DÜNYANIN EN ÇOK ADI DEĞİŞEN, DELİ PETRO’NUN KENTİ: SEN PETERSBURG

0
220

Sanırım dünyada pek az kent kısa sürede Sen Petersburg kadar isim değiştirmiştir. Herkesin “Büyük” bizimse, neden bilinmez –belki çok çabuk öfkelendiği, papazların sakallarını kestirmeye gücü yetmediğinden serflerin bitli sakallarını devlet zoruyla kestirdiği ya da bir oturuşta şişelerce votka içerek cinsel iştahı kabardığında çevresindekilere kadın erkek gözetmeden saldırdığı için– “Deli” sıfatını yakıştırdığımız Rus Çarı I. Petro (1672-1725) ülkesini Avrupa’ya açarken kuzeyde, Neva’nın Baltık Denizi’ne döküldüğü bataklık bölgede yoktan var ettiği –yüz binlerce ırgat, savaş tutsağı ve kölenin ölümü pahasına kurdurduğu– kente kendi adını vermeyi uygun görmüştü. Ama onun ölümünden sonra Rusya’nın yeni başkenti, Batılılaşma karşıtı Moskova’ya inat, halkın kısaca “Piter” dediği azizin adıyla anılır oldu.

Petro’nun kenti, Bizans artığı Moskova’dan çok farklıydı. Soğan biçiminde rengârenk kubbeler, ahşap yapılar. Ortaçağ’dan kalma dar sokaklar yoktu burada. İtalyan mimar Domenico Trezzini, Neva’nın deltasına serpilmiş adalar üzerine kenti kurarken caddeleri cetvelle çizmiş, sarayların yüksekliğini Petro’nun bizzat kendisi saptamış, granitten rıhtımlar Avrupa kentleri, özellikle de Amsterdam örnek alınarak mümkün olan en rasyonel biçimde inşa edilmişti. Petro-Pavel Kalesi’nin ilk taşını çar kendi elleriyle yerleştirmişti bataklık araziye. Temelleri su basmasın diye milyonlarca tahta kazık teker teker çamura çakılmış, Neva ve kolları Bolşaya ile Malaya’nın suladığı topraklar neredeyse Ladoga Gölü’ne dek sağlamlaştırılmıştı. Moskova’nın Bizans taklidi kubbeleri, barok kiliselerin puslu gökyüzünü delen altın kaplama chpitz’lerine (oklara) bırakmıştı yerini. Devlet otoritesi artık bu sivri kulelerde cisimleşiyordu, Ortodoksluğun soğan kubbelerinde değil. Petro’nun tebaasından çok sevdiği gemiler de öyle, kanallar boyunca süzülüyor, yelkenleri kuzey rüzgârıyla şişince limandan demir alıp engine açılıyorlardı.

Yirmi yıl önce geldiğimde kent, Ekim Devrimi’nin lideri ve Sovyet Devleti’nin kurucusu Lenin’in adını taşıyordu. Yani Leningrad’dı. Sovyetlerin çöküşünden sonra, yapılan referandum sonucu yeniden Sen Petersburg oldu. Yirmi yıl önce Brejnev döneminde, Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak, bugünkü gibi uçakla değil –o zamanlar, kümes hayvanlarını kolhozlarda satmak üzere köylüler biniyordu uçağa, nomenklatura ise uzak mesafeleri, semaver ve votka servisinin yapıldığı birinci mevki yataklı vagonlarda kat ediyordu– gece treniyle gelmiş, gelir gelmez de Evropeskaya Oteli’ne yerleşmiştim. Kentin en lüks otellerinden biriydi. Şimdi Kempinski zincirine eklenmiş, fiyatlar neredeyse ona, hatta yüze katlanmış. Değil kalmak, yanından bile geçilmiyor. Özcan’la daha alçakgönüllü bir otele, Sovyet günlerinden yadigâr Sovetskaya’ya attık kapağı. İlk gelişimde rehberliğimi şimdi Rusya’nın İstanbul konsolosu olan, o zaman Moskova Radyosu Türkçe Yayınlar Bölümü’nde görevli Natalya yapıyordu. “Emin ellerde” sayılırdım. Resmî bir program hazırlamışlar, bir saat olsun boş zaman bırakmamışlardı. Onların uygun gördüğü yerlere gidip onların görmemi istedikleri şeyleri –bu arada elbette müzeler ile yazar evlerini– görmem gerekiyordu. Programda Ekim Devrimi’nden beri Kışlık Saray’ın karşısına demirlemiş üç bacalı Aurora zırhlısı ile çarların yazlık saraylarının bulunduğu Puşkin köyü de vardı. Hizmetime bir araba ve şoför verdikleri için bir kez olsun metroya binememiş, tiyatro ya da bale çıkışlarında, gece geç vakit rıhtımlar boyunca tek başıma yürümüş, kuytu avlulardan, karlı ve ıssız alanlardan, fenerlerinin ölü ışığı Neva’ya vuran taş köprülerden geçmiştim. Demir korkulukları bekleyen aslanlar ve şaha kalkmış atların çıplak seyisleri karanlıkta belli belirsizdiler. Görkemli sarayların, barok kiliselerin, en az Versailles’ın bahçeleri kadar geometriden nasibini almış parkların ardındaki yoksulluğu da keşfetmiştim bu gece yürüyüşlerinde. Kuytu avlulara bakan eski yapıların dar ve soğuk odalarında insanlar iç içe yaşıyorlardı. Donmuş kanallar boyunca evlerin pencereleri, Dostoyevski kahramanlarının ruhları kadar karanlıktı. Seyir Defteri’ne ayaküstü şu satırları yazdığımı anımsıyorum:

Evropeskaya Oteli’nde kalıyorum. Penceremden beyaz sütunları, sarı badanalı duvarlarıyla tarih müzesi görünüyor. Ve küçük parktaki Puşkin heykeli. Bu akşam Traviata’yı izleyeceğiz. Ama Leningrad’la ilgili düşlerimde yalnızca Dostoyevski var. Sen Petersburg’un kanallarını, evlerin heyula gibi uzayan gölgelerini, Petraçevski’nin arkadaşlarıyla birlikte hapsedildiği kaleyi düşünüyorum. Suç ve Ceza’yı yeniden okuyacağım Paris’e döner dönmez. Raskolnikov’un daracık odasında yaşadığı karabasanı yıllar önce İstanbul’da, evimizin karanlık bir avluya bakan arka odasında ben de yaşamamış mıydım ? Leningrad’la ilgili bir öykü yazmalıyım. Neva Irmağı’nı, Dostoyevski’nin sürgünden dönüşü ile Aurora zırhlısının Kışlık Saray’ı topa tutuşunu anlatan, daha doğrusu bu unsurlardan yola çıkarak Leningrad kentinde yalnız, yapayalnız dolaşan bir Türk yazarının zihninden geçenleri, kentin tarihi ile yazarın İstanbul’da yaşadığı devrimci dönemin ortak imgelerini dile getiren bir öykü.
Dönüşte yazdım bu öyküyü, adını da “Raskolnikov’un Odası” koydum. O zaman Sen Petersburg yazınsal çağrışımlarına kapıldığım, mimarî dokusunda Puşkin’in, Gogol’ün, ille de Dostoyevski’nin dünyasından izler aradığım bir kentti. Oysa şimdi, XXI. yüzyılın başında, geçen yüzyılın kuşkusuz en önemli tarihsel olayı sayılabilecek, bir bakıma tüm dünyanın kaderini belirleyen Ekim Devrimi’nin, 12 Mart günlerinde elimizden düşürmediğimiz John Reed’in ünlü kitabına atıf yaparak söylemek gerekirse Dünyayı Sarsan On Gün’ün izlerini bile bulmak mümkün değil. Gerçi Lenin’in heykelleri alanlardan kaldırılmamış, belki de Sen Petersburg bir dönem adını taşıdığı Bolşevik liderin anısını yaşatan tek Rus kenti. Onu, Finlandiya İstasyonu’nda, sürgün dönüşü çevresini sarmış işçi, köylü ve askerlerle birlikte betimleyen bir duvar resmi bile var. Başının kelini örten ünlü kasketi, kolalı beyaz gömlek ve kravatıyla biraz öne doğru eğilmiş “Tüm iktidarın Sovyetlere !” verilmesini istiyor. Az sonra, Nâzım Hikmet’in “Petrograd 1917″de yazdığı gibi,

Neva Nehri’nde buzlar kızarırken
Onlar çocuk gibi iştahlı
rüzgâr gibi cesur
Kışlık Saray’a girecekler.
Ve demir, kömür ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve küçük ve büyük ve Beyaz Rusya ve Kafkasya ve Sibirya ve Türkistan
ve kederli Volga boylarının
ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olacak
Bir şafak vakti karanlığın kenarından
karlı çizmelerini Onlar
mermer merdivenlere
bastığı zaman.
Ne var ki, Lenin’in Smolni’deki karargâhında hazırladığı (“Kışlık Saray’da Kerenski / Smolni’de Sovyetler ve Lenin / Sokakta karanlık / kar / rüzgâr / ve onlar” diye yazıyordu Nâzım !) ve bizlere bir halk devrimi gibi anlatılan Bolşevik ayaklanmasının üzerinden yıllar geçti. Nice sular aktı Sen Petersburg’un köprülerinin altından.

Simdi kent, kuruluşunun üç yüzüncü yılını kutlamaya hazırlanıyor. Bir zamanlar soyluların yaşadığı, Sovyet döneminde el konulan, günümüzdeyse plansız programsız özelleştirilen sarayların cepheleri yenileniyor. Sarı, pembe, fıstık yeşili ve vişne çürüğü renkler revaçta. Ve Nevski Bulvarı’nın vitrinlerini dolduran, Fransız konyağından havyara, İskoç viskisinden kristal sofra takımlarına lüks tüketim maddeleri. Ama kimin için ? Bir avuç azınlık ya da mafya babaları için elbet, metro çıkışlarında, pazar yerlerinde, otobüs ve tramvay duraklarında iki üç portakal, eski madalyalar, Kızıl Ordu şapkaları ya da soğukta büzülüp küçülmüş bir adet patlıcan satarak geçimini sağlamaya çalışanlar için değil. Bu kez hem çarlık dönemindeki kadar şık, şen şakrak, hem de alabildiğine yoksul ve kederli göründü bana Lenin’in kenti.

Evet, yirmi yıl sonra yeniden Sen Petersburg’dayım. O zamandan bu yana görünürde pek çok şey değişmiş. Vitrinler, özellikle de o nefis “art nouveau” dekoru içindeki Eliseev’in vitrinleri Paris’te bile bulamayacağınız pahalı mezelerle dolmuş. Nevski Bulvarı, Sovyet döneminde olduğu gibi bugün de kentin atardamarı, en canlı, en kalabalık alışveriş merkezi. Yeşil-beyaz cephesiyle ilk bakışta dikkati çeken ve adını en sevdiğim et yemeklerinden birine veren Stroganov’un sarayı, iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık “Gostinıy Dvor” mağazasının galerileri, Sadovaya Sokağı’nın köşesinden başlayan alt geçitte karaborsacılar ile kimsesiz çocuklar, solda az ötede Kazan Katedrali’nin isli sütunları ile kentin en albenili yapılarından Aleksandra Tiyatrosu ve ışıklar… ışıklar. Yalnızca rock müzik çalınan kahvelerin, rublenin “convertible” oluşundan bu yana her yerde mantar gibi biten döviz bürolarının, bankalar ile kumar salonlarının, piroşki değil ama pizza yiyebileceğiniz lokantaların, her türlü malın satıldığı, ama ateş pahasına satıldığı büyük mağazaların, elbette Hollywood yapımı filmler gösteren sinemaların karşılıklı sıralandığı cadde, Neva’ya doğru kentin güneyini neredeyse tam ortadan ikiye bölüyor. Adını, Petro’nun 1712’de yaptırdığı “Muzaffer Novgorod Prensi Aleksandr Nevski” Manastırı’ndan alan Nevski Bulvarı, tam dört kilometre uzunluğunda. Altın kaplama sivri kulesi, Eski Yunan tapınaklarını andıran beyaz sütunların çevresine dizilmiş heykelleri ve göğü delen okuyla kentin simgesi sayılan Amirallik Binası’ndan, at heykelleriyle süslü Aniçkov Köprüsü’ne dek eski kentin, oradan Nevski Manastırı’na kadar da yeni kentin, yani Sovyet döneminin mimarî özelliklerini taşıyor. Bu kez yazınsal çağrışımların peşinde değilim ama, Ukrayna düzlüklerine, rüzgârda salınan buğday başakları ile mavi gökyüzüne, Dinyeper Irmağı’nın ılıman iklimine aşina Gogol’ün, Sen Petersburg’a ilk gelişinde yaşadığı şoku anlatan “Palto” öyküsündeki şu satırları anmadan da geçemeyeceğim:

Petersburg’da yılda eline aşağı yukarı dört yüz ruble geçen insanların amansız bir düşmanı vardır. Vücuda çok yaradığı söylenmesine karşın bu düşman, bizim kuzey ayazımızdır. Bu ayaz, sabahleyin saat dokuzda, sokakların bakanlıklara gidenlerle dolu olduğu bir sırada, kimseyi gözetmeden, herkesin burnuna öyle güçlü, öyle kavurucu fiskeler vurur ki, zavallı memurlar, burunlarını nereye sokacaklarını şaşırırlar.

Bu kenti sevmeyen, “Rusya’nın Moskova’ya gereksinimi var. Sen Petersburg’unsa Rusya’ya” dedikten sonra ülkesini terk edip Avrupa’ya giden Gogol’den bu yana, Sen Petersburg’da pek çok şey değişmiş ama, insanın iliğine işleyen rutubet ve soğuk hiç değişmemiş. Kasım ortasında kar yağıyor. Lapa lapa yağsa yine iyi, serpiştiriyor o kadar. Derken sulu sepkene çeviriyor. Dışarıya çıkmanın, sokaklarda başıboş dolaşmanın imkânı yok. Biz de metroya sığınıyoruz. İyi ki de öyle yapıyoruz. Sen Petersburg metrosu kent halkının gerçek fizyonomisini yansıtan bir laboratuvar çünkü. Aydınlık ve sıcak, üstelik bir hayli de derin. Kimi yerde, Neva’nın altından geçerken, tünelin derinliği yüz elli metreyi buluyormuş, öyle okudum kent rehberinde. Yürüyen merdivenle inerken ters yönde çıkan yorgun bedenler, asık suratlar, fotoğraf çektiğinizde yasak işareti yapan “görev bilinciyle eğitilmiş” vatandaşlar görüyorsunuz. Neyse ki aralarında sırım gibi delikanlılar, aşırı makyajlı ve bakımlı, güzel, çok güzel genç kızlar da var. Sonra, başlarında kalpak ya da şapka, Nevski Bulvarı’nda arzı endam eder gibi merdivenin korkuluğuna yaslanan askerler. Çoğu bahriyeli ve hemen tümü güler yüzlü. Başörtülü, şişman kadınlar bir yana, dünyanın en güzel kızlarını Sen Petersburg metrosunda seyredebilirsiniz. Geçen gelişimde metroya bir kez olsun binemediğim için hayıflanıyorum. Gıcırtılı tramvaylar ile hantal otobüslere de binmemiştim. Şoför, kimi zaman geç kalıyor, ama mutlaka gelip bizi ya otelden ya da bir müze veya tiyatrodan alıyordu. Bir keresinde, yine geç kaldığı için onu bir güzel azarlamıştı Natalya. Ben araya girmeye çalışınca da, bu işe karışmamamı, çünkü şoförün resmî arabayla taksicilik yaptığı için geciktiğini söylemişti. Sahi, belki tek tük özel arabalar vardı da, taksi yoktu o yıllarda. Şimdiki gibi içersini göstermeyen karanlık camlarla kaplı Mercedes ve BMW’lerse hiç yoktu. Buna karşılık Astorya ya da Evropeskaya otellerinin önünde bekleyen, buz tutmuş rıhtımlar boyunca Amirallik Binası’na ya da Kışlık Saray’a doğru kelle götürürcesine uçan siyah limuzinler görebilirdiniz. “Otomobil uçar gider” şarkısı da o dönemden kalmış olmalı. Oysa rejimin “medarı iftiharı” toplu taşıma araçlarıyla Karadeniz’den gelip Marmara’ya süzülen, Boğaz tepelerinden biraz hayranlık biraz da özlemle seyrettiğimiz, bacaları orak çekiçli beyaz yolcu gemileriydi. Neyse biz dünü bir yana bırakıp bugüne dönelim yine. Ve kentin en ilginç, en şaşırtıcı, hani ne derler –en “in” mi ?– mekânlarından birine, “Günbatımından Gündoğumuna” adlı gece kulübüne konuk olalım.

Önce dekor: sahnede tavandan yere dek inen bir demir direk, yanda, masanın üzerinde çürüyen iskelet, bir eli boş votka şişesinde öbür eli leğen kemiğinden ibaret apış arasında. Biri esmer öteki sarışın, iki çok güzel ve çok çıplak kadın –bu “çok çıplak” da ne demekse !– demir direkte dönerek, çömelip kalkarak, bacak ve kollarını açıp kapatarak, kalçalarını kıvırıp göğüslerini hoplatarak ve neyse ki pişmiş kelle gibi sırıtmadan, gösteri yapıyorlar. Derken, pek sevmediğim moda bir deyimle söylemem gerekirse, “gecenin ilerleyen saatlerinde”, fır dönmeye başlayan kırmızı, yeşil, turuncu, mor spot lambalarının ışığında iriyarı adamlar ile en az onlar kadar kocaman bir köpek dolduruyor sahneyi. Şaklaban sunucu eline mikrofonu alıp avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor. Ne dediğini anlamıyoruz, ama beklenmedik bir gelişme olduğu, ortada birtakım dolapların döndüğü, çıplak kadınlar ile adamların alt alta, üst üste, hadi doğrusunu yazayım, kimi zaman da iç içe güreşmelerinden belli. Derken bir adam, iskeletin iç organlarından koparır gibi yaptığı, önceden oraya konmuş et parçalarını köpeğe yediriyor. Ve köpeğin havlamaları güreşenlerin inlemelerini de bastırıyor, hoparlörlerden haykıran müziği de.

Uzatmayayım. Şaşırtıcı, hem itici hem çok çekici bir gösteriydi, “underground performance” mı ne diyorlar, öyle bir şeydi işte. Domates suyuna karıştırdığımız bir şişe buzlu votka eşliğinde iyi vakit geçirdiğimizi söyleyebilirim. Eskiden olsaydı bir büyük otelin lokantasında piroşki yer, devlet sanatçılarının ağzından balalayka eşliğinde Rus halk türküleri dinlerdik. Seyir Defteri’ne “Gece Kirov Balesi’nde” diye not düşmüşüm yirmi yıl öncesinin Leningradı’ndan söz ederken, “sahnedekileri seyreyle gözlerim ! Renkli giysileri, güzel dekoru, canım balerinleri ! Bayaderka’yı seyreyle gözlerim ! Ustalığı, ama donup kalmışlığı da klasik ölçüler içinde. Şık insanlar, arada içilen şampanya, dondurmalar. Biletler de oldukça ucuz. Ve bale ya da opera başlı başına bir ayin Sovyetler’de.”

Artık bu ayinin sonu mu geldi dersiniz? Umarım öyle değildir. Umarım bu ülkede hâlâ klasik bale, tiyatro, şiir resitalleri revaçtadır. Yevtuşenko’nun, Voznesenski’nin, Bulat Okudjava’nın şiirlerini dinlemek için stadyumları dolduran kalabalık bir yerlere sıvışıp kaybolmamıştır. Umarım hâlâ sevilen bir yazarın son kitabını almak için insanlar kuyruğa giriyor, klasik müzik konserlerinde yer bulunmuyordur. Biz ülkenin değişen zevkini yerinde görmek, genel havayı koklamak, biraz da “göz banyosu” için günbatımından gündoğumuna bir kaçamak yaptık.

* * *

Bir adı da Ermitaj olan ve kuşkusuz dünyanın en zengin resim ve heykel koleksiyonlarının yanı sıra, çarlık döneminin tüm hazinelerini de barındıran Kışlık Saray’dan önce Rus Müzesi’ne gitmemizin nedeni, küreselleşme sürecinde kaybolmaya yüz tutan “Rus ruhu”nu bulmak değildi elbet. Grandük Mihail Pavloviç’in sarayının, müzeye dönüşmeden önce askerî mühendislik okulu olduğunu, babasının bir cinayete kurban gittiğini öğrenen Dostoyevski’nin ilk sara nöbetini burada geçirdiğini biliyordum. Ama Dostoyevski’nin izini sürmek değildi amacımız. Bir tablonun peşine düşmüştük. Yapıtlarında devrim öncesi Rusya’yı, genellikle de yoksul halk ile sert doğa koşullarını gerçekçi bir üslupla betimleyen İlya Repin’in Zaporojye Kazakları adlı tablosunu mutlaka görmek istiyorduk. Ressam bu tabloda, Osmanlı padişahının mektubuna cevap yazan Kazakları çizmişti çünkü. Ukrayna düzlüklerini, kuzeyden güneye akıp giden gümüş rengi Dinyeper’in suladığı toprakları kendilerine yurt edinmiş Kazaklar, gelenek ve özgürlüklerine en az dinleri kadar bağlı bu yiğit savaşçılar, sultanın tebaasına girmeyi reddetmekle kalmamış, Babıâli’ye hakaret dolu bir mektup da göndermişlerdi. Repin onları, içkiden kızarmış güleç yüzleri, sarkık bıyıkları ve kazınmış yamru yumru kafalarıyla, kimini başında kalpak belinde kılıç, kimini ağzında çubuk bağrında haç, katıla katıla gülerlerken resmetmişti. Sultana gönderdikleri mektubun içeriğini bilmiyorduk gerçi, ama neşeli ve sarhoş hallerinden, kahkahadan kırılırcasına göbek hoplatmalarından, Osmanlı tebaasına girip padişaha kul olma önerisini pek komik bulduklarını tahmin edebiliyorduk. Özcan tablonun fotoğrafını çekedursun, ben nasıl olduysa Apollinaire’in bir şiirini anımsadım. Sahi, bir zamanlar dilimden düşmeyen, çoğu dizelerini ezbere bildiğim “Aşk Kırgınının Şarkısı”nda, bu tablodan esinlenerek yazılmış bir bölüm de vardı. Yalnızca Kazakların cevabını değil, sultanın önerisini de o eşsiz hayal gücüyle dile getirmişti şair:

Kullarım olun bağlanın bana
Diye ferman buyurdu sultan
Onlar bu habere güldüler oysa
Cevabı da döşendiler tez elden
Bir mumun titrek aydınlığında.

ZAPOROJYE KAZAKLARININ İSTANBUL SULTANINA CEVABIDIR

Sen Barabbas’tan da suçlu
Sen ne iblissindir sen
Kötü melekler, gibi boynuzlu
Çamurla çirkefle beslenen
Senin namazını kılmak olur mu

Sen Selanik’in kokmuş balığı
Mızrakla oyulmuş gözlerin
Korkulu düşlerin geniş halkası
Bir koyverişte fırlamışsın
Bozulunca ananın bağırsakları

Sen Podolya celladı tiryakisi
Nice derdin çıbanın irinin
Sen domuz burnu beygir gerisi
Bakalım dillere destan servetin
Sürüyle hastalığını giderecek mi
Bir aşk şiirinde böylesine kaba dizelere yer veren şair, Kazakların sadakatini sevdiği kadının sadakatsizliğiyle karşılaştırırken, biraz daha dikkatli olabilirdi diye düşünüyorum. Yine de, Repin’in tablosunu anlamaya, Kazakların savaş durumundan kaynaklanan kabalıklarını onları sevimli göstererek dengelemeye çalışan bir çaba da yok değil Cemal Süreya ile Tomris Uyar’ın birlikte çevirdikleri bu dizelerde.

Müzeden çıktığımızda sulu sepken dinmiş, hava açmıştı. Kar beyazında dupduruydu ortalık. Güneş parkın tam ortasındaki Puşkin heykeline vuruyor, tunç mantosu içinde her zamanki gibi dik ve mağrur duran şairin yorgun yüz çizgilerini aydınlatıyordu. Az sonra bir sokak ötede, Mayka Rıhtımı’nda düelloya gidecekmiş gibi endişeliydi. Eliyle belli belirsiz bir yeri işaret ediyor, belki de yol göstermek istiyordu Rus halkına. Geçen gelişimde Evropeskaya Oteli’ndeki odamın balkonundan da görebiliyordum aynı heykeli. Yine böyle zarif, biraz endişeliydi. Onun bu ülkede tüm çarlardan, Petro ve Lenin’den bile daha çok sevildiğini, şiirlerini herkesin ezbere bildiğini, Rus halkının yaşamında vazgeçilmez, abartmadan söylüyorum erişilmez bir yeri olduğunu düşünmüştüm. Moskova’ya dönüşte, Puşkin Alanı’nda bir günlük sevgilim Tanya’yı beklerken, başta sürgünde ölen Nâzım Hikmet olmak üzere bu halkın acıları ile hayallerini paylaşmış tüm şairlerin alın yazısı düşmüştü aklıma. Ve sonradan “Puşkin Alanı” adlı öyküme girecek sözcükleri mırıldanmıştım:

“Şair yok artık. / Yaşam tükendi.”

Lermontov’un Puşkin’in ölüm haberini alınca yazdığı şiirin ilk dizeleri çakıyor belleğimde. Bu şiir yüzünden Kafkasya’ya sürüldüğünü okumuştum Lermontov’un. Onun da düelloda öldürüldüğünü, Gumilov’un Bolşevikler tarafından kurşuna dizildiğini, Aleksandr Blok’un iç savaş sırasında Petrograd’da yoksulluktan öldüğünü, Yesenin’in Astorya Oteli’nde kendini astığını, onun intiharını kınayan Mayakovski’nin de intihar ettiğini, Mandelstam’ın Vladivostok’tan geri dönmediğini okuduğum gibi.

Puşkin’in anısı genç yaşta ölen, sürgünlere, hapislere gönderilen, Artaud’nun deyimiyle “intihar ettirilen” şairlerin trajik yaşamlarını çağrıştırıyor. Oysa iyimser olmak için her şey var. Güneş, kar toplasa da, sonunda açtı işte, buzlar erimeye başladı. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’da Sen Petersburg’a haksızlık ettiğini, kentin hiç de üstadın betimlediği kadar iç karartıcı olmadığını düşünüyorum. Daracık odasında, insanlığı kurtarmak adına bir cinayet tasarlayan yoksul öğrenci Raskolnikov’a, arkadaşı Svidrigaylov romanın bir yerinde şöyle der: “Burası yarı deliler kenti azizim ! Yeryüzünde insan ruhları üzerinde Petersburg kadar karanlık, keskin ve garip etkiler yapan, bir başka kente çok az rastlanır.” Gerçekten öyle mi? Haklı mı Svidrigaylov. Belki de. Ama şu an, donuk güneşin aydınlattığı sokaklarda Neva’ya doğru yürürken kentin gizli yüzü ele vermiyor kendini. Puşkin bir şiirinde hem “sefih” hem “sefil” olduğunu söyler Sen Petersburg’un. Galiba hâlâ öyle. Hâlâ ak sütunlu, mermer merdivenli sarayların, şampanya kadehleri ile kristal avizelerin, dövme demirden parmaklıkların, suyu donmuş çeşmeler ile parkların ardında izbeler, çamurlu sokaklar, sarhoş babalar ile orospu anneler, diyeceğim yoksulluğun saltanatı hüküm sürmekte. Ama ben görmüyorum bütün bunları, Puşkin’in sesini duyuyorum yalnızca:

Ey kent hayranım sana !
Petro’nun şaheseri seni seviyorum
Yapıların uyumuyla ırmağın akışını
granit taşından rıhtımlarını
dövme demirden parmaklıkları
aysız ama aydınlık gecelerinde gördüğüm düşleri
gece lambamı yakmadan okuyup yazdığım odamı
ve penceremden görülen ıssız sokaklarla
Amirallik Binası’nın altın okunu seviyorum.

Şiirlerinde ölümsüzleştirdiği, uzağındayken özlemiyle kahrolduğu, nazlı bir kadın gibi düşlediği Sen Petersburg’da bir kış günü –sevdiği kent kadar güzel ve işveli bir kadın yüzünden– düelloda öldürüldü Puşkin. Kanı karlı rıhtımın taşlarını boyadı. O kan nice şairin damarlarında dolaşıyor şimdi. Çünkü kentlerin yaşamı insanlarınkinden uzun. Sen Petersburg üç yüz yaşında. Katerina’nın Falconet’ye ısmarladığı Petro’nun heykeli belki biraz daha genç ama, biliyorum o da duruyor yerli yerinde. Heykellerin ömrü de, Stalin’inkiler hariç, bir insanın ömründen uzun. Az sonra Petro’nun heykelinin yanında olacağım. “Alanın tam ortasında şaha kalkmış atıyla Deli Petro. Neva’nın üzerinden aşıp karşı kıyıya atlayacak neredeyse. At öylesine dikilmiş kaya parçasından kaidenin üzerinde. Petro da adını taşıyan kentin göğüne kanatlanmaktan öylesine mutlu. Atın upuzun, tunçtan kuyruğu onu yere doğru çekiyor ama. Rusya’nın Avrupa’ya açılan bu ilk penceresinden göğe yükselmesini önlüyor” diye yazmıştım ilk gelişimde. Şimdi onu yere doğru çekenin, atın kuyruğu değil nallarına dolanan yılan olduğunu biliyorum. O yılanın başı ezildiği gün yalnızca tunç süvarinin kurduğu kent değil, tüm Rusya kanatlanıp uçacak, inanıyorum buna.

Nedim Gürsel
İzler ve Gölgeler – Doğan Kitap – 2012

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz