtta yakın dostu olarak geçen ve ‘Anlatıcı’ olarak yer alan Grigoryev’in yaşamdaki gerçek Grigoryev mi olduğunu söyleyebilmemiz oldukça güçse de, bizce, hiç de akla uzak değil. Çünkü yaşamdaki gerçek Grigoryev, Ştrahov’un düşünce arkadaşı olarak, “Puşkin’den başlayıp Dostoyevski’de sona ermek üzere, Rusya’nın en büyük yazarlarının ide-olojik evrimini, ‘köklere inmek’ ya da yerli toprağa bir dönüş olarak benzeri bir süreçle açıklayarak yorumlayan” bir kişi olduğu Kadar ; yaşamı ve yaşamın organik görünüşlerini kendisine felsefe edinerek, ‘organik eleştiricilik’in sözcülüğünü de yapmış bir kişiydi. Dolayısıyla, Dostoyevski, kendisine yaşamın yanında olaylara bakan, ‘güvendiği’ bir kişi olarak ‘Anlatıcı’ rolünü vermiş olabilir.

ROMAN KİŞİSİ OLARAK DOSTOYEVSKİ

Nihilist ‘genç kuşak’a döndüğümüzde, öncelikle Camus’nün ilgi alanına giren ‘Ecinniler’e geçmeden önce, Neçayev Olayı’nın ‘kurban’ı olmuş İvanov’un da yapıttaki yerini belirlememiz ve Dostoyevski’yle bağını ortaya koymamız gerekmektedir. Ivanov, yapıtta Şatov olarak verilmiştir. Ancak, “Şatov tipi incelendiği zaman, onda, kaçınılmaz olarak, kendi yaratıcısının bir imgesinin ortaya çıktığı birçok özellikler görülecektir.” Çünkü, Şatov da, Dostoyevski gibi, bir zamanlar, toplumcudur; (Petraşevski Çevresindeki) Dostoyevski gibi, baskı makinesinden sorumludur. Yine Dostoyevski gibi, daha sonra değişime uğrar, nihilizme tövbe eder, Slavcıları benimser; yani, hem Batıcı liberallerin, hem de asıl nihilistlerin ve bağnaz devrimcilerin tam karşısında yer alır. Bu nedenlerle, “Şatov, yazarın kendi portresinin ya da kendi benliğinin idealleştirilmesidir,” diyebiliriz.

FELSEFİ ‘ECİNNİLER’

Dostoyevski nasıl gerçek yaşamdan yola çıkarak, kendi dünya görüşü doğrultusunda, kendi gününe ilişkin siyasal-etik bir sorunsalla hesaplaşmaya girişiyorsa ve bunu Hıristiyan hümanizmde bir çözüme ulaştırmaya çalışıyorsa, Camus de bir Varoluşçu’ yazar olarak baktığı Dostoyevski’den yola çıkarak, kendi dünya görüşü doğrultusunda, kendi gününe ilişkin felsefi bir sorunsalla hesaplaşma ya girişmektedir. Bu nedenle de Ecinnilerde Camus’nün içten ilgisini çeken ‘Ecinniler’, Stavrogin ile Kirillov’dur.

1869 yazında Dostoyevski, yakın dostu Ştrahov’a şöyle yazar: “Romanın gerçek kahramanı olacak yeni bir kişi çıktı ortaya, öyle ki, önceki kahraman arka planda kaldı.” İşte bu kişi, Dostoyevski’nin beşli roman dizisi olarak düşündüğü ve tanrıtanımazlık, Katoliklik ve ‘Rus Tanrılığı’ gibi konuları kapsayacak olan Büyük Günahkârdan Ecinnilere aktardığı Stavrogin’di. Gerçek yaşam açısından, Nikolay Stavrogin’in Ön tipi olarak, ‘Petraşevski’nin reformcu kampı karşısında yer alan radikal grubun lideri Speşnev’gösterilmektedir. Ancak, Stavrogin, Speşnev’in çok daha Öte boyutlarında yatan, daha çok Postoyevski’nin kurgusal düşüncesinin kendi bir ürünüdür, hatta, ‘korkunç iç sıkıntısıyla, kendisinde Dostoyevski özellikleri de bulunmaktadır, diyebiliriz.
Kirillov da yine Büyük Günahkâr’dan alınma, bütün bütüne hayâl gücünün, kurgusal düşüncenin bir ürünüdür. Ancak, Camus’nün en önemli felsefi kişisidir. “Dostoyevski’nin romanlarında sorun Öyle bir şiddetle ortaya atılmıştır ki, ancak aşırı çözümler getirebilir.” Varoluş asılsızdır ya da ölümsüzdür,” diyen Camus, Sisyphos Efsanesinde, ‘Saçma (Absürd) Yaratım’ bölümünde, ‘Kirillov’ başlığı altında bu kişiye şöyle yer verir: “…Aynı konunun en hayranlık verici genişlikle Kirillov’da, Ecinniler in gene mantıksal intihar taraftarı kahramanında kişileştiği bilinir. Mühendis Kirillov, bir yerde canına kıymak istediğini, çünkü ‘düşüncesinin bu olduğunu’ bildirir… Bir düşünce için hazırlanır ölüme. Bu, üstün intihardır. Gerçekten de mühendis. Bir Yazarın Günlüğündeki akıl yürütmeleri baştan ele alır.
Tanrının gerekli olduğunu, varolması gerektiğini hisseder. Ama varolmadığını ve varolmayacağını bilir… Bu tutum, onda saçma sonuçlara da yol açar, intiharının, küçümsediği bir davanın yararına kullanılmasını (yani, Şatov’un öldürülmesi suçunu -A.Ç.) ilgisizlikle kabul eder. (Kendini öldürerek yaşamdan -A.Ç.) öç alma değil başkaldırma söz konusudur artık Öyleyse Kirillov, saçma bir kişidir… Bir Tanrı olmak için kendini öldürmek ister.
Akıl yürütme klasik bir açıklıktadır: Tanrı yoksa, Kirillov Tanrıdır. Öyleyse Kirillov Tanrı olmak için kendini öldürmelidir. Bu mantık saçmadır, ama gereken de budur. Bu arada ilginç olan, yeryüzüne indirilmiş bu Tanrılığa bir anlam vermektir… Üstün-insanın yalnız mantığı ve değişmez düşüncesi vardır onda, insanınsa bütün sicili. Ama sakin sakin Tanrılığından söz eden de odur. Deli değildir, ya da o zaman Dostoyevski delidir.

Kirillov’un kendisi de daha iyi anlamamıza yardım eder. Stavrogin’in bir sorusu üzerine, bir tanrı-insandan söz etmediğini açıkça belirtir… ‘İsa’yı yalanın ortasında yaşattılar ve yalan için öldürttüler,’ der. İsa, yalnız bu anlamda bütün insanın dramını kişileştirir. En saçma insan durumunu gerçekleştirdiğinden, kusursuz-insandır. Tanrı-insan değildir, insan-tanrıdır.
Öyleyse söz konusu olan Tanrılık, bütün bütüne dünyasaldır. ‘Üç yıl boyunca Tanrılığımın özünü aradım ve buldum’ der Kirillov, ‘Tanrılığımın özü bağımsızlıktır.’ Kirillov için de, Tanrıyı öldürmek, kendisi Tanrı olmaktır. Ölümsüz hayatı bu yeryüzünde gerçekleştirmektir.
Ama bu metafizik cinayet, insanın tamamlanmasına yetiyorsa, ne diye intihan da eklemeli buna? Neden kendini öldürmeli insan, neden Özgürlüğü fethettikten sonra bu dünyayı bırakmalı? Bu, çelişmedir. Kirillov iyi bilir bunu… Ama insanlar bunu bilmezler… Kendilerine yol gösterilsin isterler… Öyleyse, Kirillov, insanlık aşkıyla öldürmelidir kendini… ‘Ben dertliyim, çünkü özgürlüğümü doğrulamak zorundayım,’ der.
Öyleyse Dostoyevski’de intihar konusu bir saçma konudur. Yalnız… Kirillov’un yeni saçma konular getiren başka kişilerde de belirdiğini söyleyelim. Stavrogin… günlük hayatta saçma gerçeklerin alıştırmasını yapar. Kirillov’un ölümünün kurtardıklarındandır. Bir Çar olmaya çalışır. Stavrogin, ‘alaycı’ bir hayat sürer. Gene de, bu kişinin anahtar-kelimesi, veda mektubunda bulunur: ’“Hiçbir şeyden nefret edemedim.’ İlgisizlik içinde çardır… Saçma dünyayla böylesine yakın, böylesine kıvrandırıcı etkiler vermesini de hiç kimse Dostoyevski kadar başaramamıştır şüphesiz.”

YA DOSTOYEVSKİ VE CAMUS?

Yarattığı saçma dünyayla Dostoyevski’yi bu denli özdeş gören Camus için Dostoyevski, kendisi dile getirmemiş olsa da, bir ‘Ecinni’ değil de nedir? Ya Dostoyevski’nin ‘Ecinniler inin saçma sorunsalını kendi yaşam felsefesinin odak noktasına yerleştirmiş olan Camus? Onun için de aynı şeyi söyleyemez miyiz?..

Aziz Çalışlar
Albert Camus – Ecinniler Oyun

Türkçesi Aziz Çalışlar, Özgün Adı Les Possédés, Can Yayınları

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mehmet Ali Aybar Nazım Hikmet’in Yurtdışına Çıkışını Anlatıyor

Kapat