Dostoyevski’nin Yeraltı İnsanı: Gururlu insan, kendini bilen, sorgulayıp küçümseyen insandır

0
366

Diriliş – Rene Girard

Şatov olayı Slavcı ideolojinin aşılmasını, Kirilov olayı da nihilizmin aşılmasını başlatır, bu iki hareket de Karamazov Kardeşler’le tamamlanacaktır. Bu son romandaki dinginliğe Cinler’de hiç rastlanmaz. Stavrogin’in ruhu, anlatıya serpilmiş, öç alma amacıyla yaratılmış karikatürlere, örneğin Profesör Verhovenski’ninkine ya da yazın alanında ebedi düşman Turgenyev’den hareketle yaratıldığını anlamakta güçlük çekmediğimiz yazar Karmazinov’a yayılır. Dostoyevski’nin yazın dünyasına daha yeni girdiği dönemden kalma hınçlar yüzeye çıkar. Ecinnilerin ağzından çıkan kimi sözler Bielinski’nin sözleridir, mektuplarında rastlanır onlara. Sözgelimi, eleştirmen “yalnızca insanlığın belli bir bölümünü mutlu etmek için bile, geri kalanları şiddete başvurarak yok etmeye” hazır olduğunu söylemiştir. Köktenci bir tanrıtanımazlık ileri sürmüştür: “Tanrı, din sözcüklerinde cehaletten, karanlıktan, zincirlerden ve kırbaçtan başka bir şey görmüyorum” diye yazar 1845’te Herzene. Fyodor Mihayloviç her ne kadar onun İsa’ya saldırması karşısında korkuya kapılsa da, toplumsal mesihçiliğinden derinlemesine etkilenir.

Roman olay örgüsünü çağdaş olaylardan almıştır; özünü büyük oranda Petraşevski’nin çevresine borçludur, ama uzun yıllar boyunca Dostoyevski’nin yaşamına egemen olan adama karşı yönelir bütünüyle. Genç yazarın babası yaşıyorken asla gelişemeyen evlatlık duygularını, kendisini hiçlikten varlığa döndüren kurtarıcı Bielinski’ye yönelttiğinden pek kuşku duyamayız. Dostoyevski, Turgenyev’in grubuyla bağlarını kopardıktan sonra, bir süre daha Bielinski’yle görüşmeyi sürdürür, ama eleştirmen, daha önce de gördüğümüz üzere, eskiden kol kanat gerdiği yazardan rahatsız olmaya başlar. İnsancıklar’dan sonraki tüm yazılarını yerer, hatta o ilk kitap üstüne düşünmeden ortaya saçılan övgüleri reddetmeye dek vardırır işi. Örneğin, Ev Sahibesi dönemindeki Dostoyevski için bir arkadaşına şunları yazmıştır: “Saçmalığın dik âlâsı artık!.. Yeni öykülerinin her biri bir başka rezillik… Dostoyevski’nin dehası konusunda ne çok aldanmışız… Ben ki eleştirmenin önde gideniyim, hiç uyanamadım…”

İçindeki doğruyla yalanı, bilinçle saf gururu birbirine karıştırması bu mektubu yeraltına özgü kılar. Bielinski genç yazarın varlığına yoğunluk kazandırdıktan sonra, o on para etmez oğlu reddedip yeniden hiçliğe iter. Dostoyevski artık eleştirmene karşı tam da yeraltına özgü biçimde, hem saygı, hem de nefret duymaktadır. Gerçek devrimcilerle görüşmeye başladıysa da bunu üstüne düşünüp de davaya inandığı için değil, ulaşılmaz modelle bir militan coşkusuyla çekişebilmek için yapar. Petraşevski’nin soyut olsa da yoğun komploların kurulduğu çevresinde, ileri sürdüğü düşüncelerindeki aşırılıkla dikkatleri üstüne çeker. O sıralar, insanlar onu “kızıl bir bayrak sallaya sallaya bir ayaklanmanın başına geçebilecek” biri olarak görür. Günün birinde, Rus köylülerin silahlı başkaldırısından yana olduğunu söyleyecektir. Ama yazınsal yapıtta bu siyasal taşkınlığın neredeyse hiç yankısına rastlanmaz. Sansür bu sessizliği açıklamaya yetmez. 1848’de, Dostoyevski Bir Yufka Yürekli’yle Beyaz Geceler’i yayımlamıştır; yapıtlarında açığa çıkan iç sıkıntısının Avrupa’yı sarsan ve Rus entelijansiyasını heyecanlandıran devrimci hareketlerle hiç ilgisi yoktur. Dostoyevski o dönemde ikili bir yaşam sürmektedir; yaşamının ideolojik yanında bütünüyle Bielinski’ye öykünmektedir; genel yaşamıysa gerçek bir büyünün etkisi altındadır.

15 Nisan 1849’da Dostoyevski, Petraşevski çevresine Bielinski’nin Gogol’e yazdığı kışkırtıcı bir mektubu okur. Grubun gelecekteki muhbiri de oradadır ve sonradan Dostoyevski’yi o okumayı olağanüstü bir tutku ve inançla yapmakla suçlayacaktır. Dostoyevski büyük bir içtenlikle mektuptaki metni onayladığı savına karşı kendini savunur, ama öne sürdüğü kanıtlar inandırıcı değildir:

“Beni ihbar eden kişi mektubun taraflarından hangisine daha çok bağlı olduğumu söyleyebilir mi?.. [Bielinski’ye mi, yoksa Gogol’e mi?]. Şimdi, sizden şu durumu göz önüne almanızı rica ediyorum: Bir düşünce ayrılığı yüzünden aramın açıldığı (bu bir sır değil; birçok kişinin bildiği bir şey) bir adamın makalesini, onu bir başucu kitabı gibi, herkesin izlemesi gereken bir çıkış yolu gibi göstererek mi okuyacağım?.. Mektubun taraflarından hiçbirini üstün tutmamaya çalışarak okudum ben onu…”

Tüm kozlar muhbirin elindedir. Neden yalan katıp raporuna gölge düşürsün? Doğruyu söylüyordur ve Henri Troyat’la birlikte, Dostoyevski’nin “sesini ve yeteneğini bir düşman’ının düzyazısı”nın emrine vermesine şaşırıp kalırız. Bununla birlikte, bu gizemin açıklamasını ideoloji düzeyinde aramak boştur. Bielinski doğaötesi rakiptir, Dostoyevski’nin boşu boşuna canlandırmaya kalktığı canavarsı puttur. Dolayısıyla, nefret tutkulu öykünmeyle bağdaşmayacak bir şey değildir, hatta onun önüne geçilmez karşılığıdır. İki duygu yalnızca görünüşte birbiriyle çelişir, daha doğrusu her zaman olduğu gibi çelişkinin anahtarını yine yeraltı gururunda aramamız gerekir. Dostoyevski’nin yapıtı yaşamöyküsü aracılığıyla açıklanamaz, ama belki yapıt sayesinde, yaşamöyküsü anlaşılır kılınabilir.

Dostoyevski zindandan çıktıktan sonra, önce kararsızca, sonra sertçe Bielinski’den kalan ruhsal mirastan uzaklaşır, işte o zaman, orada burada anlattığı ve mahkûm edilmesine yol açan devrimci düşüncelerin kendi düşünceleri olmadığını anlar. Cinler’in ideolojisi bütünüyle kopyadır, taklittir: “En büyük güç, her şeyi bir arada tutan bağ, insanın kendine özgü bir kanısının olmasının verdiği utançtır.” Bielinski’nin ideolojisini bırakması, yine aynı dönemde, duygusal ve romantik söz sanatını da bırakması, tüm büyük yapıtları borçlu olduğumuz o amansız bilinç incelemesinin meyvesidir. Dostoyevski devrimci duruşu gerçek bir özgürlük tutkusundansa, karşı konulmaz bir ayartıcının çekiciliğine bağlarken, bize tüm gerçekliği olmasa da, kendi gerçekliğini gösterir kesinlikle.

Bielinski’nin genç hayranına esinlediği duygular daha baştan yürek parçalayıcıdır. Dostoyevski kozmopolit, devrimci ve tanrıtanımaz düşünürün kendisini “evlat edinmesi”ne izin vererek, ister istemez babasının anısına ihanet ettiği duygusuna kapılmıştır. Hiç kuşku yok ki babası Bielinski’nin düşüncelerini duysa dehşete kapılacaktır. Eleştirmenin etkisi oğulun babasına karşı suçluluk duygusunu daha da güçlendirir.

Usta, düşüncede bile olsa, ne zaman onu ulusal ve dinsel geleneğe, demek ki babanın geleneğine başkaldırmaya itse, çırağın gözünde yeni bir baba cinayeti’nin kışkırtıcısına dönüşür. Bielinski’yle baba cinayeti arasındaki bağ, Çarlık Rusya’sında hükümdara, tüm halkların babasına yönelik her türlü suikastın, hatta suikast düşüncesinin kutsallığa saygısızlık olarak görülmesiyle daha da güçlenir.

Daha önce cinsel ve duygusal ikiye bölünmeleri işlemiştik; tüm bunlar baba cinayeti izleğinin içerdiği temel ikiye bölünmeyle ilişkilidir. Bu izleğe yapılan anıştırmalar Ev Sahibesin’den başlayarak artar. Ordinov’un rakibi, gizemli ihtiyar Murin, egemenliği altındaki genç kızın annesiyle babasını öldürmüştür. Dolayısıyla, kız da onun suç ortağıdır. Netoçka Nezvanova özellikle denetlenemeyen psiko-patolojik öğeler açısından zengin görünür. Romanın bölümlerinden birinin sonundaki düş, Dostoyevski dramının tüm öğelerinin iç içe geçtiği çok önemli bir metindir.

Önce, Netoçka’nın annesi oynar Dostoyevski’nin babası rolünü. Netoçka çektiği acılarla üzüntüsü daha da büyümüş o kaba saba, sert kadını sevmez, ama beceriksiz ve derbeder biri olan kemancı babasına hayrandır. Annesi hasta olup yoksulluktan, bitkinlikten, özellikle de sevgi eksikliğinden ölür. Babayla kız iki suç ortağı gibi kaçar, derken baba da ölür ve Netoçka çok zengin insanların evinde kalmaya başlar. Bir gece, düşünde, annesinin öldüğü akşam babasının çaldığı yürek parçalayıcı, olağanüstü müziği duyar gibi olur; bir kapıyı açar; aydınlık ve ılık, kocaman bir salonda, müzisyeni dinlemek için toplanmış büyük bir kalabalığın ortasında bulur kendini. Netoçka ağır ağır müzisyene doğru ilerler, adam da ona gülümseyerek bakar; ama tam ona sarılacağı anda, Netoçka adamın babası değil, onun ikiz’i, katili olduğunu anlar korku içinde.

Dostoyevski için Bielinski’nin grubuna katılması neyse, kahramanı için konser salonuna girmesi de odur. Ama onun coşkusu da, Netoçka’nınki gibi kısa sürer ve o coşkunun da bedeli iç sıkıntısının daha şiddetlenmesi olur.

Bielinski, Dostoyevski’yle bozuşmasından bir yıldan daha kısa bir süre sonra ölür. Yazarın tüm yaşamı boyunca boğuşacağı sara ya da yalancı sara nöbetlerinin tam olarak ne zaman başladığını bilmiyoruz, ama bize anlatılan ilk iki nöbetten birincisi babanın öldürülmesinden sonra, oğula belleğinin çok derinlerine gömülmüş acıklı olayı anımsattığı varsayılan bir cenaze alayının geçişi sırasında, İkincisiyse Bielinski’nin ölüm haberini aldığında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, o zaman Dostoyevski’nin üstüne kapanan başarısızlık çemberi, kökeninde baba cinayetinin çemberidir. Yazar zindanda geçirdiği dört yılın kendisini bunamaktan kurtardığını söylerken, çok yanılmıyordur belki.

Baba cinayeti kaçınılmaz gibidir. Başkaldıran, babasından kurtulmak için Bielinski’ye bağlanır, ama çok geçmeden yeniden babalık ve baba cinayeti konularıyla karşı karşıya kalır. Bielinski babanın ikizine dönüşür, Speşnev de Bielinski’nin ikiz’ine vb. Özgürleşmek için tüm çabalar başlangıçtaki çevrimi yinelemekten ve daraltmaktan başka bir işe yaramaz. Dolayısıyla, babayla oğulun ilişkileri üstüne düşünmek bir kez daha yeraltının yapısı üstüne, bir yandan saygı duyulup örnek alınan, bir yandan nefret edilen rakiple ilişkiler üstüne düşünmek demektir, ama o yapıyı gerçekten başlangıç düzeyinde kavramak gerekir. Demek ki, önceki izleklere eklenen bir “baba izleği” yoktur, tüm bu izleklerin yeniden ele alınması ve derinleştirilmesi söz konusudur. En sonunda, en acılı noktaya, tüm hastalıklı belirtileri ortaya çıkaran yere, tüm yeraltı mekanizmalarının gizlemeye çalıştığı nesneye geliyoruz.

***

Yeraltı sorunuyla baba sorunu Delikanlı’da, birleşir. Soylu Versilov’un serf bir kadından, Sofya’dan olan, kabul etmediği oğlu Arkadi yasal olarak babasının ailesinin bir parçası olamamanın sıkıntısını çeker, ama belini büken yargıyı da reddedemez. Nasıl ki Dimitri Karamazov Kardeşler’de Gruşenka için babasıyla çelişir, Arkadi de arzularının nesnesi, general karısı Ahmakova için babasıyla yarışmaya başlar, ama bu rekabetin gerçek nedeni Ahmakova değil, bu yeraltı çatışmasının simgesel anlamda parçalayıp ikiye böldüğü Sofya’dır – bilgelik. Yazarın betimlediği son “üç kişilik yaşam” düşleri aynı zamanda, her anlamda, ilk düşlerdir.

Piçlik, meşru olsa bile, babayla oğulun ilişkisini belirleyen birlikte ayrılığın ve ayrılıkta birliğin yasalar ve toplum açısından kabul edilmesidir; dolayısıyla, piçlik hem bu ilişkiyi, hem de bütünüyle bu ilişkinin meyvesi olan yeraltı yaşamını simgeleyebilir. Bu simgeye Sartre’da da rastlanacaktır.

Versilov, anın koşullarına ya da sergilediği tutuma göre bir kahraman ya da bir alçak gibi görünebilir. Örneğin Arkadi onun gazeteler aracılığıyla özel ders vermeye çalışan, çaresiz, yabancı bir genç kızın evine gittiğini öğrenir. Kısa bir süre sonra, genç kız kendini asar. Versilov’un ahlaksızlığına inanan Arkadi ona bu konuyu açacak olur, ama Versilov allak bullak olmak şöyle dursun, genç kızın, gururu yüzünden kendisinin yardımını kabul etmemesinden yakınır. Tüm ruhuyla Versilov’u hor gören Arkadi bunun üstüne onun hayran olunacak biri olabileceğini düşünür. Versilov’a karşı duyguları hep aşırıdır. Hiç kuşkusuz yeraltına özgü karşıtlar birliğini sergiler, ama bu karşıtlar birliği bir biçimde babanın ikili doğasıyla gerçeklenir. Nesnel ikiye bölünme her zaman olduğu gibi öznel ikiye bölünmeyi doğrular, destekler ve ağırlaştırır. İkili bir varlık olan baba ikiye bölünmesini oğluna geçirir.

Versilov, Mişkinle Stavrogin’i içinde barındırır. Dolayısıyla, bu iki kahraman, Delikanlı açısından bakıldığında, yeraltı bilincinin bir yarı’sını ötekini dışarıda bırakarak öne sürmeye yönelik yazardaki yeni bir bireyci eğilimi, yeni bir çabayı simgeleyebilir. Budala’yla Cinler “Manicilik”ten bağışık değildir, çünkü Mişkin’le Stavrogin’in bu iki romanda ayrı varoluşları vardır. Buna karşılık, Delikanlı’da, iki kahraman, sürekli babasının büsbütün iyi biri mi, yoksa büsbütün kötü biri mi olduğunu sorgulayan Arkadi’nin bakış açısı dışında, ancak birbirine bağlı olarak var olur; ne var ki Arkadi’nin bakışı da hiç dengeli değildir zaten. Arkadi’nin kendine sorduğu sorular Dostoyevski’nin daha önceki yapıtlarında kendine sorduğu sorulardır. Dostoyevski o soruları sormaz artık, yanıt verir. Versilov’da, Mişkin’le Stavrogin yan yana konmuştur; bu da Versilov’un o kahramanlardan ikisi de olmadığı anlamına gelir. O belki iblisin kurbanı olmuş olabilir, ama iblis olduğu kadar tanrıdır. Dostoyevski kendi geçmişine uzandıkça, yeraltının doğaötesinin aldatıcı özelliği daha çok ortaya çıkar.

Dostoyevski Delikanlı’da baba sorununu ele alır, ama kendi babası sorununu ele almaz. Bu yapıt öncekilerden daha somut olsa da, Karamazov Kardeşler’in yanında soyut kalır. Versilov bir aristokrat, bir entelektüel, bir Batıcıdır; hâlâ Dostoyevski deneyiminin Bielinski tarafını simgeler; bu varoluş ana düzeyde hâlâ ikiye bölünmüş durumdadır; öteki yan, babanın tarafıysa Delikanlı’da kesinlikle bulunur bulunmasına ama ülküselleştirilmiş, evlat edinen baba, mistik maceracı, Makar Dolgoruki halinde. Burada, sorunun temelinden kaçılmasını sağlayan ve yazarın yine nasıl korkunç, içsel engellerle yüzleşmesi gerektiğini açığa vuran türlü “Manici” yer değiştirme olaylarına ve babaların ters yüz edilmesine rastlanır.

Rene Girard
Dostoyevski’nin Yeraltı İnsanı

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz